Son birkaç yıldır kamuoyunda en çok ilgiyi çeken hususlar Türkiye’nin yaşadığı değişim -daha doğru ifadeyle dönüşüm, başkalaşım- üzerine yapılan tartışmalar olmaktadır.
En son 31 Ocak 2007 günü Vatan Gazetesi’nde yayınlanan Prof. Dr. Nur Vergin ile yapılan söyleşi epeyce fırtına koparttı. Basında, eski Marksist- yeni liberal, AB yanlısı ABD muhibbi, sınırsız özgürlükçü ve ikinci cumhuriyetçi birçok yazar Nur Vergin’in yanında yer aldılar. Karşı çıkanlar da söylenenlerin yanında yer alanlar da dikkat çekici bir şekilde laiklik üzerinde yoğunlaştı.
Türkiye uzun zamandan beri “Cumhuriyet elden gidiyor, Cumhuriyet’in değerleri değiştiriliyor, laiklik tehlikede, Türkiye ılımlı İslam cumhuriyeti mi oluyor? Endişe ve sorularına karşı; laikliğin tarifi üzerine tartışmalar ile özgürlüklerin genişlemesi, insan hakları, küresel değerler ve Türkiye makas mı değiştiriyor, Türkiye’de sistem değişiyor (Nur Vergin ile yapılan söyleşi) karşı görüşleri ileri sürülüyor.
Türk kamuoyuna reform olarak sunulan değişim/dönüşüm/başkalaşım süreci için tartışmanın genel olarak Cumhuriyet Değerleri/Cumhuriyet’in Nitelikleri denilerek tartışılması ve laikliğin en önemli sorun olarak öne çıkarılmasının doğru olmadığını düşünüyorum. Anayasa değişiklik çalışmaları da bu minval üzere tartışılmaktadır. Türkiye’nin kavramları yerli yerine oturtmadan tartışması; konunun tam manası ile anlaşılamadan ve sonuçlarının neler getireceği üzerine sağlıklı değerlendirme yapılamadan sonuca ulaşması demektir ki bu da daha ileride sıkıntı yaratabilecektir.
Cumhuriyet değerleri tartışılırken öncelikle “Cumhuriyet”ten kastın ne olduğu açığa kavuşturulmalıdır. Anayasa’nın 1.Maddesi “Türkiye Devletinin İdaresi Cumhuriyettir”, Anayasa’nın 2. Maddesi de “Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir” demektedir. 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edilirken çıkartılan Kanunda “Türkiye Devletinin şekli hükümeti, cumhuriyettir” ve 1924 Anayasa’sın da “Türkiye Devleti Bir Cumhuriyettir” denilmiştir. Cumhuriyet hem bir devlet şekli hem bir hükümet şekli olarak kabul edilmekle beraber 1923’ten bu yana Anayasa tecrübemizden anlaşılacağı üzere Cumhuriyet ile kastedilen bir yönetim şeklidir, devletin kendisi değildir.
Bu yönetim şeklinde seçimle oluşan meclis ve bu meclisin seçtiği devlet başkanı ile egemenlik temsil edilmektedir. Seçimle milletten yetki alan kadrolar yasama ve yürütme görevini seçildikleri dönemle sınırlı olarak yerine getirirler. Yasama ve yürütmenin yanında devletin başka kurumları da vardır bunlar bir milleti yaşaması için olmazsa olmaz kurumlardır. Hâkimin olmadığı bir millet düşünülemez. Bir millet teşkilatlanmaya başladığı yani devlet oluşmaya başladığı anda yargı kurumsallaşır. Ve her ülkede yargının bağımsızlığı üzerine titrenir. Yargının yanında devletin günlük hayatını düzenleyen ve keyfiyetin etkisinden korunan diğer kurumları da vardır. Bütün bu kurumların hepsi sistemi yani devleti oluştururlar.
Bugün gündemde olan “Sivil Anayasa Taslağı” çalışmalarını yapan Komisyon’un Başkanı Prof. Dr. Ergün Özbudun’un yazdığı Türk Anayasa Hukuku (Yetkin Yayınları, gözden geçirilmiş 6. Baskı, 2000) kitabında, 5. bölümün genel başlığı da “Devletin Temel Nitelikleri”dir.
Tartışmalar “Devlet” zeminine çekilerek kamuoyunun nabzının doğru şekilde tutulması sağlanmalıdır. Böylece Türk milleti, gündemi doğru bilgilerle geleceğini nasıl şekillendireceğine karar verecektir. Bu aynı zamanda ulaşılmak istenilen demokratik erdemliliğin gereğidir de.
Tartışmalar “Cumhuriyet” yerine “Devlet” konularak yapıldığında değişimin/dönüşümün/başkalaşımın, “devletin” yapısı, kabulleri ve teamülleri, alışkanlıkları ve gelenekleri, işleyiş tarzı, dayandığı temelleri, bu temellerle olan ilişkileri olduğu ortaya çıkacaktır. Fakat sanki bu hususun bilerek ve de istenerek dikkatlerden kaçırıldığını ve konunun bu zemine çekildiğini düşünüyorum. çünkü “Devlet” tartışılırsa yapılmak istenen kamuoyundan destek bulamayacaktır. Çünkü Türk milletinin devletiyle arasındaki ilişkide hala “Allah Devlete Millete zeval vermesin” bağlılığı hâkimdir. Bu bağlılık Türk milletinin en önemli harcı olarak yapılmak istenene mani olmaktadır. Devlet yerine cumhuriyet kullanılarak bir çeşit şark (aslında garp tabii) kurnazlığı yapılarak Türk’ün devletiyle gönül bağı zayıflatılmak istenmektedir.
“Cumhuriyetin nitelikleri/değerleri değişiyor mu?” deniliyor ve hemen arkadan ekleniyor, “laiklik elden mi gidiyor?” Bence ikinci soru ile birincinin üzerinde derinlemesine düşünmeye mani olunmakta ve birinci soru geçiştirilmektedir. Laiklik her aşamada tartışmanın öznesi olarak öne çıkmakta çoğunlukla da esası oluşturan diğer konular üzerinde düşünülmesine engel olunmaktadır. “Cumhuriyet elden gidiyor” ile “Din elden gidiyor” tartışmaları aslında ayrılıkları hızlandırmak ve kökleştirmekten başka bir işe yaramamaktadır. Özellikle Atatürk’ten sonra devletin idaresini üstlenenlerin kendilerinin sınırını belirledikleri haliyle dini öğretimi ve/veya dini yaşantıyı düzenlemesi, çözümün yanlış zeminlerde aranılmasına ve dolayısıyla da bugünkü duruma çok kolay taraftar bulunur hale gelmesine sebep olmuştur. (bu ülkeye komünizm gelecekse de biz getiririz(!)). Bunun sonucunda Din, bir kesim tarafından ancak gönül daraldığında veya ilahi bir güce ihtiyaç hissedildiğinde başvurulmak üzere bir köşede duran sığınak olarak bekletilirken başka bir kesim tarafından da doğru kaynaktan öğrenilemediğinden teferruatta yaşanılır hale gelinmiştir. Arkasından da “Türkiye ılımlı İslam cumhuriyeti oluyor” çığlıkları ile geçmişte yapılan yanlışlara devam edilmektedir. İçi doldurulmadan ve siyasi arka planı çok iyi irdelenmeden sadece laiklik temeline oturtulacak bir “Ilımlı İslam Cumhuriyeti tehlikesi” iddiaları, sadece Ortadoğu haritasını yeniden çizenlerle Türk coğrafyası üzerinde emelleri olanların işine yarayacaktır.
Ilımlı İslam cumhuriyeti bir egemenlik isimlendirmesidir. Yani burada bir din devleti söz konusudur ve adından da anlaşılacağı üzere cumhuriyet muhafaza edilmekte ama egemenlik yapısı değişmektedir. Bu durum bile cumhuriyet-devlet kavramlarının kullanımı ile ilgili yukarıda söylediklerimizi teyit eder niteliktedir. Ayrıca bir devlet, demokratik cumhuriyet, federal cumhuriyet, meşruti monarşi, birleşik devlet vs şeklinde olabilir. Bugün dünyada bunun örnekleri mevcuttur. Ve hepsi de krallık olanlar bile laik olabilmektedir. Bu da ülkemizdeki tartışmalarda laikliğin olan biteni perdelediğini veya perdelemek üzere kullanıldığını düşündürmeye yetecektir.
Tartışmalarda devlet kavramını perdeleyen laiklik kadar yaman ve kamuoyunu mıknatıs gibi yanına çeken diğer bir kavram da “sistem”dir. Ne kast edildiği açıklanmadan kullanılan bir kelimedir. “halkın sisteme ve siyasi elitlere, hatta biraz genişletelim, halktan biraz kopuk kalmış aydınlara, bürokratlara öfkesi… sistemin dönüşümünün kansız ve kavgasız olması” (Vergin, Vatan Gazetesi, 31 Aralık 2007) gibi oldukça iddialı ve tartışılır cümleler kurulabilmekte ve aydınlar arasında çok ciddi tartışma yaratabilmektedir. “Sistem” kelimesinin kullanımı ile fikirler daha itirazsız söylenebilmekte, hedef şaşırtılmakta ve çok fazla düşünmeden hızlı hareket eden romantik idealistler(!) saflara çekilebilmektedir. Sistemden kastın devlet olduğu hemen anlaşılmaktadır. Doğru ve ahlaki olan kavramları yerli yerinde kullanmak çok önemlidir. Bu konu üzerine söylenmiş herhangi bir cümlede “sistem ve cumhuriyet” yerine “devlet” kullanıldığında ve laiklik arka plana itildiğinde, halkın desteği veya tepkisinin ne olacağını merak ediyorum doğrusu.
Türkiye’de her şey o kadar karışık ki; beş yıldır iktidarda olan partiyi Pakistan’da bomba patladıktan sonra “şu anda” fark eden, kendisinin oy vermeyi tercih etmediği bir siyasetin Türkiye’yi ciddi bir tehlikeden koruduğunu ve önemli işler yaptığını, bir şans olduklarını söyleyen sosyologlar da var ve bencileyin hukuk felsefesi yapmaya çalışan mühendisler de… ne yapalım Bekri Mustafa olup Ayasofya’da imamlık yapmakta bize düştü…