İşçi sınıfının ekonomik demokratik mücadele aygıtı sendikalardır. İşverenlere karşı işçi sınıfının çıkarlarını savunmak, sınıf dayanışmasını örgütlü hale getirerek güçlendirmek, kapitalist düzene karşı demokratik alanı emek açısından genişletmek sendikal uğraşıların başında gelir.
Dar anlamda işçi sınıfının dışındaki çalışan kesimlerce oluşturulan birlikler ise yakın zamana kadar demokratik kitle örgütleri olarak adlandırılmaktaydı. Kamu görevlileri, öğretmenler, sağlık çalışanları, teknik hizmetler, üretici kooperatifleri ve daha başkaca emek kesimlerini kapsayan geniş yelpazedeki dayanışma amaçlı yapılanmalar demokratik kitle örgütü tanımının içinde kalmaktadır.
Demokratik kitle örgütleri ve sendikalar, üyeleriyle birlikte geniş halk kesimlerinin istemleri ve özlemleri doğrultusunda, ulusal çıkarlarla da örtüşen bir anlayışla verilen mücadelenin günümüzdeki mirasçılarıdırlar. Geçmişin deneyimlerinden ve birikiminden çıkarılacak dersler günümüzde ve gelecekte verilecek uğraşıların daha sağlıklı bir zeminde yürütülmesinde son derece yararlı olacaktır.
Sendikalar ve demokratik kitle örgütleri süreç içinde iç işleyiş açısından olsun, mücadele pratiği açısından olsun zenginleşerek, geçmişin olumlu olumsuz deneyimlerinden çıkarılan derslerle daha sağlıklı bir çizgide yürüme olanağına kavuşabilmektedirler. Böyle bir anlayış doğrultusundaki geliştirilen etkinliklerle, tabanını geliştirme, kamuoyu önünde saygınlığını, güvenirliğini artırma, işverenler ve devlet açısından da dikkate alınma söz konusu olabilmektedir.
Gücünü korumanın, geliştirmenin, tabandaki etkinliği sürdürebilmenin birincil koşulu yönetimsel ve parasal bağımsızlığın korunmasıdır. Mali kaynak olarak üye aidatlarının ve iç dayanışmanın dışında bir arayış içine girilmesi durumunda mali ve idari bağımsızlık kısa sürede ortadan kalkmakta, bu kaynağı sağlayan gücün vesayeti altına girmesi kaçınılmaz olmaktadır.
Mali ve idari vesayetle birlikte ister istemez kuruluş amacından uzaklaşılmakta, üyelerinin ekonomik, demokratik, sınıfsal örgütü olma özelliği kaybedilmektedir. Söylem olarak sınıf mücadelesinden, dayanışmadan, sömürüye karşı çıkmaktan dem vurulsa da özünde tabanın beklentilerin uzaklaşmış, halkına yabancılaşmış, hakim güçlerin egemenlik alanına hapis olmuş bir yapıya dönüşmektedir.
Bu aşamadan sonraki sendikal pratik izlendiğinde, üyelerinin, halkının, ulusunun istemleri ve çıkarlarıyla örtüşmeyen bir söylem ve eylem içine girildiği gözden kaçmamakta, antiemperyalist tavrın ve sınıfsal duruşun yerini sanal bir demokratik sosla ambalajlanmış etnik söyleme terk ettiği görülmektedir.
Son dönemde ülkemizdeki kimi sendikaların, mesleki kuruluşların ve demokratik kitle örgütlerinin emek yanlısı sınıfsal konumlarından ve mücadele geleneklerinden uzaklaşıp, sivil toplumcu bir kimliği ve söylemi benimsediklerini görmekteyiz. Benimsedikleri yeni kimlik ve bu kimlik doğrultusunda geliştirdikleri söylemlerle, ulusal çıkarlarla örtüşen bir anlayışla emek safında sürdürülen mücadele anlayışının da terk edildiğine tanık olmaktayız.
Ulus devlete, üniter yapıya, Cumhuriyetin değerlerine karşı geliştirilen tavır emek örgütü olduğunu iddia edenlerin aslında emeğe yabancılaşmasıdır. Uluslararası dayanışma ve güç birliği söylemleriyle perdelenen ulus ötesi yakınlaşmalar emek örgütlerini dönüştürmekte, kuruluş felsefesine yabancılaştırmakta ve gelenekten koparmaktadır. Bu dönüşüm ve yabancılaşma sonucunda; emperyalizme, sömürüye karşı, emek, ülke ve ulus yanlısı bir duruş, yerini ülke ve ulus karşıtlığına bırakabilmektedir.
Emek eksenli bir mücadele anlayışı ve dayanışmasının temel alınması gereken işci ve kimi kamu çalışanları sendikalarında, dışarının parasal ve yönetsel etkisinin artmasının yarattığı yeni yörünge sonrasında etnik vurguların yapılması ve etnik istemlerin dile gelmeye başlamasında yadırganacak bir şey yoktur!
Girilen yeni yörüngeyle birlikte, bazı sendikaları süreç içinde emek safından kopararak, tabanına, ülkesine, ulusuna yabancılaştıracak, toplumsal dayanışmanın ve ulusal bütünlüğün temeli olmaktan çıkarıp etnik temelli, ayrılıkçı bir mücadelenin aktörlerine dönüştürecek bir sendikal anlayış model olarak dayatılmaktadır.
Ulus ötesi mali ve siyasal destek konusunda sıkıntı çekmeyen bu tür oluşumlar geleneksel sendikal anlayış ve demokratik kitle örgütlerinin azımsanamayacak pratiğine karşı tabir caizse reddi miras tavrı içine girmişlerdir.
Bu ithal anlayış sendikal geleneklerde tahribata yol açmış, kimi emek örgütlerinin toplumsal itibarlarını zedelemiş, güvenilirliklerinde kuşkulara yol açmıştır. Bilindiği gibi canlıların bünyelerine bir şekilde giren virüsler ölümcül sonuçlara yol açmakta, kişisel ölümler yanında toplumsal sağlığı da tehdit etmektedirler. Sendikalarda dış yönlendirmeyle oluşturulan etnik güdülenme ve etnik eksenli bir anlayış, sömürüye karşı sınıf dayanışmasının önünde en büyük engel olarak durmaktadır. Sendikal yapıların ve genelde tüm emek örgütlerinin, halkın örgütlü gücü olarak işlevlerini yerine getirmeleri, demokrasinin işlerlik kazanması için zorunludur. Toplumsal düzenin sağlanması, adaletin gerçekleşmesinde bu örgütlülüğün dengeleyici ve gerektiğinde caydırıcı gücüne ihtiyaç vardır.
Dış yönlendirmeli etnik virüs ya da etnik radyasyona maruz kalmış sendikal yapılar zayıflayacak, etkisi azalacak, saygınlıkları ortadan kalkacak, toplumsal çatışmaların, etnik husumetlerin tetikleyicisi olacaktır. Bu yapılardaki etnik temelli bakış ve anlayış süreç içinde toplumun diğer katmanlarına da yayılma tehlikesini her zaman içermektedir.
Bütünleştirici bir anlayışla mücadele yerine ayrıştırıcı bir tutumun toplumsal barışı bozması en başta yoksulların, ezilenlerin acılarının artmasından, sömürünün katlanmasından ulus devletin emperyalistlerce tahribinden başka bir sonuca götürmeyecektir.
Emek dayanışmasının, ulus devleti savunma bilincinin yok edilmesiyle tetiklenen etnik ayrışmanın ve düşmanlığın yol açtığı boğazlaşmanın olası sonuçlarının yakın tarihteki en somut örneği olarak bu gün yerinde yeller esen Yugoslavya’ yı verebiliriz.
Sendikaların, emek örgütlerinin, meslek kuruluşlarının, üyelerinin ekonomik demokratik haklarını savunma, koruma, geliştirme uğraşılarının yanında, ülkelerinin, uluslarının bağımsızlığının, özgürlüğünün savunulması konusundaki sorumluluklarını da bir an bile akıldan çıkarmamaları gerekmektedir.
Kimi işçi ve kamu sendikaları, sınıfsal çıkarlarıyla ülkenin ve ulusun çıkarları arasındaki ortak uyum noktalarını bulmak ve geliştirmek sorumluluğunu hissetmelidirler. Ulus ötesi büyük güçlerin çıkarlarıyla örtüşen, ulusal çıkarlarla çelişen bir çizginin, sonuçta tabanlarına ve uluslarına da yabancılaşmanın tetikleyicisi olduğunun bilincinde olmalıdırlar. Bu yanlış çizginin sürdürülmesi durumunda gerek tabanlarında, gerekse kamuoyunda uğrayacakları itibar kaybının sonuçlarını düşünmelidirler.
Sendikaları kuruluş felsefesine yabancılaştırıp, etnik temelli bir anlayışa oturtma uğraşının bilinçli aktörleri için üye ve taban kaybetmenin hiçbir öneminin olmadığı açıktır. Onlar için bütün sorun dışarıyla kurulan bağlantıların sonucu etnik virüs bulaştırılan, etnik radyasyona maruz kalmış örgütlü yapıların ne olursa olsun bu hüviyetle elde tutulmasıdır!
Sonuç olarak, sendikaların, kitle örgütlerinin çürümesine, ufalanmasına, emeğe ve tabana yabancılaşmasına yol açan, emek dayanışması yerine etnik boğazlaşmayı tetikleyen emperyalizmin son keşfi etnik virüse, etnik radyasyona karşı ulusal bir çizgiyle, ulusal bir duyarlılıkla karşı konulabileceğinin ayrımına varılması gerekmektedir.