Yazar | 
Hüseyin Özbek |  | | Kişisel Web | Ekim 1910, Yusuf Akçura ----------------------- "...Avrupa sermayedarlığının geceli gündüzlü çalıştırdığı iki kölesinden birisi Garb`ın amelesi ise, diğeri de Şark`ın bütün ehalisidir..." ----------------------- Sırat-ı Mustakim Dergisi |  | | |  | |  | Maksim Gorki ----------------------- "Onlar gibi düşünmeye, onlar gibi yaşamaya, onlar gibi hissetmeye başlasanız da fark etmiyordu. Bu sefer de böyle davrandığınız için sizi kınarlardı. Onlar böyle insanlardı işte."----------------------- Ekmeğimi Kazanırkeni | | |
| 
Ermeni Sorununda Üçüncü Dalga Devam Ediyor
-Hüseyin Özbek-
"Ermeni Sorununda Üçüncü Dalga “ makalemiz 1 Ocak 2006 tarihini taşıyor. Taşnak önderliğinde 1.Dünya Savaşı sürecindeki emperyalist arkalamalı kalkışmayı ve 1915-1922 yılları arasındaki terörü ilk dalga,1974 Kıbrıs Barış Harekatından sonraki süreçte ABD ambargosu ve Batı baskısına koşut olarak Asala’nın diplomatlarımıza yönelik suikast kampanyasını ikinci dalga olarak nitelemiştik. Üçüncü dalganın çok yönlü olarak halen süren kampanya olduğunu vurgulamıştık. Üçüncü dalganın uluslar arası platformda soykırım savlarını kabul ettirip, hukuksal metin haline getirip Türkiye’ye diplomatik baskıya dönüştürmenin yanında, iç direnci, soykırım iddialarına, tazminat, toprak istemlerine ulusça karşı çıkışı, kısacası içteki ortak paydayı yok etmeye yönelik olduğunu belirtmiştik. Emperyalizmin işbirlikçisi oligarşik sermayenin, bunların uzantısı medyanın, sözde aydınların, ulusundan kopmuş, bilime saygısız akademisyenlerin oluşturduğu cephenin dış güçlerin müttefiki olarak içten başlattıkları kampanyaya dikkat çekmiştik. Üçüncü dalganın iç cephesinin değişik alanlarda başlattıkları kampanya son hızla devam ediyor. Türk devletinin direnci kırılıncaya, milletin ortak paydası çözülünceye, pes edinceye kadar sürdürecekleri de anlaşılıyor. Son günlerde edebiyat dünyamızda, matbuatımızda yapacağımız kısa bir gezinti üçüncü dalgadan ilginç örnekle verecektir: TÜYAP’ ın düzenlediği Kitap Fuarı’nın en büyük salonunda çok ilginç bir sergi vardı. Büyük bir emek ürünü olan, işinin ustaları oldukları anlaşılanlarca düzenlenen sergi “ 100 Yıl Önce Türkiye’ de Ermeniler “ adını taşıyordu. Salonu düzenleyen Birzamanlar Yayıncılık, katkıda bulunan Almanya’ nın ünlü Heınrıch Böll Vakfı!.. Yayınevi dağıttığı mini albümde kendisini şöyle tanıtıyor: “ Birzamanlar Yayıncılık, farklı kültürler arasında köprüler oluşturmak için Türkiye’ nin bir zamanlar sahip olduğu çok kültürlü yapısına ve bunun yok oluş sürecine dair kitaplar yayınlar “. Salonda 81 ilimiz alfabetik sıralamayla, bu illerin Ermeni dokusu, gravür, resimler ve açıklamalı, dipnotlu fotoğraflarla anlatılıyor. Salonu baştan sona gezdiğinizde Osmanlı coğrafyasında ve özellikle bu günkü Türkiye’ nin kapsadığı illerimizde yaratılan ekonomik, tarımsal, ticari zenginliklerin, mimari ürünlerin, sanatsal değerlerin tümünün Ermenilere ait olduğunu anlıyorsunuz. Sergiye de adını veren 100 Yıl Önce Türkiye’ de Ermeniler albüm-kitabın tanıtım yazısından kısa bir alıntı yapalım: “ Kitapta çeşitli ve ilginç ayrıntılarla dolu 700 kartpostal, 100 yıl öncesinin Anadolu’ sunda varolmuş Ermeni kültürünü ve sosyal hayatını karşımıza çıkararak dünü ve bugünüyle kültürler arasında köprü kuruyor. Sergilenen kartpostallar konularına göre şöyle sıralanıyor: Çeşitli şehirlerdeki Ermeni mahallelerinin resmedildiği kartpostallar; Ermeni kilise, manastır, okul ve yetimhanelerin resmedildiği kartpostallar; Ermenilere yönelik olarak kurulmuş ve genellikle de Ermenilerin yararlandığı misyoner okulları, yetimhaneleri ve hastanelerinin resmedildiği kartpostallar; Genel şehir manzarası içinde Ermenilere ait kilise, okul vb. binaların ya da Ermenice tabelaların açıkça fark edildiği kartpostallar ;
Tanıtım yazısı biraz daha uzun ama okurlarımız amacı anlamışlardır sanırım: Sergiyi gezenlerde uyandırılmak istenen Anadolu coğrafyasının asli sahipleri, değerlerin yaratıcısı, üreticisinin Ermeniler olduğu düşüncesi... Tüyap etkinliğinin tekil örnek olmadığına, kampanyanın tüm hızıyla devam ettiğine dair birkaç örnek daha sunalım: Türkiye’nin en çok okunan haber dergisi olduğu kendinden menkul Haftalık’ ın 24 Şubat 2006 tarihli kapak manşetine bakalım: ‘ Açıklıyoruz: Evlat Edinilen Yüzbin Ermeni, 1915’ te evlatlık alındılar, Müslüman yapıldılar !’ Kapağı geçip 20. sayfadan devam edelim.Girişin çarpıcı başlığını beraberce okuyalım: Evlat edinilen Ermeniler özlerine dönüyor: 1915 yılında 100 bin Ermeni Müslümanlığa geçti veya Müslümanlarca evlat edinildi.Bunların soyundan gelip köklerini keşfedenlerden bazıları tekrar Hıristiyanlığa dönmeye başlıyor.Ermeni tehcirinin yaşandığı yıllarda binlerce Ermeni, Türkler tarafından evlat edinilmiş. Yıllar sonra Türkleşen ve Müslümanlaşan bu insanların soyundan gelen bazı kişiler, köklerini araştırmaya başladı.Hatta tekrar Hıristiyanlığa dönenler bile var. İri puntolu giriş paragrafından sonrasını okumasak bile yazının içeriği anlaşılıyor. Ama biraz devam edelim isterseniz: ‘ Aslında bu gerçeğin tartışılmaya başlanmasında, geçmişlerinde Ermeni kökenlerini keşfeden iki kişinin bunu kitaplaştırmasının büyük etkisi oldu.İstanbul’ da avukat Fehriye Çetin ile İzmir’ de doktorluk yapan İrfan Palalı’ nın anneannelerinin aslen Ermeniler olduğunu öğrenip bunu araştırmaya başlaması her ikisini de ilginç sonuçlara ulaştırmış.Öyle ki Çetin araştırmasını artık ABD’ de yaşayan Ermeni akrabalarını bulmaya kadar uzatmış.Çetin araştırmasını ‘ANNEANNEM’ adıyla, Palalı ise ‘TEHCİR ÇOCUKLARI: NENEM BİR ERMENİYMİŞ’ adlarıyla kitaplaştırdı. Dr. İbrahim Ethem Atnur’ un 2005’ te yayınlanan ‘TÜRKİYE’DE ERMENİ KADINLARI VE ÇOCUKLARI MESELESİ’ kitabı bu konudaki belki de ilk akademik çalışma oldu.Son olarak gazeteci Erhan Başyurt’ un ‘ERMENİ EVLATLIKLAR ‘ adlı kitabı da aynı konuyla ilgili önemli ipuçları veriyor.’ 2005 ‘ in köken keşfindeki verimliliğinin 2006’ da katlanarak artacağı anlaşılıyor. Bu sene nenelerinin Hayganuş , Sürpik, Onnik, Amayla ,büyük büyük dedelerinin de Haçatur, Karabet, Antranik, Agop olduğunu keşfedenler çoğalacak gibi görünüyor. Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Salim Cöhce Malatya İnönü Üniversitesi Tarih Bölümü başkanlığı yaptığı dönemde 10 yıl boyunca bu konu üzerinde çalışmalar yapmış.Ermeni kökenden gelen bazı ailelerin Türk isimleri kullandığını, ancak Ermeniliklerinin de bilincinde olduklarını, dıştan görünüşte Müslüman, ama gerçekte Hıristiyan olan bu kişilerden bazılarının tekrar Hıristiyanlığını dışa vurduğunu belirtiyor. Bu ailelerin çocuklarından Kanada, ABD, Fransa, Avustralya’ ya götürülerek okutulanlar olduğunu söyleyerek şöyle devam ediyor:’ Bunları bulup açıkça Ermeni’ siniz diyorlar.Maddi yardım yapıyorlar. Örneğin Malatya, bir kişi başlattı bu çalışmayı. Zaten aileler büyük ölçüde birbirini biliyorlar. On senedir gözlemliyorum onları, büyük bir uyanış var. Son senelerde sadece birbirinden kız almaya başladılar. Aynı şey Diyarbakır, Elazığ’ da da geçerli. Birbirinin işlerini de yapıyorlar. Örneğin adam CHP’li, ama AKP’ linin işini yapıyor. Sayıca az olmalarına rağmen siyasette, bürokraside, finans çevresinde etkililer.’ Haftalık’ tan bu kadar alıntı yeter diyorsanız 19 Mart 2006 tarihli Cumhuriyet Pazar Eki’ ne bir göz atalım: Prof. Dr. Selçuk Erez’le son romanı ‘ Garo Dayı’ üzerine bir söyleşi yapılmış. Selçuk Erez 24 Ekim 1974’ te Paris’ te ‘ Ermeni Soykırımı Adalet Komandoları’ tarafından katledilen Paris büyükelçimiz İsmail Erez’ in amca oğlu.’ACABA AKRABA OLABİLİR MİYİZ?’ başlığı alt başlıkla devam ediyor: ‘Her şey işte bu soruya verilen ‘evet ‘yanıtıyla başladı. İki kardeş Garo ve Setrak hem birbirleriyle, hem halaları ve kuzenleriyle buluştular. Bu kopuşun nedeni kibrine yenik düşen büyükanneydi. Bir Müslüman’la evlenen kızını ve bir komünistle evlenen oğlunu bağışlamadı. Onları, bir Ermeni örgüt tarafından öldürülen Büyükelçi İsmail Erez’ in amcasının oğlu Selçuk Erez yazdı’.
Söyleşide yazar bir Türk’le evlenip Nevin adını alan Ermeni Asdik’in torunu Rahşan’ ın kökenini araştırması sonucu Garo dayısına ve Ermeni akrabalarına kavuşmasını işliyor: Rıza Nur, Gevher Paçalıoğlu, Ani Taşçan, Yasemin Paçalıoğlu, Nevin Paçalıoğlu, Garo Taşcan, Rahşan Cebe, Setrak Taşcan, Lorraine Taşcan ve Alain Taşcan’ ın toplu resimlerinin altında ‘İşte kavuşmanın fotoğrafı’ yazılı. Son bir alıntıyla Garo Dayı’yı bırakalım :” Sevil Paçalıoğlu’ na göre Türkiye’nin bir çok sorununun nedeni de geçmişle kopukluk. Babasıyla birlikte onun memleketi Eğin’ e gittiklerinde tanık olduklarını şöyle anlatıyor: Babam hep bizim orda herkes Türk’ tür. Kürt, Ermeni yoktur derdi. Birlikte Eğin’ e gittik. Çukurda bir yerdeydi, yukarıdan bakınca bazilikayı gördüm, söyledim. Yanımızda sanat tarihi okumuş bir akrabamız vardı, o da onayladı. Babam bize kızdı, ‘ iki paralık bir şey okumuşsunuz, ahkam kesiyorsunuz’ dedi. Kanserdi, sustuk. Akşam belediye başkanı onurumuza yemek verdi, bir ara babama dönüp, ‘Eniştenizin depo olarak kullandığı kilise...’ dedi. Babam ve o kuşak ecdadıyla bağını nasıl koparmış, işte o zaman daha yakından gördüm”. Paçalıoğlu’ların Taşçıyan’larla kopan bağını Sevil’ in ve yeni kuşağın kurmaya başladığını öğreniyoruz. Böylece roman mutlu sonla bitiyor. Gelelim Elif Şafak ‘ın “ Baba ve Piç “ romanına. Roman Türk ve Ermeni iki aile üzerine kurulu. Türk ailenin kızı Asya ile ABD’ ye göçmüş Ermeni ailenin kızı Armanuş sarmalında gelişen roman örgüsü sonunda iki aileyi aynı kökte, Ermenilikte buluşturuyor. Çok farklı coğrafyalara savrulmuş, yeni kimlikler, yeni aidiyetler edinmiş, bulundukları toplumla iç içe geçmiş insanları geçmişlerine göndermek, keşfettiği aidiyeti kabule zorlamak yalnızca bir yazarlık fantezisi midir? Yoksa işin içinde başka fanteziler aranmalı mıdır? Elif Şafak’ın Zaman’daki yazısı belki bize yardımcı olabilir bu konuda : “Ben hiçbir zaman ismimden ya da soyadımdan ya da nüfus cüzdanımdaki din hanesinden ötürü dışlanmadım, horlanmadım, farklı muamele görmedim. Çocukken mesela bir hevesle girdiğim müzik yarışmasından İstanbul Ermeni’ si sevgili Takuhi gibi azarlanarak kapı dışarı edilmedim. Bu gün Türkiye’ de azınlıklara hiç de kötü muamele edilmediğini, tarihimizin sütten çıkmış ak kaşık gibi olduğunu, bu memlekette ayırımcılık falan olmadığını iddia edenleri duyunca hayretle bakıyorum yüzlerine.” Dönemler romanlarını, öykülerini, şiirlerini yaratır,. Yaşanılan süreçle sanat ürünleri arasında koşutluklar olur. Yine dönemler insanlarını yaratır. İnsanların bireysel, toplumsal, siyasal, davranış ve tercihleri dünyanın ve ülkenin geçirdiği süreçten ayrı düşünülemez. Emperyalizm Türkiye’den Lozan’ın öcünü almak, ülkeyi etnik ve mezhepsel cehenneme çevirmek, üniter yapıyı dağıtmak için şartların olgunlaştığını düşünüyor. Atatürk’ ün emaneti bağımsız, tekil bir ülke ve ulus yerine büyük Ortadoğu Projesinin bağımlı figüranı haline dönüştürülmüş bir devlet özlemiyle yanıyor. Ulusal direnci sıfırlanmış, özgüveni kaybetmiş, sinmiş, aşağılık duygusu girdabında, kökeninden şüpheye düşmüş, yarından umutsuz bir millet inşa etmek istiyorlar. Onuncu Yıl Marşı’na yansıyan, her yılı asra bedel 10 yıllık Cumhuriyet sahibi , dünyaya meydan okuyan bir ulus yerine, küresel kapitalizmin sömürü prangasına bileklerini gönüllü uzatan bir kimliği bize dayatıyorlar. İşte tam da böyle bir süreçte neredeyse fabrikasyon üretim gibi birbirinin benzeri, azınlık kimliklerini kutsayan araştırmalar, belgeseller, romanlar piyasayı kaplayıveriyor. Erken Cumhuriyet dönemindeki merkeze yöneliş, varsa bile başka etnik aidiyetleri perdeleme, örtme çabaları yerini , etnik aidiyetleri keşfe, ayrışmaya, merkezden kaçmaya bırakıyor. Dedik ya her dönem, yaşanan her süreç insanını, yazarını, çizerini, politikacısını yaratır... Son satırlarda yine yazımızın en başına dönelim. Yüz Yıl Önce Türkiye’ de Ermeniler Sergisi’ ndeki bir fotoğrafa bakalım ve alt yazısını beraberce okuyalım: “Erzurum’ da yoksul Ermeni çocuklarının okuması için Tiflis’ li hayırsever Mıgırdıç Sanasaryan tarafından kurulan ve 1919’ da 23 Temmuz – 7 Ağustos tarihleri arasında Erzurum Kongresi’nin yapıldığı Sanasaryan Mektebi”... Yani Mustafa Kemal Paşa’nın kongre başkanı seçildiği ve Ulusal Kurtuluşun, ulusa dayalı örgütlü mücadelesinin başladığı bina !.. Üçüncü dalga tüm hızıyla sürerken, anneannelerini, büyük büyük dedelerini bulanlar kervanına mütareke münevverleri olan dedelerini keşfeden bizim çağdaş münevverler de yığınsal olarak katılacaklar gibi görünüyor... Öyle ya mesele aidiyet meselesi... Hüseyin Özbek Avukat, 02 Nisan 2006
|
Kalk Oğlum Güreşelim! -Hüseyin Özbek-
11 Mart 2006 tarihli Hürriyet Gazetesi Şırnak Gabar dağında PKK terör örgütüne yönelik operasyonda Jandarma Üsteğmen Hakan Özcan ile Jandarma er Yunus Emre Çelik’ in şehit olduğunu, bir uzman çavuşla 4 erin de yaralandığını yazıyor.
|
Konsolosluk Mahkemelerinden Sömürge Yargısına -Hüseyin Özbek-
Tanzimat öncesi Osmanlı İmparatorluğunda üç çeşit mahkeme vardı: Müslümanların kendi aralarındaki anlaşmazlıklara bakan, geleneksel kurumlar olan Şer’i mahkemeler, gayri müslim tebaanın kendi aralarındaki davalarda yetkili Cemaat mahkemeleri (Kilise mahkemeleri), üçüncü olarak ta; yabancıların aralarındaki uyuşmazlıklara bakacak olan Konsolosluk mahkemeleri.
|
Kırık Kanatlar dizisi Çılgın Türkler ‘i çağrıştıran bir kampanyayla Kanal D’ de Ocak 2006’ da başladı. Şu Çılgın Türkler’ in görselini izlemek için ekran karşısına geçenler epeyce şaşırdılar. Seyri bırakanların yanında bir kısım izleyici de “ Dur bakalım sonu nereye varacak” diye şimdilik temaşaya devam ediyor. Dizinin proje tasarımcısı okurlarımızın “Salkım Hanımın Taneleri” nden , Suyun Öte Yakası’ ndan iyi tanıdıkları Tomris Giritlioğlu. Filmin öyküsü Aycan Giritlioğlu’ na ait.
|
| | 
Hüseyin Özbek
Serbest avukatlık yapmaktadır. .............. ................. ............. .......... ..... ..........
| 
| Hukuk Bizim Olacak mı? |

| Konsolosluk Mahkemelerinden Sömürge Yargısına
Günümüzde bize çok ırak olmayan Irak’ ta hukuka, insan haklarına, evrensel değerlere saygılarına yakından tanık olduğumuz (!) işgalcilerden, Sevr’in baş mimarı İngiltere’nin mütareke dönemi İzmir’indeki hukuksal uygulamalarından kısa bir kesit sunalım: Mondros Ateşkesi imzalanmıştır ama, Yunan Ordusunun İzmir’e çıkmasına daha 3 ay vardır. İşgale direnmeyi düşünen Kolordu Komutanı-Vali Nurettin Paşa görevden alınır.Yerine koyu İtilafçı Ahmet İzzet Paşa atanır.Bu atama sonrasında İşbirlikçi Hürriyet ve İtilaf Partisi İzmir şubesi, daha da pervasızlaşır. Ulusal direnişe hazırlananları işgalcilere ve saraya ispiyon eder. Hatta bazıları işgalden sonra Yunan yönetimiyle açıkça işbirliğine gider:
|
| 
| Televizyon Dünyası Yabancılaşırken |

| Helenistik pazarlama
Kuvayı Milliye’ yi karikatürleştirerek, millici Zeynep’ i Hristo’ nun koynuna atarak Tuğçe Kazaz’ın Yunanlıya varıp vaftiz edilerek Maria’ laşması misali, bilinçaltımızdaki ulusal reflekslerde kısa devre yaptırılmaktadır. Son yıllarda küreselleşmenin dayattığı, milli olan her şeyin bilincimizden boşaltılması, gayri milli olan her şeyin de boşalan bilince yerleştirilmesi, kutsanması ve içselleştirilmesi sürecini yaşıyoruz.
|
| 
| Bizim Masallarımız |

| Tık Tık Eden Kabacuğum
Babam Tahsin Çavuş bu dünyadan göçeli artık bana uzannama anlatan yok. Fatma abla da çok uzaklarda.Hacı Emin Ağa da çoktan terki diyar etti.Sergenine tavanına, her köşesine binlerce uzannama sinen hanemiz seneler var ki boş.Binlerce kez ilk günkü heyecanla dinlediğim, saldır saldır ezbere anlattığım masalların bir çoğunu unuttum. Tahsin Çavuş torunlarına, Aslı’ya, Şirin’e de aynı masalları senelerce anlattı. Benim bildiğim Tahsin Çavuş’ta Eyüp sabrı vardır. O güzelim uzannamaları, Aşık Keremleri, Aşık Garipleri, dağı delen Ferhad’ı, Çamlıbel’i mesken tutan Koç Köroğlu’ nu yeni baştan anlatacaktır bana…
|
|  | Okumakta Olduğu Kitaplar | | | | | | | | | | | | | | | | | | |  | Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar | | | | | | | | | | | | | | | | | | |
|
|