1974 Kıbrıs Barış Harekatı sonrasında başlayıp, 1983 Paris Orly katliamına kadar geçen sürede ASALA başta olmak üzere Ermeni terör örgütlerince yoğun bir kampanya sürdürüldü. Bu süreçte kırka yakın Türk diplomatı hayatını kaybetti.
Suikast sorumlularının bulunup yargı önüne çıkarılmasında her nedense cinayetlerin gerçekleştiği ülkelerin resmi makamları pek istekli davranmadılar.Üstelik her suikast sonrası dünya medyası tarihsel gerçekleri çarpıtarak; 1915 Ermeni Tehciri”ni dillerine dolayıp ulusumuzu mahkum etme yoluna gittiler.
Terör kurbanı diplomatlarımızın faillerinin yargı önüne çıkarılması bu devletlerin asli görevi iken, her cinayet sonrasında tarihsel gerçeklerin çarpıtıldığı medya kampanyalarıyla, terör sorumluları yerine Türk ulusunun toptan mahkumiyetine gidildi. Terör örgütlerinin bombasıyla, kurşunuyla katledilen diplomatlarımızın, emperyalist yönlendirmeli medya tarafından ikinci kez katli olarak ta adlandırabiliriz bu durumu. İş o dereceye vardı ki; katiller mitolojik kahramanlar olarak kutsandı, maktüller lanetli bir geçmişin kötülük simgeleri olarak suçlandı !
AB üyeleri ve diğer bazı devletlerin 1915 tehcirini Soykırım olarak niteleyen yasalar çıkarması sürecine denk, ülkemizde son dönemde bazı akademik çevrelerde ve kendilerini aydın olarak tanımlayan kesimlerde başlayan dışarıyla uyumlu hareketlilik dikkati çekiyor.
Uluslararası sermayenin ve iç uzantılarının denetimindeki bazı medya organlarının Diyaspora görüşlerini içerde dillendirmeye başlamasının ve bazı akademik çevrelerin, üniversitelerde diyaspora tezleri doğrultusunda tek yönlü etkinliklerinin iyi tahlil edilmesi gerektiğini düşünüyoruz.
Amaç Türkiye”de Diyaspora tezlerinin kabul edildiği bir akademik ve entelektüel alan yaratmaktır. Sonuçta sözde soykırım savlarının içselleştirilmesi, kamuoyunun soykırım iftiralarına karşı kolektif tepkisinde, direncinde gedikler yaratılmasıdır.
Amaç Türk halkının ulusal duyarlılıkla bu güne kadar direndiği, reddettiği soykırım iftirasına karşı milli, bütüncül duruşunun çözülmesidir.Soykırım iftirasını red refleksinin dumura uğratılması, ulusumuza, bir suçluluk psikozu içinde isnatların kabul ettirilmesidir. sonuçta soykırım savlarına Türkiye”de bir meşruiyet alanı yaratmaktır.
Yapacağımız kısa bir basın taraması savlarımızın doğruluğunu kanıtlamaya fazlasıyla yetecektir: Nokta Dergisi”nin Şubat 2007 16”ıncı sayısında kapaktan verilen haber :” 101 yaşında ölen Kürt büyüklerinden Esat Cemiloğlu”nun itiraf mektubu- 1915 Büyük Felaketinde Kürtlerin Rolü.”.Derginin editörü “ Bu haftaki kapağımızla, bir süre önce kendi aralarında kendi 1915”lerini tartışmaya başlayan Kürt aydınlarına bir zemin sunmuş oluyoruz” diyor. Dergide notlarına yer verilen Esat Cemiloğlu ”nun ailesinin İngiliz kışkırtmalı 1925 Şeyh Sait ayaklanması sonrası Diyarbakır”dan sürgün edildiğini de öğreniyoruz bu arada.
Derginin hazırladığı zeminde 1915 Tehciri”ni değerlendirme 17. sayıda da devam ediyor. Orhan Miroğlu: “Kürtlerin Ermeni soykırımında oynadıkları rol, bu soykırımın gerçekleşmesinde belirleyici bir roldür ve “tetikçilik ”gibi basit bir kavramla açıklanamaz. Kürtler İttihat ve Terakki”nin aldığı kararın uygulayıcılarından oldular.” Kemal Burkay: “Bir bölüm Ermeni savaşçının daha sonra, Rus ordusuyla birlikte geri dönerken, daha önce yaşadıkları trajedinin yarattığı öfke ve öç alma duygusuyla yerel halka, bölgedeki Müslüman Kürt ve Türklere yaptıkları kötülükler bu soykırım suçunu ortadan kaldırmaz.Şimdi bu ülkenin yöneticilerine, aydınlarına ve halkına düşen, inkarcılık değil, bu cürmün adını koyarak onu mahkum etmektir.Almanların Yahudi soykırımı konusunda yaptıkları gibi…”
1921 Koçgiri, 1930 Ağrı ayaklanmasının ideolog önderlerinden Baytar Nuri Dersimi : “Sonuç olarak bu kanun, Ermenilerin katliamını öngören gizli emirlerle uygulamaya konuldu…” . Musa Anter : “Evet, Kürtler bu katliamda aktif rol aldılar.Ancak, katliamlar devlet politikasıdır, halklara mal edilemez..”
Dergide yer alan açıklamalar elbette bu kadarla sınırlı değil. Bazıları 1915 Tehcirini katliam olarak tanımlarken, bazıları açıkça soykırım olarak nitelemektedirler. İlk bakışta aydın sorumluluğunun gereği bir özeleştiri olarak görülse bile, zamanın İttihat ve Terakki iktidarınca alınan ve savaş bölgelerinde uygulanan Zorunlu Tehcir”in soykırım olarak değerlendirilmesindeki amaca dikkat edilmelidir.
Dünya kamuoyu önünde, son yıllardaki soykırım savlarının içselleştirilmesine yönelik akademik ve entelektüel çabalara etnopolitik bir destek söz konusudur. Hiç kuşkusuz yurt dışında soykırım savlarına dayanak olarak diyasporanın ürettiği bilimdışı, teatral, sanal tarih kadar, ülke içinde üretilen her türlü materyalin yanında dikkat çekici bu etnopolitik destek de büyük bir zevkle kullanılacaktır.
“Soykırım savları emperyalist bir yalandır” dediği için yargılandığı İsviçre - Lozan mahkemesinde savunma yapan Perinçek”e yargıcın “Sen inkar ediyorsun ama Prof. Dr. Taner Akçam “Türkler soykırım yaptı” diyor. Buna ne diyeceksin ?” demesi, iç desteğe ne kadar önem verdiklerini göstermektedir. Cezaevinden kaçtıktan sonra sığındığı Almanya”da tüm akademik merdivenler hızla tırmandırılarak Prof. yapılan Ermeni soykırımı uzmanı (!) Taner Akçam” ın böyle günler için yetiştirildiği de anlaşılmış oluyor.
Türk halkı, 1974 -1983 arası diplomatlarımıza ve yurt dışı temsilciliklerimize yönelik ASALA teröründen Ermeni yurttaşlarımızı hiçbir zaman sorumlu tutmadı. Ulusumuzun binlerce yıllık tarihsel süreçte, değişik uluslar ve kültürlerle ilişkileri sonucu edindiği birlikte yaşama zenginliğinin sonucu öteki kavramı oluşmamıştır. Dışlanmadan, horlanmadan, saygı görerek bu güne kadar toplumuzun ayrılmaz bir parçası olagelmiş Ermeni yurttaşlarımıza yönelik etnopolitik tahriklerin arka planının iyi tahlil edilmesi gerekmektedir.
Ülkemizde gerçekleştirilen akademik kampanyalara, aydın (!) girişimlerine karşı Ermeni yurttaşlarımızın tekil örnekler dışında soğuk durması, anlattığımız köklü bir geçmişe sahip birlikte yaşama kültürünün ve kaynaşmanın sonucudur.
Nokta”nın 19”uncu sayısı: “Türk Ermenileri Hırant Dink cinayeti sonrasında kadim sorularını bir kez aha soruyor: GİTMELİ Mİ, KALMALI MI? Türkiye”de Ermenilik hep “olağanüstü hal” duygusuyla mı yaşanacak? “Ecnebide” turist olmak mı daha kötü, yoksa “yerli yabancılık” mı? Gitmeli mi, kalmalı mı? Genç Ermeniler yol ayrımında…” başlıklı yazılarla konuyu işlemeye devam ediyor.
Dergiden, özellikle genç Ermeni yurttaşlarımız arasında Türkiye”yi terk etmenin tartışıldığını öğreniyoruz.11 Mart 2007 tarihli Hürriyet Gazetesinde ” Mesrob II :Tedirginiz “ başlıklı yazıda Hırant Dink”in öldürülmesinde sonra Ermeni toplumunun tedirgin bir döneme girdiğini açıklıyor. Hiç kuşkusuz; Cemaatte yaratılmak istenen tedirginlik olsun, cinayetle amaçlanan birlikte yaşamanın imkansızlığını kanıtlamak olsun aynı merkezin eseridir.
Hırant Dink cinayeti sonrası, bundan azami yararı sağlamak, Türkiye”nin önüne altından kalkılamayacak bir fatura çıkarmak isteyen emperyal güçler 1915”ten 92 yıl sonra ikinci kez bir trajedi yaşatmanın düşünsel temellerini atmaktadırlar. Asılsız soykırım savlarına en iyi cevabın somut kanıtı olan huzur içindeki Türk Ermeniliği olgusunu bozmaya yönelik dış destekli girişimlerin arkasındaki asıl amacın gözden kaçırılmaması gerekmektedir. BOP ile 22 ülkenin siyasal sınırlarının değişeceğini ilan edenler, bitmez tükenmez etnik, mezhepsel kavgalarla halkları birbirine düşürüp, ulus devletleri parçalayıp tüm zenginlikleri yağmalamak isteyenler sürekli oynadıkları oyunu bir kez daha sahnelemektedirler.
Ülkenin akademisyenlerine, aydınlarına, yurttaşlarına düşen, sömürgenlerin dayattığı etnik bir cehennemin değil, ihtiyacımız olan, birlikte yaşanacak cennetin düşünsel inşasında rol almaktır.