Kim ne derse desin, Türkiye’nin en büyük tirajlı gazetesi ne Hürriyet’tir, ne de Posta gazetesidir. Türkiye’nin en büyük tiraja sahip gazetesi “fısıltı gazetesi”dir. Zaten, Hürriyet neyse ne ama, ondan daha çok sattığı ve okunduğu anlaşılan Posta gazetesinin haber anlayışı da “fısıltı gazetesi” tadındadır. Posta gazetesi Türkiye’nin hemen hemen bütün kahvehanelerinde masalarda gezer. Dolayısıyla Posta Hürriyet kadar satmadığı zamanlarda bile ondan daha çok okunan bir gazetedir. Fısıltı gazetesinin basıldığı ve yayıldığı yerler de matbaalar değil, kahvehane köşeleridir. Bundan ötürü tiraj konusunda Posta gazetesine posta koyacak tek gazete de fısıltı gazetesidir. Söz Posta’dan açılmışken merak ediyorum, bütün gazetelerin, hatta Fanatik gibi ayaktopu gazetelerinin bile ağ (WEB) ortamında yayınlandığı yani bir internet adresinin bulunduğu günümüzde, acaba Posta gazetesinin niçin bir internet adresi yoktur? Ve niçin Hürriyet gazetesinin internet sayfasında Mehmet Ali Birant’ın Posta gazetesinde çıkmış yazıları günü gününe yayımlanır?
Şimdi asıl konumuza, fisıltı gazetesine gelelim. Nedir fısıltı gazetesi? Fısıltı kelimesi tabiat taklidi bir sözcüktür. Birbiriyle samimi iki kişi kendi aralarında fısıldaşırlar. Bunları gören bir üçüncü kişi muhtemelen şöyle der onlara: “ Ne konuşuyorsunuz orada öyle fisıl fısıl?” Demek ki, fısıldaşmak, fısıl fısıl konuşmak bir samimiyet belirtisidir. Kulis yapmak sözcüğü bunun yerini tutmaz. Fısıltı gazetesini yayanlar da, muhataplarına çok samimi bir tarzda ve bir sırrı yalnızca onlara ifşa ediyorlarmış gibi yaklaşırlar. Toplumda öyleleri de vardır ki, hele de “aman ha bu aramızda kalsın” tembihiyle uyarılınca, kendilerine akşam söylenen bir sözü sabaha kalmadan yedi mahalleye duyururlar. Çünkü, insanlar önemsenmek isterler. O sebeple de, herkesin ilgisini ve merakını çeken olaylar hakkında, başkalarından önce bilgi edinmişler ve sanki bu şahıslarına özgü bir ayrıcalık imişçesine, esrarengiz bir tonda kulaklarına üflenmiş yalanlara çarçabuk inanırlar. Bu yalanları da, dünyanın yeni keşfedilmiş gerçekleriymiş gibi, çevresindekilere büyük bir şevkle yaymaya girişirler. Toplum hayatının özellikle, savaşlar, doğal afetler, isyanlar, ihtilaller gibi olağanüstü dönemlerinde, eski çağların büyücülerinin yerini, kulaklarına fısıldanan ama kendilerinden başka kimsenin bilmediğine inandıkları esrarlı olay ve olguları önüne gelen herkese aktaran dedikoducular alır.
Fısıltı gazetesi cehaletin kol gezdiği yerlerde etkili olur. Çünkü o, beyne değil, beş duyunun birine; ama en etkilisine, işitme organına hitap eder. Cyrano de Bergerac piyesini yahut filmini hatırlayınız. Orada genç kızın gönlünü çelen, ilk görünüşte, yakışıklı bir soyludur. Ancak genç kızın kalbini asıl, o yakışıklı gencin ağzından konuşuyormuş gibi serenatlar yapan çirkinlik anıtı Cyrano de Bergerac kazanmıştır. Çünkü görüntü geçicidir, söz kalıcıdır. İncil’in başında şöyle yazar: “Önce söz vardı ve söz Tanrı idi!”
“Kalp gözü” diye bir tabir de vardır ama, însanlar daha çok “kalbinin sesine kulak verirler.” Kaldı ki, sıradan insanlar da görmekten ziyade duymayı yeğlerler. Çünkü birincisinde doğrudan doğruya tanıklık söz konusudur. Tanık olmak ise sorumluluk gerektirir. Duymuş olmak başkadır; size, topu başkalarına atarak sorumluluktan kurtulma imkanı verir. Sonuç itibariyle, fısıltı gazetesi her zaman en kolay ve ucuz bir propaganda aracı olarak karanlık merkezlere hizmet etmeye devam eder.
Napolyon, Mısır seferi sırasında Kahire’yi savaşa girmeksizin ele geçirebilmek için yerli halk arasına saldığı casuslarıyla, “Müslüman olduğu” propagandasını yaptırmıştır. Birinci Dünya Savaşı başladığında Türkiye’yi bir an önce Almanya saflarında savaşa sürmek ve böylelikle de kendi üzerindeki savaş yükünü hafifletmek için çalışan Alman Devletinin ülkede kol gezen ajanları da, İmparator Kayzer Wilhelm’in Müslüman olduğu, hatta Hacca gidip Hacı olduğu yalanını yaymışlardır. Kayzer Wilhelm artık bizim Müslümanların gözünde “Hacı Wilhelm” olmuştur. Bu büyük harbin sonlarına doğru Kudüs’ü ele geçirmek üzere Filistin’deki Türk kuvvetlerine karşı saldırıya geçen İngiliz Ordusunun kumandanı General Allenby de yine aynı yönteme başvurmuştur. O bölgedeki Araplar, General Allenby’nin Müslümanlığı kabul ettiğine ve adının da El-Nebi olduğuna inandırılmışlardır. Bütün bu yalanlar fısıltı gazetesi aracılığıyla yayılmış ve etkili olmuştur.
***
Fısıltı gazetesinin günümüzde ne derece etkin olduğu ise şu aşağıdaki haberden açıkça anlaşılıyor. Üstelik tespiti yapan da, dünyaca ünlü bir tüketici davranışları yani propaganda uzmanıdır:
Fısıltı gazetesi reklamdan daha çok sattırıyor!
“Dünyaca ünlü tüketici davranışları uzmanı, Amerikan pazarlama ve danışmanlık şirketi Mind/Share’nin sahibi Michael R. Solomon, günümüzde markalarla ilgili trendleri üreticilerin değil, tüketicilerin belirlediğini ifade etti.
Yürekli Eğitim ve Danışmanlık Şirketi tarafından, Swissotel’de düzenlenen Marka Konferansı’nda söz alan Solomon, eskisine oranla çok daha aktif ve bilinçli hale gelen tüketicilerin artık şirketler tarafından kalıplara sokulmak istemediklerini vurguladı. Tüketici davranışlarının sadece marka trendlerinin belirlenmesinde değil, ürünlerin satışında da önemli rol oynadığını vurgulayan Solomon, “Reklam tek başına ürünü sattırmaz, ürünü sattıran fısıltı gazetesidir. Reklam bilinç oluşturur; ama birçok tüketici reklamını gördüğü için değil, arkadaşından duyduğu için ürünleri satın alır.” ifadesini kullandı. Reklamın kurumsal boyutu olduğunu ve şirketleri temsil ettiğini kaydeden Solomon, fısıltı gazetesini ise daha demokratik bir mecra olarak nitelendirdi. Özellikle genç neslin fısıltı gazetesine daha fazla anlam yüklediği tespitini yapan Solomon’a göre gençler artık reklamlardan ziyade, çevrelerinden duyduklarına göre tüketim alışkanlıklarını belirliyor. Solomon, konuşmasında tüketicilerle birlikte değerlendirdiği üreticilerin yani şirketlerin ayakta kalabilmelerinin ancak markalaşmakla mümkün olacağını belirtiyor.”(http://arsiv.zaman.com.tr/2003/12/19/ekonomi/h11.htm)
Nitekim, RTE ve onun adı etrafında şekillenen AKP de başından beri böylesine etkili bir pazarlama yönteminin yani fısıltı gazetesinin ürünüdür. Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul Belediye Başkanlığından Başbakanlığa uzanan yolda karanlık merkezlerin üfürmesi ve şişirmesi ile suni bir efsane haline getirilmiştir. Erdoğan yalnızca bir dönem İstanbul’da Belediye Başkanlığı yapmıştı. Kendinden önceki SHP’li Belediye Başkanı Sözen’in hataları ve beceriksizliklerinden, İSKİ yolsuzluklarından ve karşısında seçim kazanacak bir rakip bulunmadığından ötürü seçilmişti. Onun Belediye Başkanlığı döneminde ne kadar başarılı olduğu ise gerçekte ancak Mahkemelere intikal etmiş ama ya hasıraltı edilmiş ya kendisi başbakan olduktan sonra jet hızıyla iki celsede karara bağlanmış yahut da milletvekili dokunulmazlığı zırhından ötürü bir kenarda bekletilen yolsuzluk dosyalarının açılması ile anlaşılabilecek bir konudur. Hakkında düzenlenmiş yığınla yolsuzluk soruşturmasını bir yana koyarak, kendisinin Belediye Başkanlığında başarılı olduğunu kabul etsek bile, onun siyasi şöhretinin İstanbul’la sınırlı kalması, en azından bütün Türkiye’yi saracak boyutlara ulaşmaması beklenirdi. Ama öyle olmadı. Recep Tayyip Erdoğan İstanbul’a ilişkin bir siyasi figür olmaktan çıktı, bir anda bütün Türkiye’yi etkileyen siyasi bir simge, hatta bir kurtarıcı mitos haline getirildi. Eğer İstanbul’da Belediye başkanı olarak siyasi arenada parlamak tek başına yeterli olsaydı, Erdoğan’dan hiç de geri kalır yanı bulunmayan Bedrettin Dalan da pekala Başbakanlık koltuğuna oturabilirdi. Olmadı. Demek ki, Erdoğan’ın önlenemez yükselişinde başka etkenler aramak gerekir. Kanaatimizce bu etkenler dış etkenlerdir. Bu etkenlerin en başında da, onun adını kulaktan kulağa “ülkeyi kurtaracak tek adam” diye üfleyen yabancı istihbarat örgütleri vardır.
Bu vesileyle, www.turkdirlik.com adresinde, 5 Mart 2005 tarihinde yayımlanan Bazı Göstergelerin Işığı Altında AKP İktidarının Geleceği” başlıklı yazımdan alıntıladığım bir bölümü anımsatmadan geçemiyeceğim:
“Gerçekten de gerek kendi söylemleriyle “AK Parti”nin suni olarak karizmatik hale getirilen lideri, gerekse Parti şişirilmiş bir balondan farksızdı. Bu durum günümüzde daha açık olarak görülmeye başlanmıştır.
Bu bir yerlerden üfürme ve şişirme o kadar belirgindi ki, daha AKP adında bir parti ortada yokken, Yeni Hayat’ın 2001/Temmuz sayısında, özetle şunları yazmıştım: “Vaşington’dan icazetli mevcut bütün siyasiler ömrünü tamamlamıştır. Şimdi Amerika’nın üzerine oynayacağı iki muhtemel attan biri solda(!) Kemal Derviş, diğeri de sağda Erbakan’ı sollayarak rüştünü ispatlayan kemale ermiş derviştir (RTE).” Ancak ikincisinin önderliğindeki tarikatlar ve cemaatler koalisyonunun, mevcut iktidar partilerinin yanında muhalefet partilerinin dahi erime sürecine girmiş olmalarından ötürü, ilk seçimde tek başına iktidar olacağını da kesin bir kanaat olarak belirtmiştim.
İşte Recep Tayyip Erdoğan, tıpkı Belediye Başkanlığı makamına kazanması imkansız rakipler yüzünden oturduğu gibi, kurduğu Parti de 2002 seçimlerini rakip iktidar ve muhalefet partilerinin geçmiş ve halihazır başarısızlıkları sayesinde kazandı. Dolayısıyla Recep Tayip Erdoğan’ın her iki dönemdeki başarısında en büyük pay kendisinin değil kaybetmeğe mahkum ve mecbur rakiplerinindir. Hapse mahkum edilişi, Belediye Başkanlığından ayrılmak zorunda kalışı ve bütün bunları kendisini zulme uğramış biri diye göstermek için dramatize ederek halka takdimi, Bahçeli’nin ahmakça seçim restinde bulunması vs. diğer bütün etkenler, bu sahte kurtarıcının işini kolaylaştıran ve etrafındaki çemberi büyüten şeylerdir. Ne var ki, DSP-MHP-ANAP koalisyonu ülkeyi o kadar kötü yönetmiştir ki, RTE gibi sıradan birinin (boyu posu, imam-hatip mektebinden aldığı retorik sayılmaz ise) adeta bir kurtarıcı gibi benimsetilmesini son derece kolaylaştırmıştır. Bir önceki dönemde Mecliste var olan bütün partilerin baraj altı olup Meclis’e girememeleri, AKP’ye verilen oyların ne oranda tepkisel olduğunun açık bir göstergesidir. Sonuç itibariyle, RTE’nin karizması da, onun gölgesindeki partinin yarattığı cezbe de sunidir…
AKP mevcut düzene ve ondan daha çok Türkiye Cumhuriyeti Devletine karşıt ve düşman olduğu bilinen geleneksel tarikat ve cemaat oyları ile tek başına iktidar olamazdı. Bu kesimlere ait oyların çok büyük ölçüde AKP’ye gittiği kesin olmakla birlikte, asıl yukarıda sözünü ettiğimiz tepki oyları AKP’ye Meclis’te üçte iki oranında temsil imkanı sağlamıştır.”
Şimdi de, aynı istihbarat örgütleri –biraz da yerine koyacakları uygun bir aday bulunamadığından- Erdoğan’ı ve Partisini seçimleri yüzde kırklarla kazanacak diye değişik yönlerden ama yine aynı fısıltı gazetesi aracılılığıyla üflemektedirler. Bu kehanetlerini de, en büyük şehirlerimizin en büyük meydanlarında, mevcut bütün siyasilere meydan okuyan ve bir bakıma siyasi arenadaki herkese ”meydan dayağı”* atan Türk ulusunun kolektif (milli) vicdanından habersiz oldukları için, oturdukları fildişi kulelerden ahkam kesmeye devam eden köşe yazarlarının ısmarlama ve zorlama yorumlarıyla doğrulamaya çalışmaktadırlar. Bu güdümlü yazındırıklara göre, güya meydanlara inen o anlamlı kalabalıklar kutuplaşma yaratıyorlarmış da, bu da AKP’nin işine gelirmiş de; Arap-Kürt Partisi de yüzde kırklarla yeniden gelirmiş de; miş de miş!
Ama, “güneş balçıkla sıvanamaz” baylar!
Aydın Doğan’ın gazeteleriyle de, siyasi iktidarca el konularak, alıkonularak onun memuru derekesine indirilmiş güdümlü gazetelerle de, Fısıltı gazetesiyle de, meydanlarda esen o rüzgara karşı duramazsınız!
Üfürükle gelen; rüzgarla gider!
Hanifi Altaş
20 Mayıs 2007
*”Meydan Dayağı!” başlıklı bir makaleyi, bu yazının devamı olarak kaleme alacağım.