Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

18 Kasım 2007

Hacı Taşan

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Başsayfa

Hüseyin Özbek

Yazarlar

Siyaset-Türkiye

 


Mahmut Esat Bozkurt ve Türk'ün Hukuku


-Hüseyin Özbek-


Mahmut Esat Bozkurt  ( 1892 - 1943 ) İlk mektepten İdadi (Lise ) bitimine kadar İzmir’de öğrenim gördü. 1908’de kaydolduğu Darülfünun Mekteb-i Hukuk’tan ( İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi ) 1912’de mezun oldu. Mahmut Esat’ın çocukluk ve gençlik yıllarının İzmir’inde, Batının ekonomik ve kültürel etkisi fazlasıyla hissedilir. 19. yüzyıl sonları, yirminci yüzyıl başlarının İzmir’inde Levanten kesim ve gayrimüslim komprador burjuvazinin damgası çok belirgindir. Emperyalizmin pençesine çoktan düşmüş Osmanlı’nın bu kozmopolit liman kentinde Türklerin kendilerini yabancı hissettikleri bir dönemden bahsediyoruz. Batılı şirketlerin temsilcilikleriyle, acenteleriyle tutulan köprübaşı sonrasında, genişleyen ticari ve ekonomik ilişkilerle oluşan kolonilerin, toplumsal, kültürel etkilerinin gelişmesinin yarattığı, yerelliği, milliliği çürüten liman kozmopolitizmi yükselmektedir artık.  İşbirlikçi, gayrıtürk burjuvazi, emperyalist acenteliğini sürdürürken, batılı değerlerin ülkeye sokulmasıyla oluşturulan sömürge kültürünün en fazla liman kentlerinde görülmesi olağan karşılanmalıdır.

 

Bu dönemde tefeci bezirganlarca kanı iliği sömürülen Egeli Türk köylüsü hızla mülksüzleşirken, topraklar ve ekonomik güç, İngilizler başta olmak üzere yabancıların ve Osmanlı uyruğu gayrimüslimlerin eline geçmektedir. Osmanlının asli unsuru Türkler için yoksulluk ve kırım yılları, birileri için mutluluk yüzyılı olabilmektedir. Çocukluğundan lise bitimine dek  Aydın Vilayetinin Kuşadası’nda ve İzmir’inde tanığı olduğu bu sürecin Mahmut Esat üzerindeki etkileri ömür boyu sürecektir.

 

Mahmut Esat, Türklerin yoksulluğunun ve sefaletinin nedeninin, emperyalizm ve ona bağımlı haldeki çürümüş, işbirlikçi, ulusuna yabancılaşmış çağdışı idare olduğunu bilmektedir. Ulusun refahının ve geleceğinin milli, antiemperyalist bir kurtuluş savaşı ve düşünsel temelini bu savaştan alacak halkçı bir ihtilal olduğunu da bilmektedir. Anlattığımız ortamın etkisiyle oluşan ulusçu, halkçı, emek yanlısı ihtilalci kişiliğini ve heyecanını ölünceye kadar da yitirmez.

 

Milli bir duyarlılıkla sarmallaşan devrimci kişiliğinin oluşmasında büyük etkisi olan dayısı Ubeydullah Efendi’nin yardımıyla gittiği İsviçre’de Frioburg Üniversitesi’nde tekrar lisans eğitimi alır ve doktora yapar. Mahmut Esat’ın doktora tezi, “ Du Regimes des Capitulations Ottomanes – Osmanlı Kapitülasyonları Rejimi ” dir.

 

Sözün burasında okurlarımıza bir hatırlatma yapalım: Birinci Dünya Savaşına Alman emperyalizminin saflarında sürüklenmek zorunda kalan Osmanlı hükümeti bu fırsattan yararlanmak ister: Kapitülasyonları kaldırdığını ilan eder. Babıalinin bu tavrına en şiddetli tepki, savaştaki müttefikimiz, Mehmetlerin kanlarını uğruna sebil ettiğimiz Almanya’dan gelir. Alman büyükelçisi Baron Von Wangenheim savaşta hasımları olan batılı devletlerin diplomatlarıyla İstanbul’da bir toplantı düzenler. Toplantı sonunda alınan kararları, huzuruna çağırıp bir güzel haşladığı Osmanlı Sadrazamına tebliğ eder: Uluslararası sözleşmeler - kendilerinin onayı olmadıkça - tek taraflı irade beyanıyla ortadan kaldırılamaz! ”   

 

İşte böyle bir dönemde, Birinci Dünya Savaşı sürerken bir Avrupa Üniversitesinde, Osmanlı İmparatorluğunun kapitülasyonları tek taraflı olarak kaldırma hakkına sahip olduğunu Mahmut Esat bilimsel bir tezle ispat etti ve doktora tezi kabul edildi.

 

Doktora tezinin sonuç bölümünde Mahmut Esat’ın yargısı şudur: “ Kapitülasyonlar ister tek taraflı, ister karşılıklı anlaşma sayılsın, taraflardan birinin hayati çıkarlarına aykırı düşerse veya tabi oldukları şartlar değişirse tek taraflı olarak ilga edilebilirler! “

 

15 Mayıs 1919’da İzmir’ in Yunanlılarca işgal edildiğini duyan Mahmut Esat, Frioburg Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanlığı tarafından verilen,  doktora tezinin “ Cum Laude “ derecesiyle kabulüne ilişkin belgeyi alarak ülkesine döner.

 

Ege’de işgale karşı direnişin örgütlenmesinde görev alır. Demirci Mehmet Efe’yle karargahı olan Nazilliye giderek görüşür. İşgale karşı oluşturulan cephenin Kuşadası bölümündeki 120 kişilik Kuvayı Milliye müfrezesinin başına geçer. Temmuz 1919’dan,  TBMM’de  milletvekili ve bakan olarak uğraş vereceği ana kadar geçen sürede onu Ege dağlarında elde silah milli müfrezelerin başında görmekteyiz. Mahmut Esat, Ege’de sürdürdüğü mücadeleden ötürü, 23 Nisan 1920’ de açılan TBMM’ye 1920 yılı Eylül ayı başlarında katılabilecektir.

 

Mahmut Esat TBMM’nin en hareketli vekillerindendir. İhtilalci kişiliği, ezilenlerden yana tavrı, seçkin bir hukukçunun akıl prizmasından konuşmalarına yansımaktadır. Milletvekillerinin mesleki temsil esasına göre seçilmeleri gerektiğini savunur. Kurtuluş Savaşına en büyük katkının üretici köylü tarafından yapıldığına işaret eder ve her sınıfın yaptığı katkı oranında elde edilen başarıdan pay almasını savunur. 1920 yılı sonlarında TBMM’ye Maarif ve Adliye Vekilliği için aday gösterilir. 15 Aralık 1920’de, bu önerilerle ilgili olarak Mustafa Kemal’e yazdığı mektupta Heyet-i Vekile’ de çalışmasının imkanı olmadığını, kendisinin “ İttihat ve Terakki Fırkası’nın- tabiri caiz ise- sol cenahına kanaat-ı tamme ile merbut “ olduğunu belirtir. Adliye Vekilliğini red gerekçesi, gördüğü hukuk eğitiminin Adli sistemde ve yasalarda köklü değişiklikler yapmayı gerektirmesi, bunların gerçekleştirilmesinin mevcut hükümetle mümkün olamayacağı düşüncesinde olmasındandır.

 

Birinci İnönü zaferinden sonra Londra’ya çağrılan Bekir Sami heyetinde murahhas üye olarak bulunur. İşgalci Yunanistan’ın ardındaki asıl gücü, emperyalist sistemi bu konferans vesilesiyle bir kez daha görmüştür.  Başarısızlıkla sonuçlanan Londra Konferansına ilişkin görüşlerini TBMM’nin 5 Mart 1921 tarihli gizli oturumunda açıklar: “ Efendiler, önünde bulunduğumuz dava kanaati acizaneme göre bir Yunan meselesi değildir. Bir Şark davasıdır. Bu Şark Davası- Doğu sorunu-  önünde İngilizlerin bizimle kolay kolay uyuşabilmek imkanı yoktur. “

 

TBMM’nin ilk döneminde 12 Temmuz 1922 – 27 Ekim 1923 arası İktisat Vekili olarak görev yapar. Bu dönemde küçük çiftçilerin ve küçük esnafın ihtiyaç duydukları kredinin daha çabuk ve kolayca temini için Türkiye Köy Bankaları Kanunu tasarısını hazırlatır. Köylülerin ekonomik ve sosyal durumlarının düzelmesi, üretimin artması amaçlanmaktadır. Mahmut Esat’ın bu girişimi kanunlaşamaz. İktisat Bakanlığınca 1923 yılında İstihsal ve Alım ve Satım Kooperatif Nizamnamesi hazırlatır ve yayınlanır. Türk kooperatifçiliğinde yeni bir dönem başlamaktadır. Esnafın, küçük üreticilerin üretim, alım satım ortaklıklarının kurulmasıyla ekonomik canlılık amaçlanmaktadır.

 

Kurtuluş Savaşı sonrasında, Lozan konferansının başlamasının ertesi günü 21 Kasım 1922’de Mustafa Kemal’e İzmir’den gönderdiği telgrafta ;” Memleketin iktisadiyatı uzun senelerden beri unutulmuştur. İktisat amilleri dinlenmemiştir. Bu meslek adamlarını dinlemek ve onların dileklerine göre bir iktisat programı oluşturmak, doğrudan doğruya memleketin vicdanını ve kalbini dinleyerek bir program vücuda getirmek lazımdır.” demektedir.

 

Cumhuriyet sonrası ekonomi politikalarının belirlenmesinde birinci derecede etkisi olan  İzmir İktisat Kongresi ( 17 Şubat – 4 Mart 1923 ) Mahmut Esat’ın İktisat Bakanlığı döneminde, onun önerisiyle gerçekleşti. Kongrede yaptığı konuşmada Türk ulusunun asırlarca Firavunların ehramlarına taş çeken esirlerden daha acılı bir yaşam sürdükten sonra egemenlik hakkını geri alabildiğini belirttikten sonra şöyle devam eder: “ Egemenlik gerek çağdaş hukukta ve gerek milli ve dini hukukiyatımızda doğrudan doğruya millete ait bulunduğundan, Sultanlar, Halifeler milletin iradesinden, arzusundan bir karış  ileri geçmek hak ve yetkisine sahip değildirler. Bunun aksine hareket edenler Türk milleti nezdinde ya başlarını kaybederler veya kaçışın utancıyla memleketi terk ederler ve giderler. ”

 

Konuşmasının devamında milletlerin medeni, yarı medeni ve barbar olarak sınıflandırılıp buna göre haklar tanınması anlayışına karşı olduklarını, bütün milletleri istisnasız bir şekilde özgür ve bağımsız görmek istediklerini, özgürlük ve bağımsızlığın bütün milletlerin hakkı olduğunu belirtir.

 

1924 Anayasa tasarısında Cumhurbaşkanına TBMM’yi fesih yetkisi veren 25. maddedeki düzenlemenin yanlışlığına işaret eder, eleştirir, değişik ülkelerden örnekler vererek hukuksal açıklamalarda bulunur. TBMM’nin 23 Mart 1923 tarihli oturumunda uzun tartışmalardan sonra bu madde reddedilir.

 

1924 -1930 yılları arasındaki Adalet Bakanlığı döneminde gerçekleşen hukuk devriminin mimarıdır. 1925 yılında bu devriminin genç kadrolarını yetiştirmek üzere Ankara Adliye Hukuk Mektebinin kuruluşunu gerçekleştirir. Kurtuluş Savaşıyla kurulan ulus devletin, çağdaş Türkiye’nin devrimci kuşaklarını eğitmek için bakanlığın yoğun mesaisine akademik çalışmalarını da ekler. Hukuk Fakültesinin Profesörler Meclisi başkanlığını yürütür ve İhtilaller Tarihi dersini okutur. 1941 yılına kadar değişik fakültelerde Devletler Genel HukukuAnayasa Hukuku, Devrim Tarihi Dersleri okutur.  

 

Bakanlığı ve milletvekilliği süresince, son nefesine kadar,  Kuşadası dağlarında İşgalci Yunan ordularına kurşun sıkan adamın heyecanını hiç kaybetmedi. İhtilalci, yoksuldan yana, milliyetçi, halkçı özelliğinin, kabına sığmayan coşkusunun eserlerine yansıdığı açıkça görülür.

 

Milli Mücadelenin öncü kadrolarından bazılarının kurtuluştan sonraki yaşamlarında siyasal nüfuzlarını kullanarak ekonomik çıkar elde etmelerine, bazı şirketlerin yönetim kurullarına girmelerine, arsa spekülasyonu girişimlerine şiddetle karşı çıktı. Bakanlığında olsun, ölümüne kadarki milletvekilliği sürecinde olsun, dönemin gazetelerine yansıyan Bozkurt’un polemikleri günümüz için de ilgi çekici derslerle doludur. Bu bahsi kapatırken Halk Dostu Gazetesinde yazdığı makalelerden birinin başlığını vermek konuya yaklaşımına ilişkin  yeterli fikir verecektir: Hırsızlar Teslim Olunuz !”

 

Yasal hak sahibi olduğu halde devlet olanaklarından yararlanma konusundaki titizliğine bir örnek verelim: Yunan Ordusu işgal döneminde, Kuşadası’nda Bozkurt ailesinin evlerini, dükkanlarını yakar. Kurtuluş Savaşından sonra işgal bölgelerinde resmi heyetlerce zarar tespitleri yapılmaktadır. Ortaya çıkan zarar da devletçe karşılanmaktadır. Yapılan inceleme sonucu Bozkurt için de 50 bin liralık zararı olduğuna ilişkin belge ( Harikzede Mazbatası ) düzenlenir. Bozkurt nüfuzunu kullanarak devletten çıkar sağladığı yargısına varılabileceği düşüncesiyle belgeyi bakanlığı süresince devlete ibraz etmez ve hükümsüz bırakır…

 

Ulusların ihtilal yapmaya haklarının olup olmadığı konusunu inceleyen, İngiliz, Fransız, Alman düşünürlerinin değişik görüşlerine yer veren Bozkurt, ihtilalin bir hak olduğu yargısına varır. Türk Devrimi karşılığı olarak Türk İhtilali sözünü kullanır. 1932 yılından itibaren Kemalizm deyimini de kullandığını görmekteyiz. Kemalizm’ i Türkiye için olduğu kadar, diğer ulusları da bunalımdan kurtaracak bir ideoloji olarak tanımlar. O’na göre Kemalizm; milliyetçi, cumhuriyetçi, parlamenter ve barışçıdır.

 

Bozkurt, 18.yüzyılda ortaya çıkan liberalizmin bireyci özelliği ve sosyal devlet anlayışını reddetmesiyle 20. yüzyılda insanlığın gereksinimlerini karşılayamayacağını söylemektedir. Ülkemizin Tanzimat’tan bu yana uygulanan liberal politikalar nedeniyle geri kaldığına ve yarı sömürge haline geldiğine işaret etmektedir. “ Liberallik Masalı ”  -    “Liberalliğin Ölümü ” -“ Serbestçiliğin Kanlı Tarihi ”- “ Serbestçilik Hailesi ” makalelerinde liberalizmi inceler, Fethi Okyar’ ın Serbest Cumhuriyet Fırkası’ nı liberal anlayışı nedeniyle eleştirir, devletçiliği savunur.

 

Bozkurt, canileri, soyguncuları cezalandıran devletin, binlerce kişiyi ekonomi politikalarıyla soyan, sömüren tüccar ve tefecileri de cezalandırmasını istemektedir. 1933 – 1943 yılları arasında Anadolu Gazetesi’ ndeki bazı makalelerinin yalnızca başlıklarını vermek bu konuda bir fikir vermeye yetecektir:  “ Kravatlı Eşkıyalar ”“ Haydut ” – “ Haydut Muhtekirler ” – “ Haydut Tefeciler ”.   

 

Kurtuluş Savaşı’nda en büyük özveriyi gösteren köylülerin sefalet içindeki yaşamları Bozkurt’un vicdanını sızlatmaktadır. 1929 dünya Ekonomik buhranının en çok bu kesimi etkilediğini, köylünün tüccar ve simsar tarafından sömürüldüğünü belirtmektedir. İzmir’in Yemiş  Çarşısı’ nda incir-üzüm üreticilerinin birkaç ihracatçı ve simsarın elinde bulunduğunu söyleyerek bu durumu  facia olarak tanımlamakta, tüccar ve simsarların kravatlı eşkıya olduğunu yazmaktadır. Türk köylüsünün elinden tutulup radikal bir şekilde yükseltilmedikçe, Türk ulusunun gerçek yükselmesinin mümkün olamayacağını vurgulamaktadır. Derebeyliğin, mütegallibeliğin tasfiye edilmesini olumlu bir ilerleme diye kaydetmekte, fakat tefeci ve faizcinin kuduz gibi ayakta durduğundan yakınmaktadır.

 

Türk işçisini Türk tarihinin en mazlum çehresi olarak tanımlayan Bozkurt, ülkede her şeyi işçinin yaptığını, her türlü yokluğa katlandığını, ülkeyi işçinin kanının koruduğunu, gerekirse yine koruyacağını, Türkiye’nin Türk işçisinin emeği üzerinde yükseldiğini söyler. M. Esat ; “ Türkiye nüfusunun % 80’den fazlasının emekçiden, yani köylü ve işçiden oluştuğunu, bunların haklarını savunanlara Komünist yahut sosyalist damgasını yapıştırma gayesini güdenler şahsi menfaatlerini çalışan kitlelerin zararlarında arayanlardır ” demektedir.

 

Mahmut Esat ülkesinin, ulusunun, ezilenlerin hukukunu savunan Müdafaa-i Hukuk’çu ve Kuvayı Milliyeci özelliğini ölünceye kadar kişilik ve kimlik olarak üzerinde taşımıştır.  Derin bir hukuk kültürü ve sosyal adaletçi anlayışla bütünleşen bu kimlik, onun şahsında Cumhuriyetin Devrimci Adalet Bakanına dönüşecektir.

 

La - Hey Adalet Divanında görülen Bozkurt - Lotus davasının hayranlık uyandıran seçkin hukukçusu, bakanlık sonrası artık sade bir milletvekili ve üniversite hocasıdır. 1937 yılında Fransız Tramvay Şirketi devletleştirilir. Şirket Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine dava açar. Bozkurt’u ziyaret eden Fransız heyeti çok yüklü bir vekalet ücreti teklifiyle davayı üstlenmesini ister. Fransızların teklifini hiç düşünmeden reddeden Bozkurt bu davada Türkiye’nin vekilliğini üstlenecek, davayı kazanacak, bir kuruş vekalet ücreti de talep etmeyecektir. Bozkurt’un karısı Hatice Feheda hanım, Mareşal Fevzi Çakmak’ın; “ Kızım bu kadarı da fazla, namuslu, dürüst, fedakar,  fakat bu kadarı da…” dediğini, Mahmut Esat Beye naklettiğinde;  “Ne var ki ne alacağız? Hazinede bir şey yok ki! Milletin nesi var ki alalım ” cevabını alacaktır.

 

Osmanlı döneminde paraları peşin ödenen 6 gemi ve mühimmat bedelleri ile ilgili olarak Fransa’nın beynelmilel hukuka göre karma mahkemede açtığı davada Türkiye’yi M. Esat savunur ve dava kazanılır. Fransa’yı savunan Avrupa’nın en namlı avukatları ise ülkelerine elleri boş dönerler…

 

Adalar Denizinde, sahillerimizden 3 mil uzaklıkta olup ta, hangi ülkeye ait oldukları Lozan Antlaşmasında belirtilmemiş olan 14 ada hakkında İtalya ile Türkiye arasında çıkan uyuşmazlığı sona erdirmek üzere, bu iki devlet aralarında anlaşarak meseleyi La Hey Adalet Divanına götürmüşlerdir.  1929 Haziranında görülen davada Türkiye’yi Adalet Bakanı Mahmut Esat Bey temsil eder. Dava Türkiye’nin aleyhine sonuçlanır. İtalyanlara ait olduğuna karar verilen 14 ada, Antalya, Finike, Kaş ve Fethiye’ nin karşılarında bulunan; Beş adalar, Küçük adalar ( iki adet ) Meis ve Valos adalarıdır. İkinci Dünya Savaşından sonra bu adalar ile bütün Ege adaları Yunanistan’a verilmiştir.

 

Bize öyle geliyor ki, mesele toprak meselesi olunca, batılı bir ülke karşısında, batılı ülke yargıçlarından oluşan bir Mahkemede Türkiye’nin hiçbir şansı yoktur. Bu dün de böyleydi, bu gün de böyledir. Kıbrıs konusunda Rumları açıkça kollayan AİHM kararları da bunu göstermiyor mu? Fakat itiraf etmek gerekir ki, o dönemin Avrupalı yargıçları bu günkülere göre çok daha adil imişler…

 

Ne yazık ki yaşadığımız süreçte artık emperyalizmin çizmeleri altından kurtardıkları ülkesinin ve ulusunun kurtuluşunun, kuruluşunun heyecanını içinde bir kor gibi hisseden devrimci Bozkurt’lar yoktur. Olsa da devletin tüm kademelerinde yıllardır sinsice, günümüzde açıktan sürdürülen bilinçli bir tasfiyenin mağdurlarıdırlar.

 

Bağımsızlıktan, Atatürk ilkelerinden, ulus devlet anlayışından, laiklikten verilen ödünler, Cumhuriyetle kapanmamış hesabı olan dış ve iç çıkar çevrelerini, hilafet ordusu artıklarını, İslam Teali Cemiyeti ve Kürt Teali Cemiyeti’nin günümüzdeki mirasçılarını fazlasıyla heyecanlandırmakta ve daha fazlasını talep etme konusunda cesaretlendirmektedir.

 

Anti-emperyalist bir kurtuluş savaşıyla kurulan, kuruluş felsefesini Bozkurt’un tanımıyla Atatürk İhtilali’den alan Türkiye Cumhuriyeti’nin günümüzde geldiği aşamayı  belki de en iyi ifade eden sözler ne yazık ki yakın dönemin bir Yargıtay başkanına aittir: “ Mahmut Esat Bozkurt dönemi artık kapanmıştır ”.

 

Bu sözler, Türkiye Cumhuriyetinin ulus devlet niteliğinin, çağdaşlığının, devrimlerinin dayanağı olan bir anlayışa, bir değer söylemle Cumhuriyetin hukuk temeline,  kuruluş felsefesine karşı,  en üst düzeyde  dillendirilen bir manifesto, bir meydan okumadır! 

 

Türkiye’nin de içinde bulunduğu coğrafyayı değiştirip, dönüştürüp, yapay etnik lokmalara bölüp yutma girişimini geçmişte mazlumların direnme hakkının meşruiyet kaynağı olan hukukumuzu müdafaa ederek – müdafaayı hukuk-, milli kuvvetlere – kuvayı milliye - dayanarak boşa çıkarmıştık. Küresel emperyalizmin GOP’ unu, BOP’ unu boşa çıkarıp, sömürgenleri bir kez daha aynı coğrafyada mağlup etmek için gereken manevi miras, Atatürk başta olmak üzere, Mahmut Esat Bozkurt’ ların döneminde fazlasıyla bulunuyor. Kurtuluşun, kuruluşun o milli, devrimci, halkçı, dünyaya meydan okuyan atmosferini içimizde duymanın, koklamanın gerektiği bir süreci yaşıyoruz hep birlikte…

 

Hüseyin Özbek

Avukat, İstanbul Barosu Genel Sekreteri,

18 Kasım 2007


Kaynak:

1) Dr.  Hakkı Uyar, ‘Sol Milliyetçi’ Bir Türk Aydını: MAHMUT ESAT BOZKURT, Büke Yayınları

2) M.  Esat Bozkurt, Atatürk İhtilali 1-2  Kaynak Yayınları

3) Av. Hanifi Atlaş, Türk Milletinin Hukukunu Korumak, Mahmut Esat Bozkurt ve Cumhuriyetin Savcıları, Yeni Hayat 136-137 Şubat-Mart 2006



Kuzey Irak Operasyonu Devam Ediyor -Hüseyin Özbek-


Kuzey Irak Operasyonu başlıklı makalemiz Yeni Hayat Dergisinde 2007 Nisan’ ında yayınlandı. Makalemizde Türk kamuoyunun tırmanışa geçen bölücü terörün kaynağının Irak’ın Kuzeyinde ABD destekli yapılanma olduğunu düşündüğünü,Türk Silahlı Kuvvetleri adına yapılan çeşitli açıklamalarda da buna işaret edildiğini, Genel Kurmay Başkanı Büyükanıt’ ın ABD ziyaretinde ve dönüşte yaptığı çeşitli açıklamalarda bu kaynağın ve güç merkezinin dağıtılması için sınır ötesi operasyon yapılmasının bir zorunluluk haline geldiğine işaret ettiğini, siyasi iradenin karar alması durumunda Türk Silahlı Kuvvetlerinin bu konuda üzerine düşeni yapacağını belirttiğini, batı güdümlü kukla devlet gönüllüsü aşiret liderlerinin siyasal iktidar yetkilileri tarafından muhatap alınmaması gerektiğinin altını çizdiğini yazmıştık.



Philip-Morris Sabancı'nın Kanatları Altında Basın Özgürlüğü -Hüseyin Özbek-


Phılıp  Morrıs / Sabancı’nın duman altıyla sağduyu hepten kaybedilmemişse, tekelci sermayenin kanatları altında basın özgürlüğünü kutlamanın, sofrasında  yenilip içilirken sansürün kaldırılışının 99.yılından bahsetmenin ne anlama geldiğini eli kalem tutan, basın kartı taşıyanların bir iyice düşünmeleri gerekiyor. Gazetecilerin, basın emekçilerinin patron talimatıyla anında plaza önüne, sokağa atıldığı bir süreçte tekelleşmeye karşı durmak varken, tekelcilerin sponsorluğunda özgürlük bayramının ne anlama geldiğini de düşünmeleri gerekiyor.



Şafakta Helalleşen Oğullar? -Hüseyin Özbek-


Babaanne Mürüvvet, Aydın-Umurlu’da terhisini, düğününü, yaşanacak umuru, doğacak torunlarını beklerken, servi boylu Mahir’inin al bayrağa bezeli döndüğünü söylediler. İnanamadı Mürüvvet nine…Nasıl İnansın ki: 21 yaşına kadar kelime yalanına tanık olmadığı Mahir’i daha bir gün önce :”Babaanne, dönünce ilk işim gözlerini açtırmak olacak. Düğünümde zeybek oynarken beni, al duvaklı gelinimizi görmeni istiyorum, söz sana” dememiş miydi? Ne zaman ki Aydın İl merkezinde, 17 ilçede, 457 köyde okunan salalar Umurlu’ nun dağına, taşına, bağına bostanına ulaştı. O zaman derin bir ah çekti Mürüvvet nine. Görmeyen gözleriyle iki yana bakındı, elleriyle etrafı yokladı. Mahir’ni bulacakmış, çocukluğundaki gibi, göğsüne bastırıp sarmalayacakmışçasına arandı durdu bir vakit: Esah mı diye sordu. Essahtan mı?


 

Hüseyin Özbek


Kastamonu Araç Yukarı Yazı Köyü doğumludur. Çorum Öğretmen Okulu’ndan sonra Erzurum Kazım Karabekir Eğitim Enstitüsü Türkçe bölümünü bitirdi. Değişik okullarda Türkçe-Edebiyat öğretmenliği yaptı. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunudur. Halen İstanbul’da serbest avukatlık yapmaktadır. Yeni Hayat, Ufuk Ötesi dergilerinde yazılan yazmaktadır. Türk Kalesi Yıkılırken ve İngilizce Ninnilerle adlı yayınlanmış kitaplarıdır. Hikayeleri yayınlanma aşamasındadır.


 Hukuk Bizim Olacak mı?



Konsolosluk Mahkemelerinden Sömürge Yargısına


Günümüzde bize çok ırak olmayan Irak’ ta hukuka, insan haklarına, evrensel değerlere saygılarına yakından tanık olduğumuz (!) işgalcilerden, Sevr’in baş mimarı İngiltere’nin mütareke dönemi İzmir’indeki hukuksal uygulamalarından kısa bir kesit sunalım: Mondros Ateşkesi imzalanmıştır ama, Yunan Ordusunun İzmir’e çıkmasına daha 3 ay vardır. İşgale direnmeyi düşünen Kolordu Komutanı-Vali Nurettin Paşa görevden alınır.Yerine koyu İtilafçı Ahmet İzzet Paşa atanır.Bu atama sonrasında İşbirlikçi  Hürriyet ve İtilaf  Partisi  İzmir şubesi, daha da pervasızlaşır. Ulusal direnişe hazırlananları işgalcilere ve saraya ispiyon eder. Hatta bazıları işgalden sonra Yunan yönetimiyle açıkça işbirliğine gider:


 Televizyon Dünyası Yabancılaşırken



Helenistik pazarlama


Kuvayı Milliye’ yi karikatürleştirerek, millici Zeynep’ i Hristo’ nun koynuna atarak Tuğçe Kazaz’ın Yunanlıya varıp vaftiz edilerek Maria’ laşması misali, bilinçaltımızdaki ulusal reflekslerde kısa devre yaptırılmaktadır.

 

Son yıllarda küreselleşmenin dayattığı, milli olan her şeyin bilincimizden boşaltılması, gayri milli olan her şeyin de boşalan bilince yerleştirilmesi, kutsanması ve içselleştirilmesi sürecini yaşıyoruz.


 Bizim Masallarımız



Tık Tık Eden Kabacuğum


Babam Tahsin Çavuş bu dünyadan göçeli artık bana uzannama anlatan yok. Fatma abla da çok uzaklarda.Hacı Emin Ağa da çoktan terki diyar etti.Sergenine tavanına, her köşesine binlerce uzannama sinen hanemiz seneler var ki boş.Binlerce kez ilk günkü heyecanla dinlediğim, saldır saldır ezbere anlattığım masalların bir çoğunu unuttum. Tahsin Çavuş torunlarına, Aslı’ya, Şirin’e de aynı masalları senelerce anlattı. Benim bildiğim Tahsin Çavuş’ta Eyüp sabrı vardır. O güzelim uzannamaları, Aşık Keremleri, Aşık Garipleri, dağı delen Ferhad’ı, Çamlıbel’i mesken tutan Koç  Köroğlu’ nu yeni baştan anlatacaktır bana…


 Okumakta Olduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
 

Başsayfa

Hüseyin Özbek

Yazarlar