Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

18 Ocak 2007

Emir Timur

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Siyaset-Türkiye

 


Sürek Avı, Çakallar ve Biz


-Hanifi Altaş-


Değerli okuyucular;

Aşağıdaki yazıyı yine aynı başlıkla, Irak harekatının ilk yirmi dört saatinin sonunda yazmış ve internetteki bazı yazışma grupları ile internetgazete.com adresine göndermiştim. Kuzey Irak konusunda bugün gelinen nokta itibariyle, bu yazıyı siz değerli okurların da dikkatine sunmakta yarar görüyorum:

Hanifi Altaş

Sürek Avı, Çakallar ve Biz 21 Mart 2003

Savaş bir sürek avına dönüşmek üzeredir; Irak Ordusu dağılır dağılmaz leşlere üşüşen çakallar gibi Musul ve Kerkük'e karşı saldırmaları muhakkak olan Kürt Eşkıyalarına karşı Türk Ordusu Musul ve Kerkük yöresindeki Türk varlığını derhal Güvence altına almalıdır!

Savaşın başlamasından bu yana geçen ilk yirmi dört saatin sonunda görünen o ki, müttefik birlikleri hiç de ağır olmayan bir hava bombardımanının hemen ardı sıra kara harekatına giriştikleri halde şu ana kadar hiçbir ciddi direnmeyle karşılaşmadan son sürat ilerliyorlar. Hava bombardımanının beklenen şiddette gerçekleşmemesi ise Saddam Hüseyin karşıtı bir darbe beklentisine bağlanıyor.


Darbe olur yahut olmaz; ancak, eğer böyle devam ederse yani Amerikan birlikleri elini kolunu sallaya sallaya Basra'yı alıp Bağdat'a doğru bu hızla ilerlemeyi sürdürürlerse, önünde savaşacak birlik bulamayan Amerikan askerleri için bu savaş, bir savaş olmaktan çıkıp bir sürek avına dönüşecektir: Saddam ve ona bağlı kalanları sıkıştırıp imha etmeye yönelik bir sürek avı...

Araplar savaşamazlar. Araplar, ilk ve son kez İslamiyetin yayılması döneminde din gayretiyle ve fakat din aşkından daha çok yağma ve ganimet aşkıyla gösterdikleri savaşçılıklarını, rahata ve bolluğa erişmeleriyle birlikte kaybetmişlerdir. Abbasi Halifesi Mutasım'dan itibaren İslam'ın kılıcı Arapların elinden Türklerin eline geçmiştir ve o tarihten bu yana Arapların tarihlerindeki hiçbir savaşta başarı gösterdiklerine tarih tanık olmamıştır. Daha doğrusu bir Arap ordusu olmamıştır ki, Arapların yaptığı bir savaştan söz edilebilsin!


Irak suni bir devlettir. Kuzeyinde yani Musul-Kerkük bölgesinde Arap'tan daha çok Kürt ve Türk vardır. Bağdat ve Basra bölgesinde ise Araplar mutlak çoğunluğu oluşturmalarına karşılık homojen değillerdir. Saddam ve onun emrindeki yönetici klan sünni Arap'tır; ne var ki, Arapların çoğunluğu Şii inancına mensuptur. Kara harekatının ilerlediği Basra bölgesi ise hemen tamamen Şii Araplarla meskundur ve birinci körfez savaşı sırasında bu bölgede Saddam yönetimine karşı ayaklanıp katliama uğrayan Şii Arapların Saddam yönetimine bağlılık göstererek direnmeleri yahut direnen güçlerin yanında yer almaları ihtimali son derece zayıftır.


Demek ki, bir direnme olacaksa da bu direnmenin Bağdat ve çevresindeki sünni Arap bölgesiyle sınırlı kalması kuvvetle muhtemeldir. Irak'ın Güney cephesindeki çözülme çok geçmeden Kuzey cephesine de yayılacaktır. Kuzey cephesindeki Irak kuvvetleri dağılır dağılmaz da, Kürtler harekete geçeceklerdir.

Sürek avlarında kuvvetli ve cesur olanlar yani arslan ve kaplan gibiler en önden giderler ve tabii arslan payını da onlar alırlar. Bir de bu asıl avcılardan arta kalacak leşlere üşüşmek için onların peşini kollayan çakallar, sırtlanlar, akbabalar ve leş kargaları vardır. Bu sonuncuların beslenme alışkanlıkları böyle olduğu için yani leşlerle beslendikleri için, leş kokusunu çok çabuk alırlar ve fırsatı da asla kaçırmazlar.

Irak ordusu dağılır dağılmaz, Kürt eşkıyabaşları derhal Musul ve Kerkük'e yöneleceklerdir. Daha önce de yazdığım gibi (3 Mart 2003 tarihli ve “İkinci Tezkere Derhal Çıkarılmalıdır” başlığıyla İnternetgazete.com sitesinde yayımlanan yazım), muhtemel hareket tarzları da şöyle olacaktır:

"1- Kürtler Musul ve Kerkük bölgesine hakim olacaklar ve bu hakimiyetlerini pekiştirmek için derhal o bölgedeki Türkmenleri ve Arapları katletmeye veya sürmeye başlayacaklardır.

2- Anadolu'daki şehirlerimizden çok daha eski bir tarihten (1054) bu yana yani yaklaşık bin yıldır bir Türk yerleşim alanı olan bugünkü Türkmen bölgesinin merkezi konumunda bulunan ve tarihi, kültürü ve nüfus yapısı itibariyle (Saddam'ın Türkleri sürme ve Arap nüfus yerleştirme politikasına rağmen halen nüfusu bakımından Türklerin ezici çoğunlukta oldukları) yüzdeyüz bir Türk şehri olan Kerkük'ü (sözde) Bağımsız Kürdistan'ın (bu bölgenin Güney Kürdistan olduğunu da belirterek, tabii sonra sıra kuzey Kürdistan dedikleri güneydoğu Türkiye'yi bizden koparmaya gelecektir: Büyük Kürdistan rüyası) başkenti olarak ilan edecekler ve bir daha oradan çıkmaya da yanaşmayacaklardır. Musul ve Kerkük'ün Misak-ı Milli sınırları içerisinde olduğunu da bu arada hatırlatmalıyım.

3- Kürt Devletinin yaşaması için gerekli en önemli şeye yani petrole sahip olacaklardır. Tamamına elbette değil ama, Kerkük petrolleri üzerinde belirli bir paya (muhtemelen %10-15 civarında) sahip olmaları bile onlar için yetecektir. Bunun için de derhal Kerkük'ün nüfus yapısını değiştirmeye yani Türkleri katletmeye yöneleceklerdir. Nüfus ve Tapu kayıtlarını yok ederek -nitekim birinci Körfez Savaşı sırasında bir ara Kerkük'e girmişler ve bu dediklerimi o zaman da yapmaya başlamışlardı- ve hemen aynı anda yüz ila iki yüz bin civarında Kürdü buraya yerleştirecekler, bunun arkasından "Kerkük petrolleri Kerküklülerin(!) olmalıdır" teranesiyle -ki petroller üzerine oturmak için böyle bir formül Amerika'nın da işine gelecektir ve zaten bu Amerika ile danışıklı bir hak iddiası olacaktır- Kerkük petrolleri üzerinde hak iddia edip bu haklarını hamileri vasıtasıyla tescil ettireceklerdir.

4- Amerika'dan aldıkları ağır ve hafif bütün silahları da temelli sahiplenecekler ve ileride bize karşı kullanacaklardır. Nitekim Barzani, daha iki gün önce, kendilerine verilen silahları iade etmeye yanaşmak şöyle dursun, "savaştan sonra daha çok silahımız olacak" demiştir açıkça...

5- Bütün bunların olup bitmesine seyirci kalmış bir Türkiye'nin bölgede hiçbir etkinliği kalmayacaktır.

6- Bu kukla devletin ilk hedefinin Türkiye'deki Kürtleri harekete geçirerek Türkiye'den toprak koparmak olacağını, bütün uğraşlarının buna yönelik bulunacağını söylemeye bilmem gerek var mı?"

 

 

 

 

Attila'nın Baltası

Şehit Doktor Rıza Demirci

 And içtik biz Türkmen’ler, dönmeyiz milli yoldan 
 Umuda ulaşırız, can verip boğulmadan
 Türklük için çalışır, kan verir yorulmadan
 Kerkük Musul’da bizim, Rıza Demirci kardeş

 Çare oluruz bizler, Türkmen’in yarasına
 Ölürüz biz, düşmeyiz, düşmanlar pençesine
 Tüm alanda göründük, uyandık Türk sesine
 Erbil Telafer bizim, Rıza Demirci kardeş

 Sizle Türkmen şehitler, kanlı destan yazarak
 Adınız ilkenizle, gönlümüzü kazarak
 Kerkük’ü kurtarmaya, kanlı tarih çizerek
 Altunköprü bizim, Rıza Demirci kardeş

 Gönlüm dertli Kerkük’ü, ülkem kutsal topraktı
 Hasa suyuna hasret, kop korumuş çoraktı
 Binlerce şehit verdik, gözden yaşımız aktı
 Kifri Hanekın bizim,  Rıza Demirci kardeş

 Toprak Türklük aşkıyla, gönül duyguyla coşar
 Kerkük Türkmen şehidi, ölemez bizle yaşar
 Göğün yedi katında, ruhlar mutlu dolaşır
 Atatürk’le yaşarız, Rıza Demirci kardeş
1985-Bağdat-Abu garip Hapishane
Sadun Köprülü

Bu meyanda, bugün Türkiye radyo ve televizyonlarının verdiği haberlerden öğrendiğimize göre, uluslararası (diplomatik) çevrelerdeki lakabı siyasi fahişe olarak bilinen Celal Talabani Silopi ilçemizdeki Kürt yurttaşlarımızın yoğun alkışları ve tezahüratı ile karşılanmıştır. Daha dün Erbil'de bayrağımızı yakanların lider tanıdığı iki kişiden biri olan bu adama karşı, Ankara'da yapılan bayraklı protestoya nispet edercesine yapılan bu tezahüratın ne anlama geldiği üzerinde düşünmek gerektiğini belirtmeliyiz. Ya bir de Diyarbakır’da seksen bin Amerikan askeri konuşlanmış olsaydı?!?

Bir önceki yazımızda altı madde halinde sıraladıklarımıza ilaveten o yazıda açıklamadığımız bir sakınca daha var ki o da şudur. Türkiye'nin güneyi Mersin şehrinden başlayarak sınır boylarımızı takibeden bir çizgi halinde Kars'a kadar içerden bir Kürt kuşatmasıyla karşı karşıyadır. Eğer Kuzey Irak'ta Kürt eşkiyalarının Kerkük'e yöneleceği muhakkak olan saldırılarına karşı önlem alınmaz ise, Türkiye dışardan da, Suriye'nin Kamışlı bölgesinden başlayarak; İran ve Nahçıvan'daki Kürt varlığını da hesaba katarsak, Karabağ ve Laçin koridoruna kadar uzayan bir Kürt ve Ermeni kuşatmasıyla karşı karşıya kalacaktır. Bu kuşatmayı önlemenin yolu da yine Türkmen bölgesinin ve orada yaşayan Türklerin güvenliğini bizzat Türk ordusunun sağlamasından geçer.


Amerika eğer bize başından beri güvenen bir müttefik olsaydı, hiç bu tezkere taleplerini ileri sürmeksizin kuzey cephesini Türk ordusuna emanet etmeyi teklif ederdi. Bu ikili kuşatmanın hem Amerika ve hem de İsrail'in işine geldiğinde de hiç kuşku yoktur.

Bütün bu sebeplerle, Türkiye, içerden ve dışardan birbirine paralel biçimde oluşturulan böyle bir kuşatmanın tamamlanmasına imkan vermemek için, "Türk ordusu sınırı geçerse büyük acılar yaşanabilir" diye aklı sıra bizi tehdide kalkışan çakallara da haddini bildirerek, yapılması gereken neyse onu hiç vakit geçirmeksizin ve hiçbir tereddüde kapılmaksızın derhal yapmalıdır

 

Hanifi Altaş

18 Ocak 2007



Sen Facianın Resmini Yapabilir misin Abidin? -Hanifi Altaş-


1970 sonrası gençliğin pek büyük ölçüde Gırgır dergisi okuyarak ve bir de Yılmaz Güney filmleri seyrederek solcu olduklarını biliyorum. Gırgır dergisi tabir caizse nasıl ki Türk mizahının içine etmişse, Gırgır dergisinden yetişme solcular da solculuğun içine etmişlerdir. Bu belki biraz kesin ve keskin bir yargı olacak ama, ben yaşayıp gördüklerime dayanarak böyle düşünüyorum. En azından, o dönemde solun gitgide lumpenleşmesinde, sınıfçılıklarının hababam sınıfı düzeylerinde kalmasında Gırgır ve onun türevi  gibi çıkan dergilerden beslenmenin payı olduğu çok açık…



Evliya Çelebi, Gebze ve İç(erden) Göç(me)! -Hanifi Altaş-


Kadiköy’e duruşmaya giderken yolda okumak için aldığım bir haftalık dergi Gebze’den söz ediyordu. Gebze’nin nasıl yaşanmaz hale geldiğini, hırsız, gaspçı ve kapkaççı çetelerinin burada ne denli pervasızca cirit attığını anlatıyordu. Yazılanlara göre, Gebze’de mal ve can güvenliği kalmamıştı. Öyle ki, kamu görevlileri Gebze’de çalışmak istemiyorlardı. Bundan ötürü, İstanbul’un burnunun dibindeki Gebze meğer Bakanlar Kurulunca Şark hizmeti yapılan yöreler kapsamına alınmış imiş de bizim haberimiz yokmuş. Haberde, Gebze’ye ilişkin daha bir yığın iç karartıcı ayrıntıya yer veriliyordu.



"İşini gücünü vermek",  “İşini satmak” ve Emperyalist İşgal -Hanifi Altaş-


Bilge Tonyukuk, Kültigin ve Bilge Kağan'a adanmış olan Kök-Türk bengü taşları Milattan sonra 725-735 yılları arasında dikilmişti. O tarihte bugünkü anlamı ve içeriğiyle emperyalizm kavramı elbette bilinmiyordu. Fakat Bilge Kağan'ın ağzından yeğeni Yoluğ Tigin’in, Türklerin Çin'e tutsak olduğu dönemi anlatırken kullandığı şu ifadeler; Türklerin o dönemde kavramsal olarak ifade edilemeyen sömürü ve emperyalizmin, bir olgu anlamında pekala farkında olduklarını ortaya koymaktadır: "Türk beğleri Çinliler gibi giyinmeye, Çinli adları almaya başladılar!"


 

Hanifi Altaş


Yeni Hayat Dergisi'nin sahibidir. Serbest avukatlık yapmaktadır.


 Türkçülük ve Devrimcilik



Yeni Hayat


"Yeni Hayat programının önemli bir özelliği de devrimcilikle ülkücülüğü bağdaştırmasıdır. Bu iki kavramın bugün birer sözcük olarak bile yan yana durmasının ne kadar garipseneceğini söylemeye dahi gerek yoktur. Ne var ki, asil garipsenmesi gereken şey, bir ülküsü bulunmayanların devrimcilik iddiasına kalkışmalarıdır. Gerçekte ülkücülük, bugün var olan düzeni beğenmeyerek onun yerine tasarlanmış olan ideali koymak demek olunca, bu ideali yani ülküyü gerçekleştirmenin adına devrim, bu uğraşının adına da devrimcilik demek gerekmez mi? Bu mantığın dışında bir devrimcilik yani ülküsü olmayan bir devrimcilik düşünülebilir mi? Öylesinin adi devrimcilik değil, olsa olsa anarşizm olur; çünkü, devrim yalnızca beğenilmeyen bir şeyi, bir kurumu, bir düzeni yıkmak demek değildir. Yıktığınız şeyin yerine koyacak bir "idealiniz" yoksa, siz yalnızca yıkıcı bir anarşist olabilirsiniz; ama devrimci asla!


 Türkçülük



Enver Paşa


Enver Paşa’nın hem kişisel olarak, hem de devlet adamı ve asker olarak yanlış, eksik, kusurlu tarafları bulunabilir. Elbette bu yönleri eleştiri konusu da yapılabilir. Ancak işin şu yanı çok iyi bilinmelidir ki, onun ve ittihatçı arkadaşlarının gerek Meşrutiyetin ilanı, gerek 31 Mart irtica ayaklanmasının bastırılması, gerek Trablusgarp savaşı ve gerekse Bab-ı Ali baskını sırasında sergiledikleri cesaret ve ataklık, imparatorluğun çöküş döneminde yurtsever ve idealist kadroların önünü açmak bakımından bile çok çok önemlidir. Çöküş dönemlerinde devletin sivil ve askeri kadrolarına hakim olan karamsarlık, yılgınlık, ürkeklik, korkaklık ve tembellik gibi hastalıkları bünyeden söküp atan ve taa Milli Mücadeleye kadar uzayan, hatta onu kazandıran yenilmezlik ruhunu ve devrimci dinamizmi onlara kazandıran Enver Paşa ve İttihatçı arkadaşları olmuştur.


 Din Geleneğinde Yanlışlar...


The image “http://dukkan.dharma.com.tr/img/books/t/975-333-058-8.jpg” cannot be displayed, because it contains errors.


Kulluk Düzeni


Kölelik ve/veya kölecilik; bir sosyal ve ekonomik düzenin adıdır. Müslümanlık yahut İslamiyet de, Arapların yarı köleci-yarı feodal sosyo-ekonomik düzeni içerisinde meydana gelmiştir. Adına Cahiliye dönemi denilen İslam öncesi çağlarda Arapların sosyal yaşantısı, ancak böyle tanımlanabilir. Sayıları belirli Arap kentlerindeki bir kısım etkin (nüfuzlu) kabile üyelerinin ülke içinde ve dışında ticaret serbestisine sahip olmaları bu durumu değiştirmez. Bugün dahi Suudi Arabistan’da bu köleci sistemin veya kulluk düzeninin somut izlerine rastlanabilir. Sözgelimi bu ülkede bir yabancının işçi olarak çalışması için de, bir işyeri açması için de ancak bu ülke yönetimince makbul bir Arab’ı kefil olarak göstermesi gerekir. Bu kefalet; bizim bildiğimiz anlamda bir krediye veya borca kefil olmak anlamında değildir; insanın insana kefil olması demektir. Daha doğrusu kefil olunanın kefile mahkumiyeti ve esaretidir. Öyle ki, kefil olunan kişi yıllarca çalışıp didindikten sonra kazanıp biriktirdiği bütün serveti, kefilinin bir sözüyle kaybedip beş parasız olarak o ülkeden kovulabilir. Bu durum, hiç kuşkusuz kulluk düzeninin Arabistan’da hala ne denli güçlü bir sosyal geleneğe ve süregenliğe sahip olduğunun somut bir göstergesidir.


 Okumakta Olduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
  
  
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar