Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

20 Mayıs 2007

Emir Timur

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Siyaset-Türkiye

 


Artık AKP'nin Tek Umudu Fısıltı Gazetesidir!


-Hanifi Altaş-


Kim ne derse desin, Türkiye’nin en büyük tirajlı gazetesi ne Hürriyet’tir, ne de Posta gazetesidir. Türkiye’nin en büyük tiraja sahip gazetesi “fısıltı gazetesi”dir. Zaten, Hürriyet neyse ne ama, ondan daha çok sattığı ve okunduğu anlaşılan Posta gazetesinin haber anlayışı da “fısıltı gazetesi” tadındadır. Posta gazetesi Türkiye’nin hemen hemen bütün kahvehanelerinde masalarda gezer. Dolayısıyla Posta Hürriyet kadar satmadığı zamanlarda bile ondan daha çok okunan bir gazetedir. Fısıltı gazetesinin basıldığı ve yayıldığı yerler de matbaalar değil, kahvehane köşeleridir. Bundan ötürü tiraj konusunda Posta gazetesine posta koyacak tek gazete de fısıltı gazetesidir. Söz Posta’dan açılmışken merak ediyorum, bütün gazetelerin, hatta Fanatik gibi ayaktopu gazetelerinin bile ağ  (WEB) ortamında yayınlandığı yani bir internet adresinin bulunduğu  günümüzde, acaba Posta gazetesinin niçin bir internet adresi yoktur? Ve niçin Hürriyet gazetesinin internet sayfasında  Mehmet Ali Birant’ın Posta gazetesinde çıkmış yazıları günü gününe yayımlanır?

 

Şimdi asıl konumuza, fisıltı  gazetesine gelelim. Nedir fısıltı gazetesi?  Fısıltı kelimesi tabiat taklidi bir sözcüktür. Birbiriyle samimi iki kişi kendi aralarında fısıldaşırlar. Bunları gören bir üçüncü kişi muhtemelen şöyle der onlara: “ Ne konuşuyorsunuz orada öyle fisıl fısıl?” Demek ki, fısıldaşmak, fısıl fısıl konuşmak bir samimiyet belirtisidir. Kulis yapmak sözcüğü bunun yerini tutmaz. Fısıltı gazetesini yayanlar da, muhataplarına çok samimi bir tarzda ve bir sırrı yalnızca onlara ifşa ediyorlarmış gibi yaklaşırlar. Toplumda öyleleri de vardır ki, hele de  “aman ha bu aramızda kalsın” tembihiyle uyarılınca, kendilerine akşam söylenen bir sözü sabaha kalmadan yedi mahalleye duyururlar. Çünkü, insanlar önemsenmek isterler. O sebeple de, herkesin ilgisini ve merakını çeken olaylar hakkında, başkalarından önce bilgi edinmişler ve sanki bu şahıslarına özgü bir ayrıcalık imişçesine, esrarengiz bir tonda kulaklarına üflenmiş yalanlara çarçabuk inanırlar. Bu yalanları da, dünyanın yeni keşfedilmiş gerçekleriymiş gibi, çevresindekilere büyük bir şevkle yaymaya girişirler. Toplum hayatının özellikle, savaşlar, doğal afetler, isyanlar, ihtilaller gibi olağanüstü dönemlerinde, eski çağların büyücülerinin yerini, kulaklarına fısıldanan ama kendilerinden başka kimsenin bilmediğine inandıkları esrarlı olay ve olguları önüne gelen herkese aktaran dedikoducular alır.

 

Fısıltı gazetesi cehaletin kol gezdiği yerlerde etkili olur. Çünkü o, beyne değil, beş duyunun birine; ama en etkilisine, işitme organına hitap eder. Cyrano de Bergerac piyesini yahut filmini hatırlayınız. Orada genç kızın gönlünü çelen, ilk görünüşte, yakışıklı bir soyludur. Ancak genç kızın kalbini asıl, o yakışıklı gencin ağzından konuşuyormuş gibi serenatlar yapan çirkinlik anıtı Cyrano de Bergerac kazanmıştır. Çünkü görüntü geçicidir, söz kalıcıdır. İncil’in başında şöyle yazar: “Önce söz vardı ve söz Tanrı idi!”

 

“Kalp gözü” diye bir tabir de vardır ama,  însanlar daha çok “kalbinin sesine kulak verirler.” Kaldı ki, sıradan insanlar da görmekten ziyade duymayı yeğlerler. Çünkü birincisinde doğrudan doğruya tanıklık söz konusudur. Tanık olmak ise sorumluluk gerektirir. Duymuş olmak başkadır; size, topu başkalarına atarak sorumluluktan kurtulma imkanı verir. Sonuç itibariyle, fısıltı gazetesi her zaman en kolay ve ucuz bir propaganda aracı olarak karanlık merkezlere hizmet etmeye devam eder.

 

Napolyon, Mısır seferi sırasında Kahire’yi savaşa girmeksizin ele geçirebilmek için yerli halk arasına saldığı casuslarıyla,  “Müslüman olduğu” propagandasını yaptırmıştır. Birinci Dünya Savaşı başladığında Türkiye’yi bir an önce Almanya saflarında savaşa sürmek ve böylelikle de kendi üzerindeki savaş yükünü hafifletmek için çalışan Alman Devletinin ülkede kol gezen ajanları da, İmparator Kayzer Wilhelm’in Müslüman olduğu, hatta Hacca gidip Hacı olduğu yalanını yaymışlardır. Kayzer Wilhelm artık bizim Müslümanların gözünde  “Hacı Wilhelm” olmuştur. Bu büyük harbin sonlarına doğru Kudüs’ü ele geçirmek üzere Filistin’deki Türk kuvvetlerine karşı saldırıya geçen İngiliz Ordusunun kumandanı General Allenby de yine aynı yönteme başvurmuştur. O bölgedeki Araplar, General Allenby’nin Müslümanlığı kabul ettiğine ve adının da El-Nebi olduğuna inandırılmışlardır. Bütün bu yalanlar fısıltı gazetesi aracılığıyla yayılmış ve etkili olmuştur.

 

***

Fısıltı gazetesinin günümüzde ne derece etkin olduğu ise şu aşağıdaki haberden açıkça anlaşılıyor. Üstelik tespiti yapan da, dünyaca ünlü bir tüketici davranışları yani propaganda uzmanıdır:

 

Fısıltı gazetesi reklamdan daha çok sattırıyor!

 

“Dünyaca ünlü tüketici davranışları uzmanı, Amerikan pazarlama ve danışmanlık şirketi Mind/Share’nin sahibi Michael R. Solomon, günümüzde markalarla ilgili trendleri üreticilerin değil, tüketicilerin belirlediğini ifade etti.

 

Yürekli Eğitim ve Danışmanlık Şirketi tarafından, Swissotel’de düzenlenen Marka Konferansı’nda söz alan Solomon, eskisine oranla çok daha aktif ve bilinçli hale gelen tüketicilerin artık şirketler tarafından kalıplara sokulmak istemediklerini vurguladı. Tüketici davranışlarının sadece marka trendlerinin belirlenmesinde değil, ürünlerin satışında da önemli rol oynadığını vurgulayan Solomon, “Reklam tek başına ürünü sattırmaz, ürünü sattıran fısıltı gazetesidir. Reklam bilinç oluşturur; ama birçok tüketici reklamını gördüğü için değil, arkadaşından duyduğu için ürünleri satın alır.” ifadesini kullandı. Reklamın kurumsal boyutu olduğunu ve şirketleri temsil ettiğini kaydeden Solomon, fısıltı gazetesini ise daha demokratik bir mecra olarak nitelendirdi. Özellikle genç neslin fısıltı gazetesine daha fazla anlam yüklediği tespitini yapan Solomon’a göre gençler artık reklamlardan ziyade, çevrelerinden duyduklarına göre tüketim alışkanlıklarını belirliyor. Solomon, konuşmasında tüketicilerle birlikte değerlendirdiği üreticilerin yani şirketlerin ayakta kalabilmelerinin ancak markalaşmakla mümkün olacağını belirtiyor.”(http://arsiv.zaman.com.tr/2003/12/19/ekonomi/h11.htm)

 

Nitekim, RTE ve onun adı etrafında şekillenen AKP de başından beri böylesine etkili bir pazarlama yönteminin yani fısıltı gazetesinin ürünüdür. Recep Tayyip Erdoğan, İstanbul Belediye Başkanlığından Başbakanlığa uzanan yolda karanlık merkezlerin üfürmesi ve şişirmesi ile suni bir efsane haline getirilmiştir. Erdoğan yalnızca bir dönem İstanbul’da Belediye Başkanlığı yapmıştı. Kendinden önceki SHP’li Belediye Başkanı Sözen’in hataları ve beceriksizliklerinden,  İSKİ yolsuzluklarından ve karşısında seçim kazanacak bir rakip bulunmadığından ötürü seçilmişti. Onun Belediye Başkanlığı döneminde ne kadar başarılı olduğu ise gerçekte ancak Mahkemelere intikal etmiş ama ya hasıraltı edilmiş ya kendisi başbakan olduktan sonra jet hızıyla iki celsede karara bağlanmış yahut da milletvekili dokunulmazlığı zırhından ötürü bir kenarda bekletilen yolsuzluk dosyalarının açılması ile anlaşılabilecek bir konudur. Hakkında düzenlenmiş yığınla yolsuzluk soruşturmasını bir yana koyarak, kendisinin Belediye Başkanlığında başarılı olduğunu kabul etsek bile, onun siyasi şöhretinin İstanbul’la sınırlı kalması, en azından bütün Türkiye’yi saracak boyutlara ulaşmaması beklenirdi.  Ama öyle olmadı. Recep Tayyip Erdoğan İstanbul’a ilişkin bir siyasi figür olmaktan çıktı, bir anda bütün Türkiye’yi etkileyen siyasi bir simge, hatta bir kurtarıcı mitos haline getirildi. Eğer İstanbul’da Belediye başkanı olarak siyasi arenada parlamak tek başına yeterli olsaydı, Erdoğan’dan hiç de geri kalır yanı bulunmayan Bedrettin Dalan da pekala Başbakanlık koltuğuna oturabilirdi. Olmadı. Demek ki, Erdoğan’ın önlenemez yükselişinde başka etkenler aramak gerekir. Kanaatimizce bu etkenler dış etkenlerdir. Bu etkenlerin en başında da, onun adını kulaktan kulağa “ülkeyi kurtaracak tek adam” diye üfleyen  yabancı istihbarat örgütleri vardır.

 

Bu vesileyle, www.turkdirlik.com adresinde, 5 Mart 2005 tarihinde yayımlanan Bazı Göstergelerin Işığı Altında AKP İktidarının Geleceği” başlıklı yazımdan alıntıladığım bir bölümü anımsatmadan geçemiyeceğim:

 

“Gerçekten de gerek kendi söylemleriyle “AK Parti”nin suni olarak karizmatik hale getirilen lideri, gerekse Parti şişirilmiş bir balondan farksızdı. Bu durum günümüzde daha açık olarak görülmeye başlanmıştır.

 

Bu bir yerlerden üfürme ve şişirme o kadar belirgindi ki, daha AKP adında bir parti ortada yokken, Yeni Hayat’ın 2001/Temmuz sayısında, özetle şunları yazmıştım: “Vaşington’dan icazetli mevcut bütün siyasiler ömrünü tamamlamıştır. Şimdi Amerika’nın üzerine oynayacağı iki muhtemel attan biri solda(!) Kemal Derviş, diğeri de sağda Erbakan’ı sollayarak rüştünü ispatlayan kemale ermiş derviştir (RTE).” Ancak ikincisinin önderliğindeki tarikatlar ve cemaatler koalisyonunun, mevcut iktidar partilerinin yanında muhalefet partilerinin dahi erime sürecine girmiş olmalarından ötürü, ilk seçimde tek başına iktidar olacağını da kesin bir kanaat olarak belirtmiştim.

 

İşte Recep Tayyip Erdoğan, tıpkı Belediye Başkanlığı makamına kazanması imkansız rakipler yüzünden oturduğu gibi, kurduğu Parti de 2002 seçimlerini rakip iktidar ve muhalefet partilerinin geçmiş ve halihazır başarısızlıkları sayesinde kazandı. Dolayısıyla Recep Tayip Erdoğan’ın her iki dönemdeki başarısında en büyük pay kendisinin değil kaybetmeğe mahkum ve mecbur rakiplerinindir. Hapse mahkum edilişi, Belediye Başkanlığından ayrılmak zorunda kalışı ve bütün bunları kendisini zulme uğramış biri diye göstermek için dramatize ederek halka takdimi, Bahçeli’nin ahmakça seçim restinde bulunması vs. diğer bütün etkenler, bu sahte kurtarıcının işini kolaylaştıran ve etrafındaki çemberi büyüten şeylerdir. Ne var ki, DSP-MHP-ANAP koalisyonu ülkeyi o kadar kötü yönetmiştir ki, RTE gibi sıradan birinin (boyu posu, imam-hatip mektebinden aldığı retorik sayılmaz ise) adeta bir kurtarıcı gibi benimsetilmesini son derece kolaylaştırmıştır. Bir önceki dönemde Mecliste var olan bütün partilerin baraj altı olup Meclis’e girememeleri, AKP’ye verilen oyların ne oranda tepkisel olduğunun açık bir göstergesidir. Sonuç itibariyle, RTE’nin karizması da, onun gölgesindeki partinin yarattığı cezbe de sunidir…

 

AKP mevcut düzene ve ondan daha çok Türkiye Cumhuriyeti Devletine karşıt ve düşman olduğu bilinen geleneksel tarikat ve cemaat oyları ile tek başına iktidar olamazdı. Bu kesimlere ait oyların çok büyük ölçüde AKP’ye gittiği kesin olmakla birlikte, asıl yukarıda sözünü ettiğimiz tepki oyları AKP’ye Meclis’te üçte iki oranında temsil imkanı sağlamıştır.”

 

 

Şimdi de, aynı istihbarat örgütleri –biraz da yerine koyacakları uygun bir aday bulunamadığından- Erdoğan’ı ve Partisini seçimleri yüzde kırklarla kazanacak diye değişik yönlerden ama yine aynı fısıltı gazetesi aracılılığıyla üflemektedirler. Bu kehanetlerini de, en büyük şehirlerimizin en büyük meydanlarında, mevcut bütün siyasilere meydan okuyan ve bir bakıma siyasi arenadaki herkese ”meydan dayağı”* atan Türk ulusunun kolektif  (milli) vicdanından habersiz oldukları için, oturdukları fildişi kulelerden ahkam kesmeye devam eden köşe yazarlarının ısmarlama ve zorlama yorumlarıyla  doğrulamaya çalışmaktadırlar. Bu güdümlü yazındırıklara göre, güya meydanlara inen o anlamlı kalabalıklar kutuplaşma yaratıyorlarmış da, bu da AKP’nin işine gelirmiş de; Arap-Kürt Partisi de yüzde kırklarla yeniden gelirmiş de; miş de  miş!

 

Ama, “güneş balçıkla sıvanamaz” baylar!

 

Aydın Doğan’ın gazeteleriyle de, siyasi iktidarca el konularak, alıkonularak onun memuru derekesine indirilmiş güdümlü gazetelerle de, Fısıltı gazetesiyle de, meydanlarda esen o rüzgara karşı duramazsınız!

 

Üfürükle gelen;  rüzgarla gider! 

 

 

Hanifi Altaş

20 Mayıs 2007


*”Meydan Dayağı!” başlıklı bir makaleyi, bu yazının devamı olarak kaleme alacağım.



Sürek Avı, Çakallar ve Biz -Hanifi Altaş-


Aşağıdaki yazıyı yine aynı başlıkla, Irak harekatının ilk yirmi dört saatinin sonunda yazmış ve internetteki bazı yazışma grupları ile internetgazete.com adresine göndermiştim. Kuzey Irak konusunda bugün gelinen nokta itibariyle, bu yazıyı siz değerli okurların da dikkatine sunmakta yarar görüyorum: Savaş bir sürek avına dönüşmek üzeredir; Irak Ordusu dağılır dağılmaz leşlere üşüşen çakallar gibi Musul ve Kerkük'e karşı saldırmaları muhakkak olan Kürt Eşkıyalarına karşı Türk Ordusu Musul ve Kerkük yöresindeki Türk varlığını derhal Güvence altına almalıdır!



Sen Facianın Resmini Yapabilir misin Abidin? -Hanifi Altaş-


1970 sonrası gençliğin pek büyük ölçüde Gırgır dergisi okuyarak ve bir de Yılmaz Güney filmleri seyrederek solcu olduklarını biliyorum. Gırgır dergisi tabir caizse nasıl ki Türk mizahının içine etmişse, Gırgır dergisinden yetişme solcular da solculuğun içine etmişlerdir. Bu belki biraz kesin ve keskin bir yargı olacak ama, ben yaşayıp gördüklerime dayanarak böyle düşünüyorum. En azından, o dönemde solun gitgide lumpenleşmesinde, sınıfçılıklarının hababam sınıfı düzeylerinde kalmasında Gırgır ve onun türevi  gibi çıkan dergilerden beslenmenin payı olduğu çok açık…



Evliya Çelebi, Gebze ve İç(erden) Göç(me)! -Hanifi Altaş-


Kadiköy’e duruşmaya giderken yolda okumak için aldığım bir haftalık dergi Gebze’den söz ediyordu. Gebze’nin nasıl yaşanmaz hale geldiğini, hırsız, gaspçı ve kapkaççı çetelerinin burada ne denli pervasızca cirit attığını anlatıyordu. Yazılanlara göre, Gebze’de mal ve can güvenliği kalmamıştı. Öyle ki, kamu görevlileri Gebze’de çalışmak istemiyorlardı. Bundan ötürü, İstanbul’un burnunun dibindeki Gebze meğer Bakanlar Kurulunca Şark hizmeti yapılan yöreler kapsamına alınmış imiş de bizim haberimiz yokmuş. Haberde, Gebze’ye ilişkin daha bir yığın iç karartıcı ayrıntıya yer veriliyordu.


 

Hanifi Altaş


Yeni Hayat Dergisi'nin sahibidir. Serbest avukatlık yapmaktadır.


 Türkçülük ve Devrimcilik



Yeni Hayat


"Yeni Hayat programının önemli bir özelliği de devrimcilikle ülkücülüğü bağdaştırmasıdır. Bu iki kavramın bugün birer sözcük olarak bile yan yana durmasının ne kadar garipseneceğini söylemeye dahi gerek yoktur. Ne var ki, asil garipsenmesi gereken şey, bir ülküsü bulunmayanların devrimcilik iddiasına kalkışmalarıdır. Gerçekte ülkücülük, bugün var olan düzeni beğenmeyerek onun yerine tasarlanmış olan ideali koymak demek olunca, bu ideali yani ülküyü gerçekleştirmenin adına devrim, bu uğraşının adına da devrimcilik demek gerekmez mi? Bu mantığın dışında bir devrimcilik yani ülküsü olmayan bir devrimcilik düşünülebilir mi? Öylesinin adi devrimcilik değil, olsa olsa anarşizm olur; çünkü, devrim yalnızca beğenilmeyen bir şeyi, bir kurumu, bir düzeni yıkmak demek değildir. Yıktığınız şeyin yerine koyacak bir "idealiniz" yoksa, siz yalnızca yıkıcı bir anarşist olabilirsiniz; ama devrimci asla!


 Türkçülük



Enver Paşa


Enver Paşa’nın hem kişisel olarak, hem de devlet adamı ve asker olarak yanlış, eksik, kusurlu tarafları bulunabilir. Elbette bu yönleri eleştiri konusu da yapılabilir. Ancak işin şu yanı çok iyi bilinmelidir ki, onun ve ittihatçı arkadaşlarının gerek Meşrutiyetin ilanı, gerek 31 Mart irtica ayaklanmasının bastırılması, gerek Trablusgarp savaşı ve gerekse Bab-ı Ali baskını sırasında sergiledikleri cesaret ve ataklık, imparatorluğun çöküş döneminde yurtsever ve idealist kadroların önünü açmak bakımından bile çok çok önemlidir. Çöküş dönemlerinde devletin sivil ve askeri kadrolarına hakim olan karamsarlık, yılgınlık, ürkeklik, korkaklık ve tembellik gibi hastalıkları bünyeden söküp atan ve taa Milli Mücadeleye kadar uzayan, hatta onu kazandıran yenilmezlik ruhunu ve devrimci dinamizmi onlara kazandıran Enver Paşa ve İttihatçı arkadaşları olmuştur.


 Din Geleneğinde Yanlışlar...


The image “http://dukkan.dharma.com.tr/img/books/t/975-333-058-8.jpg” cannot be displayed, because it contains errors.


Kulluk Düzeni


Kölelik ve/veya kölecilik; bir sosyal ve ekonomik düzenin adıdır. Müslümanlık yahut İslamiyet de, Arapların yarı köleci-yarı feodal sosyo-ekonomik düzeni içerisinde meydana gelmiştir. Adına Cahiliye dönemi denilen İslam öncesi çağlarda Arapların sosyal yaşantısı, ancak böyle tanımlanabilir. Sayıları belirli Arap kentlerindeki bir kısım etkin (nüfuzlu) kabile üyelerinin ülke içinde ve dışında ticaret serbestisine sahip olmaları bu durumu değiştirmez. Bugün dahi Suudi Arabistan’da bu köleci sistemin veya kulluk düzeninin somut izlerine rastlanabilir. Sözgelimi bu ülkede bir yabancının işçi olarak çalışması için de, bir işyeri açması için de ancak bu ülke yönetimince makbul bir Arab’ı kefil olarak göstermesi gerekir. Bu kefalet; bizim bildiğimiz anlamda bir krediye veya borca kefil olmak anlamında değildir; insanın insana kefil olması demektir. Daha doğrusu kefil olunanın kefile mahkumiyeti ve esaretidir. Öyle ki, kefil olunan kişi yıllarca çalışıp didindikten sonra kazanıp biriktirdiği bütün serveti, kefilinin bir sözüyle kaybedip beş parasız olarak o ülkeden kovulabilir. Bu durum, hiç kuşkusuz kulluk düzeninin Arabistan’da hala ne denli güçlü bir sosyal geleneğe ve süregenliğe sahip olduğunun somut bir göstergesidir.


 Okumakta Olduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
  
  
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar