Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

1 Aralık 2006

Mirze Elekber Sabir

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Siyaset-Türkiye

 


Evliya Çelebi, Gebze ve İç(erden) Göç(me)!


-Hanifi Altaş-


Kadiköy’e duruşmaya giderken yolda okumak için aldığım bir haftalık dergi Gebze’den söz ediyordu. Gebze’nin nasıl yaşanmaz hale geldiğini, hırsız, gaspçı ve kapkaççı çetelerinin burada ne denli pervasızca cirit attığını anlatıyordu. Yazılanlara göre, Gebze’de mal ve can güvenliği kalmamıştı. Öyle ki, kamu görevlileri Gebze’de çalışmak istemiyorlardı. Bundan ötürü, İstanbul’un burnunun dibindeki Gebze meğer Bakanlar Kurulunca Şark hizmeti yapılan yöreler kapsamına alınmış imiş de bizim haberimiz yokmuş. Haberde, Gebze’ye ilişkin daha bir yığın iç karartıcı ayrıntıya yer veriliyordu.

 

Haberi okuyunca aklıma hemen ünlü gezginimiz Evliya Çelebi geldi. Evliya Çelebi’nin Gebze’ye ilişkin olarak yazdıkları, aklımda kaldıkları kadarıyla şöyledir: “ Gebze adının aslı Gegbuze’dir. Gegbuze zamanla “Gel bize”, “Gebize”, derken “Gebze” olmuştur.”  Tabii bu benzetme ve yakıştırmaların, Çelebi’nin pek zengin olduğunu bildiğimiz hayalhanesinin ürünü olması kuvvetle muhtemeldir. Ama benzetmişse de eğer, doğrusu Çelebi mükemmel benzetmiştir. Gebze konum olarak hem İstanbul’a, hem de İzmit körfezine tepeden bakan yüksek bir plato (yayla) gibidir. O itibarla, Gelbize çağrısının sahillere değil yaylalara tutkun Türklere çekici geleceğinde hiç kuşku yok. Herhalde aynı sebepten olmalı ki, benim rahmetli olan bir amcam da, bundan kırk yıl önce bu havalide sanki başka yer yokmuş gibi gitmiş Gebze’den bir arsa almış. Amcamın çocukları, çok değil altı ay kadar oluyor; yok pahasına elden çıkarmak zorunda kaldılardı o arsayı. Türkiye’nin hemen heryerinde arsa ve arazi fiyatları yükselirken, bu fiyat düşüklüğü benim pek bir garibime gitmişti. Gebze’ye ilişkin o haberi okuyunca işin sırrı çözülmüş oldu.   

 

Ama Gebze bana yalnızca Evliya Çelebi’yi anımsatmakla da kalmaz. Gebze şimdi neredeyse İstanbul vilayetine de değil, şehrine bitişik hale gelmiştir ama İstanbul’un değil Kocaeli’nin bir ilçesidir. Herhalde bu İstanbul dışı yani taşra konumundan dolayı olmalı ki, ünlü şairimiz Ahmet Haşim de nasılsa Gebze’ye gitmiş ve gezi notlarını  “Seyahatname-i Gebze” diye kitap haline getirmiştir. Ahmet Haşim’in Gebze’ye –bize göre şöyle bir gezintiye- gitmesini kitap yapacak kadar abartmış olmasını da hep yadırgamışımdır ve Haşim, ismini bir vesileyle andığım her defasında bu seyahatnamesi ile birlikte büyük şairimiz Arif Nihat Asya’nın şu dörtlüklerini çağrıştırmıştır:

 

“Maltepe’den Alemdağ’dan ileri

Gitmemiş Sadabad çelebileri

Alem Tepesine Alemdağ derler

Böyle bilmiş, böyle yazmış eserler

 

*

Dağlar var Doğu’nun yangınında kor

Dağlar var; adları Nemrut, Balahor

Maltepe kim, Alemdağ kim oluyor?

Yollar kesen, haraç alan dağlar var!

*

Sarkarken Cudi’nin karları dal dal

Bağdaş kuradursun yollara Karhal

“Ferman Padişah’ın dağlar bizimdir!”

Dedi yerde bir kurt, gökte bir kartal!

 

*

 

Yukarıda sözünü ettiğim haberin sonunda, Gebze’deki bu ürkütücü asayişsizliğin sebebi olarak iç göç gösteriliyordu. İyi de, iç göç daha doğrusu Kürt göçü her tarafa yapılıyordu. Neden iç göçe konu olan başka yerler, Gebze kadar yaşanmaz hale gelmiyordu, getirilmiyordu?

 

Gebze İstanbul’un girişiydi. Deyim yerindeyse giriş kapısıydı. İstanbul’un çıkış kapısı da Çorlu idi ve orası da aşağı yukarı Gebze ölçüsünde Kürt istilasına uğramış bulunuyordu.

 

Mikro/kozmos, makro kozmos’un bir aynasıdır. Bugün Gebze’nin başına gelenler, çok geçmeden bir çok yerin de başına gelecektir.

 

Prof. Dr. Sabri Ülgener’in “Milli Gelir, İstihdam ve İktisadi Büyüme” adlı kitabına almış olduğu şöyle bir fıkra vardır:

 

Bektaşi birgün bir derenin kıyısında oturmuş. Aklına nereden estiyse, çamurdan adam heykelleri yapıp yan yana dizmeye koyulmuş… O sırada yoldan geçin biri kendisine selam verdikten sonra sormuş:

 “Baba erenler! Orada tek başına oturmuş ne yapıyorsun?”

“Hiç…” demiş Bektaşi: “Adam yaratıyorum!”

“Sus bre zındık, senin ne haddine!” diye öfkelenince yolcu, Bektaşi gülümseyerek karşılık vermiş adama:

“Kızma be imanım” demiş; “rızkını vermedikten sonra yap yap salıver!”

 

*

Herhalde Evliya Çelebi Gebze’nin bugünkü kepaze halini görseydi adını şöyle değiştirmek ihtiyacını duyardı:

 

“Burası Gebze değil… Gelmebize! Gelme bize!”

 

Hanifi Altaş

1 Aralık 2006



"İşini gücünü vermek",  “İşini satmak” ve Emperyalist İşgal -Hanifi Altaş-


Bilge Tonyukuk, Kültigin ve Bilge Kağan'a adanmış olan Kök-Türk bengü taşları Milattan sonra 725-735 yılları arasında dikilmişti. O tarihte bugünkü anlamı ve içeriğiyle emperyalizm kavramı elbette bilinmiyordu. Fakat Bilge Kağan'ın ağzından yeğeni Yoluğ Tigin’in, Türklerin Çin'e tutsak olduğu dönemi anlatırken kullandığı şu ifadeler; Türklerin o dönemde kavramsal olarak ifade edilemeyen sömürü ve emperyalizmin, bir olgu anlamında pekala farkında olduklarını ortaya koymaktadır: "Türk beğleri Çinliler gibi giyinmeye, Çinli adları almaya başladılar!"



Kostaki Musurus Paşa, Lefter Küçükandonyadis ve Yaşar Büyükanıt


Osmanlı Devleti ile Yunanistan Devleti arasındaki siyasal ilişkiler 1840'ta kuruldu. Osmanlı Devleti, Yunanistan Devleti'nin başkenti Atina'ya orta/elçi olarak Kostaki Musurus Paşa 'yı (1807-1891) atadı. Kostaki Musurus Paşa; Osmanlı Devleti uyruğu, Rum/Yunan asıllı, Hıristiyan/Dinli, Ortodoks/Mezhepli, Girit/Asıllı, İstanbul/Arnavutköy doğumlu, Osmanlı Dışişleri Bakanlığı yüksek bürokratlarından biriydi.



İyonya, Türkiye Cumhuriyeti ve Mozaik A.Ş. -Hanifi Altaş-


Sakarya yenilgisinden sonra geri çekilen Yunan ordusu Eskişehir- Afyon  savunma hattını oluşturmuştu. Yunan devleti de işgali altında tuttuğu bu yurt parçasını uzun vadede Yunanistan toprağı yapmak, Yunanistan’a katmak amacıyla bir ara formül geliştirmişti. Buna göre Yunan işgali altındaki Batı Anadolu’da sözde bağımsız bir İyonya Cumhuriyeti kurulacaktı.


 

Hanifi Altaş


Yeni Hayat Dergisi'nin sahibidir. Serbest avukatlık yapmaktadır.


 Türkçülük ve Devrimcilik



Yeni Hayat


"Yeni Hayat programının önemli bir özelliği de devrimcilikle ülkücülüğü bağdaştırmasıdır. Bu iki kavramın bugün birer sözcük olarak bile yan yana durmasının ne kadar garipseneceğini söylemeye dahi gerek yoktur. Ne var ki, asil garipsenmesi gereken şey, bir ülküsü bulunmayanların devrimcilik iddiasına kalkışmalarıdır. Gerçekte ülkücülük, bugün var olan düzeni beğenmeyerek onun yerine tasarlanmış olan ideali koymak demek olunca, bu ideali yani ülküyü gerçekleştirmenin adına devrim, bu uğraşının adına da devrimcilik demek gerekmez mi? Bu mantığın dışında bir devrimcilik yani ülküsü olmayan bir devrimcilik düşünülebilir mi? Öylesinin adi devrimcilik değil, olsa olsa anarşizm olur; çünkü, devrim yalnızca beğenilmeyen bir şeyi, bir kurumu, bir düzeni yıkmak demek değildir. Yıktığınız şeyin yerine koyacak bir "idealiniz" yoksa, siz yalnızca yıkıcı bir anarşist olabilirsiniz; ama devrimci asla!


 Türkçülük



Enver Paşa


Enver Paşa’nın hem kişisel olarak, hem de devlet adamı ve asker olarak yanlış, eksik, kusurlu tarafları bulunabilir. Elbette bu yönleri eleştiri konusu da yapılabilir. Ancak işin şu yanı çok iyi bilinmelidir ki, onun ve ittihatçı arkadaşlarının gerek Meşrutiyetin ilanı, gerek 31 Mart irtica ayaklanmasının bastırılması, gerek Trablusgarp savaşı ve gerekse Bab-ı Ali baskını sırasında sergiledikleri cesaret ve ataklık, imparatorluğun çöküş döneminde yurtsever ve idealist kadroların önünü açmak bakımından bile çok çok önemlidir. Çöküş dönemlerinde devletin sivil ve askeri kadrolarına hakim olan karamsarlık, yılgınlık, ürkeklik, korkaklık ve tembellik gibi hastalıkları bünyeden söküp atan ve taa Milli Mücadeleye kadar uzayan, hatta onu kazandıran yenilmezlik ruhunu ve devrimci dinamizmi onlara kazandıran Enver Paşa ve İttihatçı arkadaşları olmuştur.


 Din Geleneğinde Yanlışlar...


The image “http://dukkan.dharma.com.tr/img/books/t/975-333-058-8.jpg” cannot be displayed, because it contains errors.


Kulluk Düzeni


Kölelik ve/veya kölecilik; bir sosyal ve ekonomik düzenin adıdır. Müslümanlık yahut İslamiyet de, Arapların yarı köleci-yarı feodal sosyo-ekonomik düzeni içerisinde meydana gelmiştir. Adına Cahiliye dönemi denilen İslam öncesi çağlarda Arapların sosyal yaşantısı, ancak böyle tanımlanabilir. Sayıları belirli Arap kentlerindeki bir kısım etkin (nüfuzlu) kabile üyelerinin ülke içinde ve dışında ticaret serbestisine sahip olmaları bu durumu değiştirmez. Bugün dahi Suudi Arabistan’da bu köleci sistemin veya kulluk düzeninin somut izlerine rastlanabilir. Sözgelimi bu ülkede bir yabancının işçi olarak çalışması için de, bir işyeri açması için de ancak bu ülke yönetimince makbul bir Arab’ı kefil olarak göstermesi gerekir. Bu kefalet; bizim bildiğimiz anlamda bir krediye veya borca kefil olmak anlamında değildir; insanın insana kefil olması demektir. Daha doğrusu kefil olunanın kefile mahkumiyeti ve esaretidir. Öyle ki, kefil olunan kişi yıllarca çalışıp didindikten sonra kazanıp biriktirdiği bütün serveti, kefilinin bir sözüyle kaybedip beş parasız olarak o ülkeden kovulabilir. Bu durum, hiç kuşkusuz kulluk düzeninin Arabistan’da hala ne denli güçlü bir sosyal geleneğe ve süregenliğe sahip olduğunun somut bir göstergesidir.


 Okumakta Olduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
  
  
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar