Orduya
Saldırmanın Dayanılmaz Ağırlığı
-Hüseyin Özbek-
Türk Silahlı Kuvvetlerinin kurumsal
yapısına, Türkiye Cumhuriyeti Devleti içindeki anayasal ve yasal
statüsüne, Türk milletinin derin bilinç altında yaşattığı ordu
algısına yönelik kampanya hız kesmeksizin sürüyor. Atlantik
ötesindeki ana karargahta oluşturulan stratejiye AB’nin de sıcak
baktığı anlaşılıyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığına yönelik
stratejik saldırının içerdeki uygulayıcısının müttefiki Türkiyeli
sermayenin yazılı ve görsel medyasının da kampanyada özel bir
sorumluluk üstlendiği anlaşılıyor.
Yaşanılan sürecin daha iyi
algılanabilmesi için birkaç yıl geriye gidip belleklerin tazelenmesi
gerekiyor. 2003 Haziran ayında Yeni Hayat dergisinde yazdığımız “KUŞATMA”
başlıklı makalemizden bir alıntı yapalım:
“Sömürgeleşmeye, üniter yapının
dağılmasına ve Türkiye Cumhuriyeti’ nin tasfiyesine karşı çıkacak
sivil ve resmi dinamikler korkunç bir psikolojik saldırı altında
şaşkınlaştırılmış ve bunaltılmıştır.Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı
ABD ve AB destekli saldırının nedeni bu temel direnç noktasının saf
dışı edilmesidir. Türkiye’ nin ulus devlet yapısının tasfiyesine
yönelik iç ve dış saldırılara karşı ülkeyi, ulusu, rejimi koruma ve
kollama, savunma görevini yerine getirememesi için, savunma ve
suçluluk psikozuna hapsolması için, Türk Silahlı Kuvvetleri dozu
gittikçe artırılacak olan bir saldırı kampanyasıyla karşı
karşıyadır. Bu saldırı kampanyası önümüzdeki aylarda artarak devam
edecektir. Çünkü; gelişmenin ve AB’ ye girmenin engeli olarak
gösterilen Silahlı Kuvvetlerin iktidarın inisiyatifine girmesi,
tarihsel misyonunun inkarı; Türk Ordusu’ nun “Zaferleri
ve mazisi insanlık tarihi ile başlayan” bir gelenekten kopması,
Afrika, Latin Amerika ve üçüncü dünyanın faşizan rejimlerinin
halklara baskı aracına dönüşmüş, milletinden kopmuş ordularına
benzemesi istenmektedir:”
2003 Temmuz ayında “ ORDUYA
SALDIRMANIN DAYANILMAZ HAFİFLİĞİ ” başlıklı yazımızla aynı
dergide konuyu işlemeye devam etmiştik:
“Meclisten geçirilen her paket
Türkiye Cumhuriyeti’ ni milli devlet niteliğinden hızla
uzaklaştırmakta, milli renklerini ve milli karakterini her geçen gün
kaybettirmektedir.
Birinci Dünya Savaşı’nı bizim
açımızdan sonlandıran Mondros Ateşkes Anlaşması’ nın hemen
uygulanması istenen hükümlerini hatırlayalım: “ Ordunun
silahlarının en yakın İtilaf güçlerine teslim edilmesi ve silah
altındaki askerin derhal terhis edilmesi ” Geride aciz bir kolluk
gücü ölçeğinde ve yalnızca jandarma görevi yapacak birlikler
kalacaktı.
İstanbul hükümetince imzalanan
Sevr’ in en önemli maddelerinden bazıları; “Türk
ordusunun muharip bir güç olarak varlığını ve kudretini muhafaza
etmesine asla müsaade edilmemesi” maksadına yöneliktir.
Mondros ve Sevr’ in hükümlerindeki
Ordu’ ya ilişkin kısıtlamalar üzerinde düşünülmesi gerekir. Türk
varlığının devamı için Türk Ordusu’ nun dahilde ve gerektiğinde
hariçte operasyonlar yapabilecek muharip bir güç olarak varlığının,
siyasal iktidarlar karşısındaki göreceli bağımsızlığının sonsuza
kadar yaşatılması zorunludur. Ordu siyasal iktidarların değil, Türk
milletinin ve Türk Cumhuriyeti’ nin ebedi muhafızlığını yapabilecek
bir özerklik içinde kalmalıdır. ORDUSUZ MİLLETLERİN ZAYIF SİLAHLI
KUVVETLERİ KENDİ ASKERLİK ŞEREFLERİNİN YANINDA, MİLLETLERİNİN ŞEREF
VE ONURLARINI DA KORUYAMAZLAR. Böyle bir ordunun operet ordusundan,
mensuplarının da kurşun askerlerden bir farkı olmayacaktır.
Brüksel yahut Waşington’ dan
kulaklara üflenerek, sinsice hazırlanmış paketlere sıkıştırılan ve
yasaya dönüştürülen hükümlerle, Türk Ordusu’ nun devletteki
etkinliği ve ağırlığı yok edilmek istenmektedir. Türk Silahlı
Kuvvetleri’ nin Milli Ordu özelliğini kaybederek ABD veya AB emrinde
operasyonel maksatlar için kullanılacak gayrı milli profesyonel bir
silahlı güce dönüştürülmesi hedeflenmektedir.”
2004 Haziran ayında aynı dergide kaleme
alınan “ MİLLİ GÜVENLİK KURULUNA SİVİL GENEL SEKRETER ”
başlıklı makalemizden iki paragraf sunalım:
“Uyum paketleri ve benzer
düzenlemelerle, başta MGK olmak üzere, Cumhuriyet Türkiye’sinin
milli devlet olmasından, bir Milli Kurtuluş savaşı sonucu
kurulmasından gelen yapısal, idari, bürokratik, yargısal iskeletini
parçalamakla meşguldürler. Bu coğrafyada güçlü bir milli devlete
tahammülü olmayan Batı’ nın istemleri doğrultusunda Türkiye’nin
etnik ve mezhepsel bir cehennem olmasına yönelik düzenlemeleri
gerçekleştirmektedirler.
Sorunun temelinde Lozan’ la
taçlanan Ulusal Kurtuluş Savaşı ve bunun doğal sonucu olan çağdaş
Türkiye Cumhuriyeti’ ni hazmedemeyen emperyalist güçlerin, ilk kez
kendisini milli devletin ve Cumhuriyet geleneğinin, Atatürk Türkiye’
sinin dışında hisseden bir müttefik bulmuş olmalarında yatmaktadır.
Siyasal iktidar Türkiye Cumhuriyeti ve devlet kurumlarıyla doku
uyuşmazlığı içindedir. Kendisini Türk devlet geleneğinin dışında ve
antitezi olarak hissetmektedir. Yaptıkları ve niyet beyanları bunu
doğrulamaktadır.”
2005 Şubatında Ufuk Ötesi’nde yazılan “
AKP’ NİN ÖTEKİSİ KİM ” makalemize şöyle başlamıştık:
“80 yılı aşkın Cumhuriyet
döneminde değişik partiler iktidara geldi, hükümet ettiler. Türkiye
Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesine, yol haritasına, milli
siyasetine kısmi itirazlarını uygulamaya yansıtanlar da oldu.
Fakat 3 Kasım 2002 seçimlerine kadar siyasal iktidarların bu
niyetlerini engelleyen, sınırlayan, Cumhuriyet’ in kuruluş
felsefesine bağlı güç ve denge merkezleri nedeniyle fazla ileri de
gidemediler.
Türkiye Cumhuriyeti’nin
Türk-Yunan, Kıbrıs, Ege, Ermenistan vs. politikaları devletin köklü
kurumlarının ortak aklının ve birikiminin ürünü olarak değişik
siyasal iktidarlar döneminde ana çerçevesi değişmeden devam ede
geldi.
3 Kasım 2002 seçimleri öncesi,
Atlantik ötesi desteklerle kurdurdukları, arkaladıkları, kısa sürede
aşırı hormonlu biçimde büyütüp geliştirdikleri, etiketinde AKP
yazan bir siyasal ürünü küresel güç odakları Türkiye’ye hediye
ettiler(!)
AKP iktidarıyla Milli Görüş
döneminin siyasal ve zihinsel tortularından çok kısa sürede
kurtuldular(!) Erbakan Hoca’daki Kıbrıs, Ermenistan, Eğe
takıntıları gibi safralardan da kurtulunca kuş gibi hafiflediler.
Milli Güvenlik Kurulu, Türk
Silahlı Kuvvetleri ve diğer anayasal kurumların yeniden ve iktidara
göre düzenlenmesi, dizginlenmesi sürecine çabuk geçtiler. Siyasal
iktidarlarının devamı, kökleşmesi için bazı köklü, yerleşik,
kuvvetler ayrılığının zorunlu kıldığı denge kurumlarının denetimi,
olmazsa tasfiyesi sürecini yaşıyoruz.
İçinde bulunduğumuz sürecin
fotoğrafının kamuoyuna doğru bir biçimde sunulmasının
zorunluluğuna inanıyoruz. Dünyaya hükmeden Neo emperyalist güçler
kendilerinin dışındaki ulus devletlerin tasfiyesini gündeme
almışlardır. Finans kapital, emperyalizm sermayesinin, mallarının
ulus devletlerin ulusal mevzuatlarına, ulusal sınırlarına,
gümrüklerine toslamadan, atmosferdeki hava gibi, bulut gibi tüm
dünyayı dolaşmasını, kazanılan para ve yağmalanan her türlü
zenginliğin de tekrar emperyalist metropollere dönmesini
istemektedirler.
Yukarıda anlatılan nedenlerle AKP
iktidarının Kıbrıs, Ege, Yunan, Ermenistan, Kuzey Irak konularında
içten, yerli, milli bir bakışının olması imkansızdır. KENDİ VARLIK
NEDENİ OLAN VE İKTİDAR BAHŞEDEN KÜRESEL GÜÇ ODAKLARININ
İSTEMLERİ AKP’ NİN VAZGEÇEMİYECEĞİ KIRMIZI ÇİZĞİLERİDİR.
AKP Türk Silahlı Kuvvetleri
ile, Milli Güvenlik Kurulu ve yargı ile bunun için kavga
halindedir. Bu kavga da Ordunun bugünkü yapısının tasfiyesine ve
iktidarın uyumlu bir parçası olana kadar sürecektir.
Yine Türkiye Cumhuriyeti’nin
bekası ve hayati çıkarları söz konusu olduğunda bile siyasal iktidar
olarak kendisine düşen Anayasal görevlerden kaçacaktır. Bu anlamda
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bu doğrultuda görevlendirilmesine sonuna
kadar direnecektir.
Orduya yönelik psikolojik yıpratma
kampanyasıyla, reformların, gelişmenin, refahın, AB’ ye girişin
önünde olumsuz bir güç odağı olarak tanımlanmasının ve millet
nazarında küçük düşürülmeye, yıpratılmasına yönelik çabaların arka
planı budur.”
2005 Ekiminde aynı dergide çıkan “
TÜRKİYE CUMHURİYETİ’ NİN MUHATABI KİM OLACAK ” başlıklı
yazımızdan da birkaç paragraf alıntılayalım:
“ Son günlerde yazılı ve görsel
medyanın ele aldığı konular, işleyiş tarzı ve sonuçta kamuoyunda
yaratmayı amaçladığı düşüncenin iyi izlenmesi gerekiyor.Bazen bir
aylık yayında ele aldığı konuların yüzdesi ve bunu sunuş tarzını
iyi irdelediğimizde uzun vadeli amaç ortaya çıkıverir.
Toplum mühendisliği ve sosyal
psikoloji, bir millete yönelik psikolojik harekat
terimleri yeni sayılır.İnsan psikolojisi, toplum psikolojisi,
ulusların karakterleri ve bunun tahlili sonucu ortaya çıkan veriler
doğrultusunda yönlendirme teknikleri günümüzde başlı başına bir
bilim alanı olmuştur. Son bir ayı bu açıdan izlediğimizde ortaya
neler çıkıyor bir bakalım:
- Türk
Silahlı Kuvvetlerinin ve bürokrasinin milli unsurlarının, geniş halk
kitlelerine toplumun gelişmesinin, inanç ve düşünce özgürlüğünün
önünde engellermiş gibi sunularak, milletle aralarındaki yarılmayı
derinleştirmek ve yabancılaştırmak.
- Kıbrıs’ta,
Ege’ de, Kuzey Irak’ ta ulusal çıkarlarımızı savunamayacak bir
teslimiyet psikozuna sokularak, bağımsız bir devlet olmanın en doğal
inisiyatiflerini bile kullanamaz hale getirmek.
- AB
bağlamında Türk Silahlı Kuvvetlerine yönelik sindirme, yıldırma
kampanyalarıyla pasif savunma sürecine sokarak edilgenleştirmek,
Türkiye Cumhuriyeti’ ne yönelik iç ve dış tehditlerdeki tarihi ve
yasal görevlerini yapamaz hale getirmek, özgüven ve psikolojik
üstünlük duygusunu yok etmek. Atatürk’ ün deyimiyle “zaferleri
ve mazisi insanlık tarihi ile başlayan “ bir geleneğe sahip olma
bilincinden uzaklaştırarak kışlaya hapsetmek ve küçük düşürmek,
tarihsel misyonunda işleyiş felci yaratmak.”
2005 Ekiminde noktayı koyup, 2006’ya
geçmeden soralım okurlarımıza: Ocakta közün, söylenecek sözün
kalmadığı yerde 2005 Ekiminden bu yana yaşanılanlara ilişkin diğer
yazılarımızdan alıntıya gerek var mı?
Emperyalist sistemin bitmez tükenmez
istemlerine karşı ulusal çıkarlar gereği direnme batı jargonunda
çözümsüzlükte ayak direme ve reform karşıtlığı olarak
tanımlanmaktadır. Çözümsüzlük yerine teslimiyeti iktidarda kalmanın
amentüsü belleyip, sözlüklerinden milli onur, bağımsızlık, özgürlük
kelimelerini çoktandır silmiş olanlarca Türk Silahlı Kuvvetlerine
karşı sürdürülen kampanya geleceğin tarihçilerince nasıl
değerlendirilecek dersiniz?
Psikolojik operasyonlarla, kesintisiz
kampanyalarla halkın gözündeki itibarı örselenmek istenen, darbeci,
ekonomik ve demokratik gelişmenin baş engeli olarak suçlanıp
sindirilmeye çalışılan Silahlı Kuvvetleri kışlasına hapsettikten
sonra, Kıbrıs’ta, Ege’de, Güneydoğu’ da, Kuzey Irak’ ta emperyalist
sistemin istediği her türlü çözüme (!) toptan kabul sözü vermiş
olanların acelesi olduğu anlaşılıyor…
Hüseyin Özbek
Avukat, İstanbul Barosu Genel Sekreteri
12 Temmuz 2008