Osmanlı Devleti ile Yunanistan Devleti arasındaki siyasal ilişkiler 1840'ta kuruldu. Osmanlı Devleti, Yunanistan Devleti'nin başkenti Atina'ya orta/elçi olarak Kostaki Musurus Paşa 'yı (1807-1891) atadı. Kostaki Musurus Paşa; Osmanlı Devleti uyruğu, Rum/Yunan asıllı, Hıristiyan/Dinli, Ortodoks/Mezhepli, Girit/Asıllı, İstanbul/Arnavutköy doğumlu, Osmanlı Dışişleri Bakanlığı yüksek bürokratlarından biriydi.
Kostaki (Büyük) Musurus Paşa 1840'ta Atina'ya geldi. Bu sıra Yunanistan'ın siyasal ortamı çok karışıktı. 1830'da Osmanlı Devleti'nden ayrılıp bağımsız bir devlet olan Yunanistan'da üç siyasal parti vardı. Bu partiler bağlı ve bağımlı oldukları İngiltere, Fransa, Rusya'nın Osmanlı Devleti karşıtı; siyasal, ekonomik, askeri, yayılmacı, sömürgeci, saldırgan amaçları doğrultusunda bir tutum izleyip siyasal iktidarı ele geçirmek için kıyasıya savaşıyorlardı ama onları birleştiren tek bir temel düşünce vardı. ''Hellenizm / Panhellenizm / Enosis'' düşüncesi doğrultusunda Osmanlı/Türk düşmanlığı yapmak...
Musurus Paşa, büyük diplomatlara yaraşır etkin bir çalışma yaptı. Öncelikle Yunanistan sınırları içinde kalmış olan Osmanlı/Türk mallarının Yunanistan Devleti'nce kamulaştırılması sonucu bu malların ödenmemiş satış bedellerinin ödenmesi ve tazminat ödenmesi konusunu çözümledi. Bu satış bedeli ve tazminat ödeme Yunanistan Devleti'ni ve Yunan kamuoyunu müthiş öfkelendirdi.
Bununla yetinmeyip, Osmanlı Devleti sınırları içinde yaşayan Rum/Yunan asıllı Osmanlı Devleti uyruklarına verilen Yunanistan Devleti pasaportlarını geçerli kabul etmedi. Başbakan İ. Kolettis'in desteğinde çıkan bir gazete Musurus Paşa'nın öldürülmesi gerektiğini yazdı.
Yunanistan Kralı'nın yaveri Albay Karatasos İstanbul'a gitmek için vize istedi. Musurus Paşa, geçmişte Osmanlı Devleti karşıtı etkinlik yapmış kişilere vize verilmeyeceğine ilişkin yönetmeliğe uyarak vize vermedi. Kral Otto ve Başbakan İ. Kolettis, Musurus Paşa'ya ağır sözlerle saldırdılar.
Osmanlı Devleti, Musurus Paşa'dan ve Osmanlı Devleti'nden resmen özür dilemesi için Yunanistan'a ağır bir nota verdi. Yunanistan bu notayı geri çevirdi. Musurus Paşa ve elçilik çalışanları 14 Şubat 1847'de bir Osmanlı savaş gemisiyle İstanbul'a döndüler. Yunanistan bir yıl sonra Musurus Paşa'dan ve Osmanlı Devleti'nden resmen özür diledi. Musurus Paşa 17 Şubat 1848'de gene bir Osmanlı savaş gemisiyle Yunanistan/Atina'ya gitti.
Yunanistan Devleti'nin kışkırttığı Yunan basını yeniden Musurus Paşa'ya saldırmaya başladı. Bu kez Musurus Paşa, Yunanistan'daki Osmanlı/Türk yanlısı ayaklanmaları kışkırtmakla suçlanıyordu. Yunan basını Musurus Paşa'yı öldürülecek hedef olarak gösteriyordu. Yunanistan Devleti Musurus Paşa'nın korunmasını sağlamadı.
Osmanlı elçiliğinde çalışan, Yunan haberalma örgütleri yapısında görev yapan bir Yunanlı/Rum, Musurus Paşa'nın çalışma odasına girip tabancayla beş el ateş etti, Paşa çevik davranıp kurşunların tümüne hedef olmadı. Yalnız sağ kolundan yaralandı. Osmanlı Devleti olayı şiddetle protesto etti. Katil/tetikçi Osmanlı Devleti uyruğu Yunanlı/Rum olduğu için iki devlet arasında bir savaş çıkmadı. Yunanistan Devleti suçluyu vermek istemedi. Osmanlı Devleti suçluyu Yunanistan Devleti'nden aldı.
Osmanlı/Türk devlet adamlığının yurtsever bir örneği olan Kostaki Musurus Paşa 1891'de Arnavutköyü'ndeki evinde öldü. Heykeli hâlâ yok.”*
Lefter Küçükandonyadis, 1925 yılında İstanbul'da dünyaya geldi. Türk futbolunun sembol isimlerindendir. Futbola Taksim'de başladı. Fenerbahçe futbol kadrosunda 1947'de yer aldı.
İtalya'nın Fiorentina ve Fransa'nın Nice takımlarının formalarını giydi (1951-53). Dönüşünde tekrar Fenerbahçe'de oynadı. Sarı-Lacivertli forma altında iki İstanbul Profesyonel lig, üç de Türkiye şampiyonluğu yaşadı.
Gol Kralı oldu(1953-54).
Milli Takım formasını 50 kez giydi. Futbol Federasyonu'nun "Altın Şeref Madalyası"nı alan ilk futbolcu oldu.
Milli takım'da 8 kez kaptanlık yaptı.
1963'te futbolu bıraktıktan sonra Yunanistan'ın Egaleo, Güney Afrika'nın Johannesburg takımlarında futbolcu ve antrenör olarak yer aldı. Daha sonra Samsunspor, Orduspor, Mersin İdmanyurdu ve Boluspor'da teknik direktörlük yaptı.
Büyük futbolculuğu ile "Ordinaryus" olarak tanımlandı.
İşte o soyadı küçük ama kendisi gerçekten büyük Lefter’in fütbol hayatından bir kesit:
Tarih 23 Nisan 1948, yer Atina.
Yunanlılar çok heyecanlı. Türk milli takımı ile maç var. Yunan basını günlerdir kışkırtıyor.
"Meclislerini kurdukları ve bayram ettikleri 23 Nisan gününde şunları rezil edelim."
Yunanlılar tartışıyordu:
-Kolay değil Türkiye’de Lefter oynuyor.
-Peh! O bizden sayılır, bize karşı asla iyi oynamaz, merak etmeyin.
Maç başlıyor. Lefter Küçük Andonyadis o müthiş çalımlarıyla Yunanlıları yırtıp geçiyor, vuruyor ve gol. Maçın sonuna doğru; Lefter ilerliyor, ilerliyor, Yunanlı seyirci ayağa kalkmış nefesini tutmuş, Lefter hala ilerliyor, bir çalım, bir daha ve çakıyor: Gol!
Lefter, Yunanlıları şok ediyor.
Yunanistan’ı 3-1 yeniyoruz. İki fanatik Yunanlı Lefter'in gollerine kahretmişler. Üzüntüden intihar ediyorlar. Hem de Akropol'den aşağı kendilerini atarak.
Temsil etmek, hiç kuşkusuz dünyanın en zor işidir. Çünkü dışarıya karşı temsil edilenin iradesiyle birlikte bütün görüntüsü ve görkemini de olduğu gibi yansıtmanız, yani onu hem hakkıyla temsil etmeniz; hem de sizin kişi olarak, temsil ettiğiniz kişi veya kuruma en ufak toz kondurtmayacak kadar yüksek bir kişilik ve karakter sahibi olmanız gerekir. Hele de konu bir devletin temsili olursa eğer, mesele büsbütün ciddiyet kazanır. Onun için de gerçek anlamıyla büyük devletlerin önem verdikleri bakanlıklarının en başında Dışişleri Bakanlığı gelir. Bu önem verme, devletlerin diş temsilciliklerine de aynı ölçüde yansır. Öyle ki, bir devletin temsil edildiği yabancı ülkelerdeki büyükelçilik binalarının yeri, büyüklüğü ve konumunun dahi o devletin gücü ve görüntüsüne uygun olarak seçilmiş olduğu ilk bakışta anlaşılır. Ömer Seyfettin’in “Pembe İncili Kaftan” hikâyesi yalnızca bir hikâye değildir; temsil meselesi üzerine verilmiş bir derstir aynı zamanda.
Sahip olduğum tarih bilinci ve ulusal bilinçten ötürü şahsen ben, Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın; bir yıl kadar önce Atina’da Yunanlı subaylar tarafından Türk bayrağına yapılan iğrenç saldırı ve Türklüğün aşağılandığı rezaletten hemen sonra Kara Kuvvetleri Komutanı sıfatıyla, şimdi de Genelkurmay Başkanı sıfatıyla Atina’ya gitmiş olmasının bütünüyle yanlış olduğunu düşünüyorum. Çünkü Türk bayrağına Yunanlı subaylar tarafından yapılan çirkin saldırıdan ötürü Yunanistan Devleti resmen özür dilememiştir. Yunan Kara Kuvvetleri Komutanının üzüntülerini bildirmiş olması asla özür yerine geçmez.
Yukarıda sözünü ettiğimiz olayın hiç yaşanmadığı varsayımıyla, gitmesi gerektiği için gittiğini farz etsek bile, 2 Kasım 2006 günü Atina’da gazetecilerle yaptığı sohbette, sayın Büyükanıt Türk Ulusu ve Devleti’nin kendi yurttaşları olan Rumlarla iyi ilişkiler içinde bulunduğuna örnek vermek ihtiyacını hissetmiş idiyse de eğer, bir Türk-Osmanlı devlet adamı olan Kostaki Musurus Paşa’dan ve Rum asıllı milli futbolcumuz Lefter Küçükandonyadis’ten söz edebilirdi. Hadi diyelim ki Kostaki Musurus Paşa’dan haberi yoktu. Peki, ama “damarımı kesseniz kanım sarı-lacivert akar” diyecek kadar fanatik Fenerbahçeli olduğunu bildiğimiz Büyükanıt’ın Lefter Küçükandonyadis’den de mi haberi yoktu? Oysa ki Fenerbahçe’nin amigoları bir yana, en sıradan fanatik Fenerliler dahi Lefter’in Atina macerasını bilirler.
Paşa hazretlerinin bu sözünü ettiklerimizden haberdar olmaması da olağandır diyelim. Peki, ama ya Atatürk’ün bizzat yaşadığı ve Karlsbad Notlarında anlattığı şu ibret verici olay ve konuşmadan da mı haberi yoktu?
”Atatürk; l.Dünya savaşı sırasında , 30 HAZİRAN -28 TEMMUZ 1918 günleri arası tehlikeli bir biçimde bozulan sağlığına kavuşmak için Karlsbat ‘da bulunmaktadır. Karlsbat’ da Türkçe ve Fransızca olarak günlük anılarını yazar. Atatürk Karlsbat ‘da daha önceden tanıştığı ünlü gazeteci Hüseyin Cahit Bey’ le (YALÇIN ) rastlaşır. Birden bir anısını anımsar ve defterine yazar. 24 TEMMUZ 1908 ‘de Hürriyetin ilanından sonra bir Yunan Gazetesinde Türk Ordusunu ağır aşağılayan ( Hakaret eden) bir makale yayınlanır. Devlet, siyasal yetki ve o zaman ki basın bu ağır aşağılamaya hiçbir tepki göstermez. Yalnız Hüseyin Cahit Bey bu ağır aşağılamaya bir yazı ile karşılık verir. Bu nedenden ötürü Türk Subayları Selanik Ordu Evinde Hüseyin Cahit Beye bir “altın kalem” armağan etmek için bir tören düzenler. Bu töreni düzenleyenlerin başında Atatürk‘ün Harbiye ‘den sınıf arkadaşı emekli Yüzbaşı Tahsin Bey vardır. Tahsin Bey Selanik ‘de “Silah” isimli bir gazete yayınlanmaktadır. Tahsin Bey’in ünlü takma ismi “Silahçı Tahsin” dir. O sırada kıdemli yüzbaşı olan Atatürk yunanlı yazarın yazısını okumamıştır.
Görkemli törende Silahçı Tahsin Bey; Yunanlı yazar hakkında; küfürlü, aşağılayıcı, çok coşkulu bir konuşma yapar. Atatürk Silahçı Tahsin ‘in konuşmasını beğenmez. Atatürk töreni yöneten lll. Ordu komutanından izin alarak şu konuşmayı yapar:
“Tahsin Bey: eğer bir Yunan gazetesi Türk Ordusunu aşağılamışsa, bu olayı Hüseyin Cahit Bey’in karşıt bir makale yazması kapatamaz. Sorunu ciddi olarak çözümlemek zorunludur. Devletimizin bu konuda resmi bir karşılık vermesi gerekir. Bu girişimden ayrı olarak Türk Ordusunun üzüntüsü ve tepkisini göstermek için, bence Hüseyin Cahit Bey’in makalesinin hiçbir etkisi olamaz. Olağanüstülük şöyle olur. Örneğin; sizin gibi kahraman bir ordu üyesi, kalkar Atina’ya gider. Bu gidişi hem kişisel olarak yaparsanız, hem de Türk Ordusunun aşağılanmayı kabul etmeyen bir üyesi olarak yaparsanız. Türk ordusunu aşağılayan makaleyi yazan yazarı ve bu yazıyı yayınlayan gazetenin sorumlu yazı işleri müdürünü Atina’da bulursunuz. Onları düelloya davet edersiniz. Yazar ve sorumlu yayın müdürü düello davetinizi kabul etmezlerse, onları orada Atina’da vurursunuz. Sonra da, gider polise teslim olursunuz. Böylece hem Türk Ordusunun şeref ve onurunu kurtarırsınız, hem de bu yolda her çeşit sonuca katlanırsınız.” (Metin Erksan, Mare Nostrum, Hil Yayınları, İstanbul-1997)
Kostaki Musurus Paşa Atina’ya elçi olarak gittiğinde Yunanlılara şirin gözükmek için hiçbir şey yapmamıştı. Sözgelimi, bir imparatorluk olan Osmanlı devletini, sonradan Müslüman olan Rum Köse Mihal bey örneğini vererek Türkler ve Rumlar birlikte kurdu dememişti. Diyemezdi de zaten! Çünkü onda aristokrasinin ahlakı vardı ve ahlak tektir.
Sonuç olarak; Rum asıllı Türk-Osmanlı tebaasından olup liyakati sayesinde büyükelçilik payesi alacak kadar yükselen Kostaki Musurus Paşa da, Türk milli takımı adına
Yunanistan’a iki gol atan Lefter Küçükandonyadis de Atina’da Türklüğü temsil etmişlerdir.
Rum asıllı olmayan, ama Türk asıllı olup olmadığı konusunda hakkında yığınla spekülasyon yapılmış olan ve bununla ilgili hiçbir açıklamasına tesadüf etmediğimiz Yaşar Büyükanıt, Atina’da şu iki Rum kadar Türk Ulusu’nu ve Türk Devleti’ni temsil edebilmiş midir?
Şimdi çok merak ediyorum. Yunan gazeteleri acaba Recep Tayyip Erdoğan’dan sonra, kendileri hakkında da “Atilla Olmayan Türk” diye övgü dolu başlıklar atmayı düşündüler mi?
Hanifi Altaş
8 Kasım 2006
*Bu yazı Kostaki Musurus Paşa hakkında yazılmış bir köşe yazısının özetidir. (METIN ERKSAN - KALEM - Cumhuriyet 18.02.2003 )