Diyarbakır Dicle Kurşunlu Köyü kırsalında uzaktan kumandalı mayının patlatılması sonucu şehit düşen komando çavuş Muharrem Yalanız’ın Artvin Şavşat Ilıca köyünde toprağa verildiğini yazdı 26 Mart 2007 tarihli gazeteler. Anne Müfide Yalanız’ın askerlerce taşınan oğlunun fotoğrafını “Evine hoş geldin oğlum” diye öpüp kucakladığını, al bayrağa sarılı tabutuna sarılıp, kanından kan, canından can verdiği Muharrem’ine; “Asker elbisesiyle gittin, bayrağa sarılı geldin, bize ne büyük şeref yaşattın. Allah iki evlat verdi, biri vatana, biri bana “ diye yas ettiğini, cenazenin ardından el sallayarak “Elveda oğlum!” diye uğurladığını da yazdılar. Şavşat’ın el uzatsan gökyüzüne değen yüksek yaylalarında, ulu ağaçların gölgesinde serpilen Muharrem, anasına, atasına verdiği er sözünü tutmuş, baba ocağına terhisten biraz önce de olsa dönmüş.Tertipleri Muharrem Çavuşlarını zamansız terhisinde yalnız bırakmamış, Dicle’den Savşat’a, anasına, atasına teslim anına kadar koca çavuşlarının yanında olmuşlar.
Bitlis’te PKK mayınıyla şehit düşen asteğmen Sertaç Uzun’un Ankara Elmadağ İstasyon Camii’nde kılınan cenaze namazına Genel Kurmay Başkanı ve kuvvet komutanlarının da katıldığını yazdı 9 Nisan 2007’in gazeteleri. Sertaç, köyünün, mahallesinin uslularından “Ömrün uzun olsun, düğünün güzün olsun! “ diye çok alkış aldı. Atalar “uzun ömür kısalmaz, kısa ömür uzamaz” derler. Yine de alkışlarında, dualarında uzun ömür dilerler. Faruk -Selma Uzun çiftinin okutup kimya mühendisi yaptıkları, duayla alkışla asker ocağına uğurladıkları Sertaç’ları terhisten sonra evlenip murat alıp murat verecek, kendilerine torunlar verip uzun ömür sürecekti. Anne Selma Uzun al bayraklı tabuta sarılarak eşine; “Şehidin yanında dimdik yürüyelim. Yapanlar utansın. Aziz şehidin babası oldun, ben de annesi oldum, üzülme! “dedi. Baba Faruk Uzun “Oğlumla telefonla konuştuktan saatler sonra ölüm haberini aldım. Vatan sağ olsun “ dedi.
Kanın hızlı dolaştığı, Karacaoğlan sevdalarının gönlü tutuşturduğu, yalansız, saf sevgilerin insanı dipten doruğa sardığı anlarda gönül birine düşer. Karşılığını da bulunca gönüller birleşir, iki ten tek insan olur. Söz verilir, söz alınır. Hale”nin gönlü de 17’ sinde Kaşif’e düştü. Andlar verildi, andlar alındı. Bundan sonrası büyüklere kaldı. Söz kesildi, nişan takıldı, düğün oldu, ak duvaklı, ak alınlı Hale kınasıyla baba ocağından uğurlandı. Uzman Çavuş Kaşif nerede ise Hale de orada oldu. Kutsal aile ocağını birlikte tüttürdüler. At ayağı çabuk ozan dili çevik olur, Kaşif- Hale çiftinin Efe’leri kundaktan, beşikten indi, yürüdü, çabucak bir buçuk yaşına basıverdi.
9 Nisan 2007 günü, Bitlis Çeltikli bölgesinde PKK mayınıyla Şehit olan Kaşif Arslan’ın cenazesi Samsun Havza’da 19 Mayıs Mahallesindeki evlerinin önüne getirilip, ailesi, yakınları ve mahalleliden helallık alındı. Hale tabutun başından ayrılamadı. Her seslenişine sevgiyle cevap veren Kaşif’i o gün hiç konuşmuyordu. Takılıp güreştiği, hareketlerini, konuşmalarını taklit edip güldüğü Efe’sine de seslenmiyordu. Al bayraklı tabuta, Kaşif’ine sıkıca sarıldı Hale. Gerisi 10 Nisan 2007 tarihli gazetelerde: “ Ben seni 17 yaşından beri delice sevdim. Bizim birbirimize sözümüz vardı. Hani sen benim dizimin dibinde yaşlanacaktın. Beni eşsiz, oğlumu babasız bırakıp nereye gidiyorsun? Olsun gözün arkada kalmasın. Ben şehit karısıyım. Üzülmem. Sen” bu vatan sağ olsun” diye canını verdin. Bak oğlumuz da ağlamıyor. Ama sana sözüm var. Oğlumuzu da okutacağım ve senin gibi asker yapacağım, o da senin gibi kahraman olacak. Hainler sevinmesin. Bizde şehit olacak adam bitmez. Onlar amaçlarına ulaşamayacak.”
Efe o gün annesinin, Selim dedesinin, Muazzez ninesinin niçin ağladığını bir türlü anlayamadı. Havza Kevser camiinin musalla taşına, tabutun yanına konan babasının resmini öptü. Tabutun üstüne oturdu. Babasının her zaman divanın arkasından, kapı aralığından çıkıverdiği gibi tabutun kapağını açıp, gülerek kendisine sıkıca sarılıp koklamasını bekledi. Resmi öperken, tabutun etrafında dolanırken, üstünde otururken, hiç tanımadığı, görmediği kişilerin niçin hıçkırdığına bir anlam veremedi. Babasının kendisini bu kadar bekletmesine, yalnız bırakmasına hiç alışık değildi Efe. Kalabalığın birazdan dağılacağını, eve döndüklerinde, anasıyla babasının arasına girip ısınacağını, birinin bırakıp diğerinin kendisini öpmeye başlayacaklarını, sırayla yemek yedireceklerini düşündü.
Efe’nin babasının uğurlanmasından 1 gün sonra, 11 Nisanda, 2.5 yaşındaki Emir ile 4.5 yaşındaki Ege, Tunceli’de teröristlerle girdiği çatışmada şehit düşen babaları Jandarma uzman Çavuş Bülent Yollu’yu Ankara Kocatepe Camiinden uğurladılar. El salladılar. Kalabalığın taşıdığı “Önce vatan köşk değil!” yazısını daha alfabeyi sökmedikleri için okuyamadılar. “Şehitler burada, kelle nerede? Askerlik yan gelip yatma yeri değildir diyordu, çıksın köşke yatsın!” sözlerinin ne anlama geldiğini de anlayamadılar.
10 Nisan 2007 tarihli gazeteler Şırnak’ta teröristlerle girdiği çatışmada şehit olan Jandarma Uzman Çavuş Muhterem Yağbasan’ın Adana Saimbeyli’de toprağa verildiğini yazdılar. Helallık için önce baba ocağına getirilen Muhterem’ine sütünü helal eden ana Fatma Yağbasan tabuta sarılarak; “ Ağlayıp ta teröristlere bayram ettirmeyeceğim. Şehit oğlum her zaman bu ülke için kanını dökmeye hazırdı. Ben de bir kınalı kuzu şehit verdim Ona hamile olduğumda rüyama aksakallı bir dede girmişti. Oğlun olacak. Adını Muhterem koy. Orduya katılacak, en yüksek rütbeli asker olacak demişti.Oğlumun bu ülke için şehit olacağını çok önceden biliyordum “ dedi.
Şehit Yağbasan’ın 1.5 yaşındaki kızı Elif, annesi Şefika’nın kucağında mahallede, camide, mezarlıkta yapılanları sessizce izledi. Elif, babasına kıyan gerçek yağıların, PKK terörüne buyruk verenlerin, mayın verenlerin, mühimmat verenlerin, para verenlerin, arka verenlerin Atlantik ötesinde, Brüksel’de, ulaşılmaz, açılmaz kapıların ardında, dokunulmaz koltuklara kurulduklarını bir gün anlayacak kuşkusuz. Elif, Türkiye’de yaşamanın, bu toprakları vatan yapmanın, yapınca da yaşatmanın, korumanın bedelinin ağırlığını, Oğuz Ata’nın yağı basan soyundan babasının da bu bedel için helal kanını döktüğünü anlayacak. Bu bitmez yağılığın arkasında enerjinin, doğal kaynakların, yoksulların coğrafyasındaki zenginliklerin sırtlanlarca paylaşılmasının yattığını da anlayacak elbet…
Asker evlerinde her an göze çarpacak bir köşeye üniformalı resimler konur. Hane halkı evin direği, ocağı yakacak, soyu sürdürecek “oğul”un günlerini sayar. Baba, kardeşler, en çok ta ana birbirlerine duyurmadan içten dualar eder, uzakta, dağda, bayırdaki oğula meleklerin kanadında gönderirler. Düşman kurşunundan, kalleş pususundan korumasını dilerler Tanrı’dan. Resmin yanından her geçişte sevgiyle bakar, sofrada boş yerin dolacağı günü beklerler. Helal süt emzirilen oğlun günü sayılır, gün eksiltilir birer birer. Geliş günü, geliş saati bilinir. Beklenen an yanaştığında hane halkının beklentisi adeta evin eşyalarına, nesnelerine de geçer gibi olur. Anasının döşediği yapağı yatak, mahallede eli yakışana diktirilen atlas yorgan bile asker kokan genci bekler.
Piyade Çavuş Hüseyin Taşkın Şırnak Güçlükonak’tan ansızın geliverdi Kütahya Tavşanlıya. Anasıyla daha dün konuşmuş; “3 ay sonra ordayım “ demişti oysa. Hüseyin anasına ilk kez yalan söyledi. Söz verdiğinden 3 ay önce çaldı baba ocağının kapısını. Emine Taşkın’ın nazar dualarıyla uğurladığı servi boylu Hüseyin al bayrağa sarılı tabutun içinde anasına karşı biraz mahcup. Dile gelse: “Bağışla ana ilk yalanım için “ derdi mutlaka… Terhisine 3 ay kala şehit düşen Hüseyin’in tabutuna sarılan anası Emine’nin “Oğlum erken döndün! “diye feryat ettiğini yazdı 19 Nisan tarihli gazeteler.
Eskişehirli Piyade Komando İkram Cirit de eve erken dönen oğullar kervanına katıldı. 23 Nisan’ da, Reşadiye camiindeki törende babası Adem Cirit, kardeşleri Songül, Hacer, Hatice ve İhsan tabutu bırakmadılar bir türlü. Tabuta kapanan anası Döndü Cirit “Ben artık kime komandom diyeceğim? Oğlum seni bu günler için yetiştirdim, sana hakkımı helal ediyorum. Evlatlarımın hepsi vatana feda olsun” diye ağıt yaktı. Baba Adem “ Güle güle git oğlum, seninle gurur duyuyorum” dedi.
Eskişehirli İkram gibi, Kütahyalı Hüseyin gibi, Mersin Tarsuslu Jandarma Uzman Çavuş Ahmet Güngör de erken döndü eve. Senelik izin desen değil, bayram izni desen değil. Eşi Şerife, çocukları Yasin ve Esra babalarına eşlik ettiler bu zamansız gelişte. Ahmet Çavuş ilk kez Yasin’ini, Esra’sını kucağında taşıyamadığına üzüldü Tunceli’den Tarsus’a kadar. Al bayrağa sarılı tabutta sessizce eşlik etti eşine, çocuklarına. 17 Nisan günü, Ulu camiin avlusunda Ahmet’inin tabutu başında bekleyen astsubaya sıkıca sarıldı, Ahmet’inin oğul kokusunu, asker kokusunu aradı silah arkadaşında Şükran Güngör. 10 bin kişilik cemaat Emirler köyü mezarlığına kadar yalnız bırakmadılar Ahmet Çavuş’u.
Adı 2216 yıl öncesinden miras Metehan, Şırnak Küpeli dağında şehit düştü. Piyade Asteğmen Metehan Atmaca’yı Amasya Suluova’da 25 Nisan’ da 10 bin kişi Hacı Mustafa camiinden uğurladı. Metehan, ağabeyi Kıbrıs 14. zırhlı Tugayı’nın Alper teğmenine ilk kez doğum günü mesajı çekememiş. Alper doğum gününde Metehan’ın şehitlik mesajını almış. Baba Mehmet, MÖ 209’da Türk ordusunun temelini atan Metehan’ın adını verirken büyüyüp, 2 metreyi bulacak, başı bulutlardaki oğlunun gün gelip şehit olacağını düşünmüş müdür kim bilir? Metehan’dan yana kuşkumuz yok. Metehan ana babasına “üzülmesinler” diye açmamış ama şehadet şerbetini içeceğini aylar önce söylemiş arkadaşlarına.
Bitlis’in Çeltikli köyü kırsalında şehit düşen, Mustafa İpek’in ipek huylu Nadir’ini 27 Nisan’ da Elazığ İzzet Paşa camiinden 5000 kişi uğurladı. Harput’un Nadir gakkoşunun salası Elazığ merkezinden Harput’ un asırlar devirmiş, güngörmüş, umur görmüş kerpiç yapılarına, dağlarına, buzbağlarına kadar uzandı dalga dalga. Baba Mustafa İpek, nadir evladının başından bir türlü ayrılamadı. Şehidin eşi Tuğba, babalarından ayrılamayan Ecem ve Eylül’e; ”Sizler şehit çocuklarısınız. Ağlamak bize yakışmaz” diye sarıldı. “Vatan sağ olsun komutanım “ dedi tevekkülle Korgeneral İsmail Hakkı Pekin’e baba Mustafa İpek.
Hıdırelleze 2 gün kala Lice kırsalında şehit düşen İlçe Jandarma Bölük Komutanı Üsteğmen Muhammet Ali Demir için “KOMUTAN ŞEHİT DÜŞTÜ “ başlığını attı 5 Mayıs tarihli gazeteler. Muhammet Ali 2 ay önce kız kardeşi Dilek’in nişanı için geldiği baba ocağına düğünde gelmeye söz vermişti oysa. Düğünü beklemedi Muhammet Ali. Baba ocağını özlemiş olmalı ki ansızın Hızır Nebi gibi çalıverdi kapıyı. Ağabeyini düğünde bekleyen elleri kınalı Dilek “Lice’si de; Diyarbakır’ı da batsın. Biz seni oraya şehit olmaya göndermedik. Sen bizi burada ölümünde değil, düğününde toplayacaktın. Keşke düğünün böyle olsaydı. Yüzüne hasret kaldım canım ağabeyim “ diye ağıt yaktı. Anne Adile : “ Tomurcuğumu kırdılar. Düğününü yapmayı düşünüyorduk, şehit haberiyle yıkıldım. Bize haberleri izlememizi söylerdi.”Anne ben güvenli yerdeyim. Ölüm haberi zaten tez gelir” derdi. Sabah ölüm haberi gerçekten tez geldi. Adı güzel kendi güzel Muhammed Ali’m” diye ağıtlar yaktı. “ Sende ağabeyinin kokusu var, gel de sana sarılayım “ diyerek kızına sarılıp gözyaşı döktü. Baba Cumali Demir, Muhammet Ali’sinin salından tuttu, Hamidiye köyünde mezara konuncaya kadar da hiç bırakmadı. Ankara’dakiler duydular mı bilinmez ama “ Vatan sağ olsun. Daha kaç şehit vereceğiz? Bitsin bu terör. Meclis’tekiler görmüyorlar mı bunu? Dağ gibi oğlum gitti” dedi.
Tezkeresine 5 gün kalan Jandarma komando er Servet Yıldırım bekleyemedi güneşin 5 gün daha doğuşunu, 5 gün daha batışını. Ne yapsın, sabredemedi işte... 86 / 1 tertip iki kınalı Kağızman kuzusunu, 9 ay 10 gün karnında taşıdığı iki koç yiğiti aynı gün asker ocağına uğurladı Pakize Yıldırım. Alkışla, duayla esenledi Çukurayva köyünden.
Pakize Yıldırım geçen yüzyıl seferberlikte, kendisi gibi iki oğlunu asker eden ananın şubeden aldığı “aferin”in öyküsünü bilir miydi dersiniz?
Çantamı sırtıma çaldım
Elim böğrümde kaldım
İki oğlum asker diye
Şubeden aferin aldım.
Ahdı vardı Fahrettin Yıldırım’ın. Tertipler aynı gün baba ocağına dönecekler, Fahrettin koç yiğitlere koç kurban edecekti hanelerinin eşiğinde.
Adana’daki tertibi, karındaşı Mehmet’e haber vermeden, beklenenden 5 gün önce, Şırnak Bestler Dereler’den al bayrağa bürünmüş dönüverdi Servet. Uzun kış gecelerinde bir adım ötedeki Kaf dağı söylenceleriyle, Türkmen masallarıyla, Kağızmanlı Hıfzı’dan yadigar ezgilerle, Köroğlu kol destanlarıyla büyüyen Servet, ilk kez atlattı tertibini. İlk kez çalım attı herkese. Adana’daki birliğinden cenazeye son anda yetişen Mehmet Yıldırım, 5 günlük atlatılmaya alınmadı hiç. Sarıldı tabuta, sarıldı tertibine. Uzun uzun, doyasıya ağladı. Mehmet neler fısıldadı, Servet’in cevabı nice oldu, nasıl ses verdi tabuttan bilinmez.
Dedem Korkut destanlarında koyundan koç, deveden buğra kesilir. Aksakallı Korkut Ata kolca kopuzuyla başlar soy soylamaya, boy boylamaya. Kağızmanlı Hıfzı tütmeyen ocaklara tüneyen baykuşlara ilenir, Servet’e edeceği oyunu bilirmiş gibi kahpe feleğe kahreder:
Ecel beni bir kuş etti uçurdu
Kağızman’ın bağlarından göçürdü
Kahpe felek beni çarhtan geçirdi
Yaslıyım yeşilim allarım yoktur.
Sevdasını yellere söyleyen, kendini çöllere veren Mecnun’dan, yanıp kül olan Kerem’den söyleyen Çobanoğlu’nun tınıları kulağında, Şırnak dağlarındaki gece nöbetlerinde yıldızlara bakıp ne niyetler tutmuştur 86 / 1 tertip Kağızmanlı Servet bir Tanrı, bir de kendi bilir…
Kiziroğlu Mustafa Bey’in ala paçasıyla bir hışımla gelip geçtiği, Çamlıbel’ i yurt tutan Koç Köroğlu’nun bengisu içip geçtiği dünyadan, Kağızmanlı Servet’te şehadet şerbetini içip, işte böyle sessizce, kimseye haber vermek istemez gibi geldi, geçti.
Eve erken dönen, al bayrağa sarılı oğulların atalarının künyeleri gelirdi geçen yüzyıllarda Yemen’den, Sina’dan, Basra’dan, Bağdat’tan, Filistin’den, Kafkasya’dan. Kısacası bize ait coğrafyanın her yanından Anadolu’ya künyeler gelirdi yıllarca ardı arkası kesilmeksizin. Şube önlerinde belli günlerde okunurdu görevlilerce. Ana babalar, eşler, yas etmeden, bağırmadan, kendilerini yerlere atmadan sessizce dinlerlerdi. Şube önündeki asırlık çamlara bir sorsanız: İki yana salınan göğe direk karaçamlar neler gördü yıllarca neler… Bir kulak verelim hele:
-Tarakçıoğullarından Satılmış oğlu1303 doğumlu Ömer! 57.Alay 2.Tabur, 2.Bölük efradından. 29 Mayıs 1331 de Çanakkale Arıburnu muharebesinde şehiden vefat!
-Sarıimamoğullarından Aziz oğlu1305 doğumlu Tahsin! 45.Fırka 42.Alay,1.Tabur, 3. Bölük mülazımı, 29 Aralık 1332 de İmamımuhammet’te şehiden vefat!
- Benlioğullarından Hüseyin oğlu 1307 doğumlu Mehmet! 9.Alay, 1.Tabur, 3.Bölük efradından.10 Ocak1331’de Irak Kutülamare’de şehiden vefat!
-‘İmamoğullarından Osman oğlu 1297 doğumlu Mehmet. 42. Alay 1.Tabur,4.Bölük efradından.11 Mart 1334’te Medin-i Münevvere Merkez Hastanesinde vefat!
-Akçaoğulları’ndan Emin oğlu, 1315 doğumlu Tahsin! 174. Alay makinalıtüfek Bölüğü efradından, 8 Nisan1337 de Gündüzbey sırtlarındaki muharebede şehit!
Günün son künyesi de okunduktan sonra, obalardan, köylerden, yaylalardan gelenler sessizce, elleri böğründe dağılırlar, kaderin hükmüne sonsuz bir tevekkülle rıza gösterirlerdi. Balkan’dan, Yemen’den, İran’dan, Turan’dan, bilinmez imparatorluk coğrafyalarından gelen künyeler kuşaktan kuşağa nakledilir, ilinden, elinden çok uzaklarda yatan şehit atalar için ailenin sonraki kuşakları el uzatsa tutulacak kadar yakınmış gibi: ‘Galiçya’dan, Bükreş’ten, Musul’dan, Beyrut’tan, Sina’dan’ daha nice yerlerden bahsederlerdi. Şehitlerin toprakla buluşup sessizce yattığı uzak diyarlardan aile mülkünün yarım saat uzaklıktaki bir parçası gibi söz edilirdi.
Uzak coğrafyalarda toprakla buluşan, sılaya künyeleri gelen ataların torunları, Şırnak’tan, Gabar’dan, Hozat’tan, Çukurca’dan al bayrağa bürünüp künyeleriyle birlikte geliyorlar artık.
Akdeniz için, Karadeniz için, Türk Boğazlarına inmek için, Süveyş Kanalı için, Mısır’a el koymak için, Hindistan yolunun güvenliği (!) için, petrol denizi Osmanlı mülkünü pay etmek için kıydılar geçen yüzyılın Mehmetlerine.
Geçen yüzyılın Mehmetlerinin kanlıları hala işbaşında. Günümüz Mehmetlerine kurulan kalleş pusuların, döşenen mayınların, düşürülen tetiklerin kuklalarının derin komuta merkezleri Vaşington’dan Brüksel’e, Berlin’den Paris’e, Londra’ya kadar uzanıyor.
Böyle zamanlarda uzun tarihsel geçmişin kalıtı ortak bilinçaltı, ulusal hafıza harekete geçip, eve erken dönmesinin gerektiğini söylüyor Mehmetlere. Sırtlanlar vazgeçmedikçe de eve erken dönmeye devam edecek Mehmetler.
Bir günlük kıdemin bile hükmünü yürüttüğü asker ocağı töresine uygun olarak Edirnekapı Şehitliğinin öbür ucunda yatıyor günümüzün Mehmetleri. Şehitliğin beri ucundan ortasına kadar ise, Balkan’dan, Büyük Harp’ten, Çanakkale’den daha nice yerlerden gelen geçen asırların Mehmetleri. Şehitliğin öbür ucuna sessizce ilişivermiş 1976’lı, er yatağı Erfelek’li deniz piyade er Aydın Çorapçı. Akdeniz’in, Karadeniz’in dar geldiği, okyanuslara sığmaz Aydın’ı doğduğu ayda, 21 Şubat 1997’de Gabar’da bulmuş ecel. Er mektubunda, eve erken döneceğini yazmış, saklısı gizlisi olmayan Aydın:
Uzaklarda PKK tırpanı
Devlet ağacını yolmasın annem
Dökülsün altına oğlunun kanı
Bayrağın gül rengi solmasın annem
Sen şehit oğlusun ağlama annem
Aydın’ının bir dediğini iki etmemiş anası son dileğini tutamıyor bir türlü tek oğlunun. Her cuma otlarını yolup, çiçeklerini suladığı mezarın kenarındaki mermer yuvaya “kuşların hakkıdır” diye döktüğü suya gözyaşları da karışıveriyor nedense.
Analar gecenin üç dün yarısı tuhaf rüyalar görüyorlar sürekli. Beynimizin, bilincimizin keşfedilmemiş dehlizlerinden, bilinmez dünyalara düşsel yolculuklara çıkıyorlar her gece. Eve erken dönen Mehmetlerini karında taşıdıkları, doğumla ilk ağlamalarını duydukları, özenle diktikleri zıbınları giydirip, kundakladıkları, nazarlık takılı beşiklerde salladıkları yıllara doğru ürpertili yolculuklara.
Gül memeler gül ağızlara verilip, sabahlara kadar emziriliyor Mehmetler. Karnı doyan, ağzı süt kokan Mehmetler kan uykusuna vardığında analar uyanıyor gecenin leyli vakti. Körelmiş kuru memelerden süt geldiğini görüyorlar şaşkınlıkla. Her gece aynı rüyayı görüyor analar. Düş evrenindeki Mehmet’ine yeniden kavuşmak için ne kadar gözünü yumsa da tan atana kadar bir daha uyku tutmuyor anaları.