Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

6 Haziran 2006

Mirze Elekber Sabir

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Siyaset Türkiye

 


Recep’in Martini; Diyarbakır ve  Ziya Gökalp (II)


Hanifi Altaş


‘Zülküf Peygamber’den gaye; güya Diyarbakır’a paye!

 

Acaba tıpkı Yahya Kemal’in Arap garsonu gibi, Arap-Kürt Partisi çalışanları da patronlarına “Ya Seydi!” diye hitap etmeye alıştıklarından ötürü mü böyle bir hata işlemişlerdi? Burası bizce meçhul…

 

Başbakan’ın Malatya’nın simgesi diye ilan ettiği ve fakat ya bir dil sürçmesi yahut yanlış algılama sonucu Seydi Abdal dediği Seyit Battal Gazi tarihi bir kişilik değildir; halk arasında kısaca Battal Gazi diye bilinen bir destan kahramanıdır. Bu kahraman yaşamışsa da eğer, Bizanslılar ile Arap-İslam orduları arasında yapılan savaşlarda yer almış bir Arap komutanı olmalıdır. Atsız’ın bu destan kahramanıyla ilgili olarak yazdıkları da özet olarak budur.  Fakat eğer Malatya’yı bir tarihi kişilikle simgelemek gerekiyor idiyse de bu, bir söylence veya masal kahramanı olan Arap Battal Gazi mi olmalıydı? Oysa ki gerçekte böyle bir tarihi kişilik vardı ve o da ancak Malatya’yı kesin bir biçimde Türk hakimiyeti (18 Eylül 1101) altına almış olan büyük Selçuklu-Türk komutanlarından Melik Danişment Gazi olabilirdi. Üstelik Danişment Gazi de bir destan kahramanıydı; hakkında “Danişmentname”  adı verilen destanlar yazılmış ve söylenmişti. Melik Danişment Gazi, Sultan 1. Kılıçarslan ile birlikte Haçlı sürülerine Anadolu’yu mezar yapan kahraman bir Türk komutan ve yöneticiydi. Tabii Recep Tayyip ve onun gibiler ne Kılıçarslan’ı bilirler, ne de Danişment Gazi’yi. Velev ki bilseler de, anlaşılan onun eksiği Türk olmasıdır; Recep Tayyip Erdoğan ne yapıp edip Malatya’yı ille de bir Arap’ın adıyla özdeşleştirecektir. Erdoğan’ın, İstanbul’un tarihi ve kültür varlıkları deyince ilk aklına gelenin Karaköy’deki Arap Camii oluşu da herhalde yine aynı sebepledir. Erdoğan; Perşembepazarı semtindeki bu  Arap Camiinin etrafının işhanları ile çevrilmiş olduğundan ve buralarda yıkım yapılamadığı için dışarıdan görülüp fark edilemediğinden bakınız nasıl da yana yakıla söz etmektedir:

 

“2010’da İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti olarak 10 milyon turist çekmesinin beklendiğini söyleyen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, tarihi ve kültür varlıklarını görünmez ve ulaşılmaz hale getiren unsurların ortadan kaldırılması gerektiğini söyledi.

 

Yargıdan geçmiş yıkım kararları uygulanırken, medyanın konuyu şimdiye kadar yaptığı gibi ‘vicdanları sızlatacak’ görüntü ve müzik eşliğinde ekrana taşımaması gerektiğini söyledi.

 

Yıkımlar konusunda örnek olarak Perşembepazarı’nı vererek, bölgede -Endülüs mimarisine benzeyen mimarisiyle dikkat çeken Arap Camii benzeri- çok çeşitli eserlerin bulunduğunu belirten Erdoğan “Bu camii bilen, gören pek kalmadı. Hanlar tarafından çevresi sarılmış, gözükmüyor. Haklarında yıkım kararı var; ama yıkımda zorluklarla karşılaşıyoruz” dedi. (http://www.ntvmsnbc.com/news/368871.asp)

 

Görüyorsunuz ya, konu Arap Camii olunca hazretin mimari kültürü bile derinleşiyor. Ama onun söylediklerini okuyunca sanırsınız ki o semtte Arap Camii benzeri daha çok eserler vardır; sanki burası Karaköy değil de Arapköy’dür; öyle ya Araplar da kara değil mi? Başbakanın sözleri başka nasıl anlaşılabilir? Gerçekte ise Perşembepazarı semtinin olduğu Karaköy’ün adı, Türk olan Musevi Karay’lardan gelmektedir; orada Arap Camiine benzer başka hiçbir yapı da yoktur.

 

Şimdi asıl konuya, Diyarbakır’a gelelim. Malatya’yı Seydi Abdal adında bir Arapla özdeşleştiren Recep Tayyip, Diyarbakır’ı da bir Seydi veya Seyit ile değil, aklınca buraya paye vererek bir Peygamber ile simgeleştiriyor. Ne var ki, o kadar araştırma yapmamıza rağmen Zülküf Peygamber diye birinin tarihsel olarak Diyarbakır’la en ufak bir ilgisine rastlayamadık. Belki de Başbakan tıpkı Seydi Abdal diye birini uydurduğu gibi, bunu da uydurmuştur. Bir başka ihtimal de, belki rakibi DYP Genel Başkanı Mehmet Ağar’ın önünü kesmek düşüncesidir. Çünkü eğer Diyarbakır’da Zülküf Peygamber’in yaşadığına dair halk arasında şöylesine kulaktan dolma bir söylence veya söylenti varsa ve Elazığlı Mehmet Ağar da bundan haberdarsa, muhtemelen o da Diyarbakır’a geldiğinde Zülküf Peygamberden bahis açarak; “Ey Diyarbakırlılar! Sizin simgeniz olan Zülküf  Peygamberin adını benim babam da taşıyordu. Biz de zaten Diyarbakır’dan Elazığ’a göçmüş bir aileden geliyoruz!” diyebilirdi. Türkiye’de siyaset böyle incelukli hesaplara dayandığı için her ihtimalin gerçekleşme olasılığı kuvvetle muhtemeldir(!).

 

Şaka bir yana ama, gerçekte Zülküf Peygamber diye biri de yok. Başbakanın Zülküf diye telaffuz ettiği isim aslında Zülkifl. Tabii bu adın Arapça aslına uygun biçimde telaffuzu çok zor olduğu için Zülküf şekline girmiş olması gayet olağan bir durum. Ne var ki, Kur’an’da;  salih insanlardan biri olarak geçen ve Zülkifl adı ile anılan kişinin Peygamber olup olmadığı da kuşkulu ve İslam bilginleri arasında tartışmalıdır. Onun Peygamberliğine kanıt olarak, yalnızca bu görüşü savunanların çoğunlukta olması(!) gösteriliyor.  Eh…. Erdoğan da onu Peygamber diye gösterdiğine göre, artık bu tartışmaya son nokta konulmuş demektir.    

 

Ancak, bu Zülkifl Peygamberin Diyarbakır’da yaşadığına dair hiçbir bilgiye yahut rivayete biz rastlayamadık. Sadece bu şehrimizin civarındaki dağlardan birinin adı Zülkifl dağı imiş; hepsi bu! En tanınmış ve muteber Arap tarihçilerinden biri olan Taberi’ye göre ise Zülkifl Şam’da yaşamış ve orada ölmüştür. Şimdi biz bu konuda  en büyük Arap tarihçilerinden biri olan Taberi’ye mi itibar edeceğiz, yoksa Recep Tayyip Erdoğan’ın söylediklerine mi? Ama eğer; “Zükifl’in Diyarbakır’da yaşadığının kefili Recep Tayyip Erdoğan ise, bu bizi ikna etmeye yeter” diyorsanız; o başka… Ne diyelim? Bundan iyisi, Şam’da  kayısı…

 

Bütün bunlara ilaveten biz bir de, Başbakanın nutkundan, Çanakkale’de İstiklal mücadelesi(!) vermiş olduğumuzu ve bunun bugün Diyarbakır’da sürdürülmekte olduğunu öğrenince, şahsen içinde bulunduğumuz cehalet karşısında dudağımız uçukluyor; çenelerimiz kilitleniyor. Diyecek söz bulamıyoruz…

 

 

Diyarbakır ve Ziya Gökalp

 

Diyarbakır deyince bizim aklımıza Türk-Selçukluların üçüncü büyük hakanı Melikşah gelir. Çünkü Diyarbakır Melikşah döneminde kesin bir biçimde Türk hakimiyeti altına girmiştir. Diyarbakır deyince aklımıza Türk Artukoğulları Beyliği gelir. Diyarbakır deyince aklımıza Akkoyunlu-Türk imparatorluğunun başkenti ve onun en büyük hakanı Uzun Hasan gelir. Diyarbakır deyince hiçbir Türk’ün aklına, Zülküf Peygamber diye peygamberliği ve orada yaşayıp yaşamadığı bile kuşkulu olan hayali biri gelmez.

 

Bütün bu saydıklarımız ve uzak tarih bir yana, Diyarbakır deyince Türklerin aklına ön önce ve herkesten önce gelen ve gelecek olan bir tek isim vardır: Ziya Gökalp!

 

Eğer Diyarbakır şehrinin adıyla özdeşleşmiş tarihi bir kişilik varsa o kişi Ziya Gökalp’tir.  Ve eğer Diyarbakır şehrinin adıyla özdeşleşmiş destanî bir kişilik varsa o da yine Ziya Gökalp’tan başkası değildir. Ziya Gökalp denilince de akla hiç kuşkusuz önce Diyarbakır gelir.  

 

Türklerin son yüzyılda yetiştirdiği biricik filozof, büyük Türk düşünürü, büyük Türk idealisti ve ideologu, Türk toplumbilimcisi, Türk toplumbilimciliğinin kurucusu ve halen aşılamamış en büyük kuramcısı, aynı zamanda büyük eğitimbilimci, milli edebiyat ve sade Türkçecilik akımına öncülük eden yazar ve şair; bütün bu saydıklarımızın en sonuncusu olmak üzere siyaset adamı; Meşrutiyet, Mütareke ve Cumhuriyet dönemlerinin en etkili mütefekkiri olan büyük Türk ve Türkçü Ziya Gökalp 1876 yılında Diyarbakır’da doğmuştur.

 

Ziya Gökalp’in Diyarbakır’da doğduğu ev, ölümünden sonra onun adıyla anılan bir müze haline getirilmiştir.

 

Öğrenimine Diyarbakır'da başlayan Ziya Gökalp, aynı şehirde Askeri Rüştiye'yi (1890) ve Askeri İdadi'yi bitirmiştir (1894). Ziya Gökalp, tıbbiyelilerin istibdata son vermek için kurdukları İhtilal Komitesine girmiş, okuldaki faaliyetleri ve okuduğu Fransızca kitapların zararlı sayılması yüzünden hapsedilmiştir. Diyarbakır Valisi Halit Bey'in yolsuzluklarına karşı mücadeleye girişen arkadaşlarıyla birlikte yasak yayın okudukları gerekçesiyle tutuklanmış (1898) ve İstanbul'a döndükten sonra da okuldan uzaklaştırılmıştır.

Ziya Gökalp, hükümlülük süresi dolunca "Zaptiye Nezareti altında bulundurulmak üzere" Diyarbakır'a gönderilmiştir. Burada siyaset, felsefe ve tarih üstüne incelemeler yaparken, istibdat aleyhine gizli faaliyetlere de katılmıştır.

 

Diyarbakır: Ziya Gökalp’in Eşkiyaya Karşı Ayaklandırdığı Şehir ve Bugün Eşkıyanın Ayaklandığı Şehir!

 

Derler ki, Gökalp, Abdülhamit’in istibdat döneminde, bir gün bütün öğrenciler bir tören sırasında adet olduğu üzere “Padişahım çok yaşa!” diye hep bir ağızdan bağırmaktalar iken tek başına “milletim çok yaşa” diye haykıran adamdır. Gökalp, gerçekten de Abdülhamit istibdadına karşı tek başına böylesine cesurca haykıracak yaradılışta biridir; aşağıda anlatacağımız bazı yaşam kesitleri de, bütün yaşantısı da bize bunu gösteriyor.  

 

Erol Güngör, 1976 yılında yayımlanan Atsız Armağanında yer verilen talihsiz bir yazısında, Gökalp’i her devrin adamı olmakla suçlamıştı. Ben o yazısından ötürü Güngör’ü bir türlü affetmedim ve affedemiyorum. Bu Adana yöresine özgü kabadayılık yöntemleriyle büyük Ziya Gökalp’i ve onun hatırasını kimse küçültemezdi. Değil Erol Güngör; onun gibi yüzlercesi, binlercesi bir araya gelse de buna güçleri yetmezdi; yetmemiştir.  Gökalp’e bu çamuru atan adam yani Erol Güngör ise, dış ve iç konjonktürün çakıştığı bir dönemde, Amerikancı-Batıcı-Sağcı- muhafazakar-milliyetçi ve mukaddesatçı milliyetçi cephe hükümetlerinin fikri ve ideolojik öncülüğünü yapan Ortadoğu adlı gri gazetenin başyazarıydı. Uğur Mumcu; “Suçlular ve Güçlüler” adlı kitabında yer alan bir yazısında, Erol Güngör’ün; ATAŞ rafinerisinin devletleştirilmesine karşı çıkan, Ecevit hükümeti aleyhindeki bir yazısını şahane bir biçimde hicvetmiştir. Mumcu’nun bu yazısı Erol Güngör hayattayken yazılmıştır.

 

Ziya Gökalp yalnızca bir düşünür ve kuramcı değildir; o aynı zamanda büyük bir devrimci ve eylemcidir. 1905 yılında Ziya Gökalp Diyarbakır’dadır. Bölgede güvenliği sağlamak için kurulmuş Hamidiye alaylarının başında merkezi Urfa Viranşehir olan Mılli aşiretinin reisi İbrahim Paşa bulunmaktadır. İbrahim Paşa, bugün Kasr-ı Kanco adıyla bilinen şatoda oturan ve Yezidi Kürtlerin o zamanki reisi  olan Hüseyin Kanco’yu da yanına alarak Urfa ve Diyarbakır yöresindeki köy ve kasabaları soyup yağmalamaya başlar. İbrahim Paşa’nın, Diyarbakır havalisinde yaptığı bu yağma ve talan üzerine, Ziya Gökalp’in önderlik ederek örgütlediği  şehir halkı, üç gün süreyle telgrafhaneyi işgal eder(1905). İbrahim Paşa ve adamlarının cezalandırılması için saraya telgraflar çekilir. Üstelik, Avrupa ve Asya ülkeleri arasındaki haberleşmenin bağlantı noktası olan Diyarbakır telgrafhanesinin bu bağlantıyı kesmesi olayın daha da büyümesine yol açmış ve yabancı ülkeler saraya baskı yapmaya başlamıştır. Konuyu incelemek üzere İstanbul'dan Diyarbakır'a gönderilen soruşturma kurulu Hamidiye alaylarının bir süre sinmesini ve yolsuzluklara son vermesini sağlar. Ancak halkın yakınmasına yol açan yeni olaylar patlak verince, Ziya Gökalp ve arkadaşlarının önderliğinde halk yeniden telgrafhaneyi ele geçirir. 11 gün süren bu ikinci işgal halkın kesin zaferiyle sonuçlanmış, hükümet İbrahim Paşa ve alaylarını bölgeden uzaklaştırmak zorunda kalmıştır (Kasım-1907). Meşrutiyetten sonra yine Gökalp’in  çabalarıyla bu eşkıya çetesi tenkil edilir; ele başları ölür yahut öldürülür. Gökalp, ilk manzum eseri olan Şaki İbrahim destanında işte bu olayı anlatır. Fakat Gökalp bu manzumesinde kendi rolü üzerinde hiç durmaz. Gökalp, işte böylesine yürekli ve aynı zamanda mütevazı ve alçakgönüllüdür.

 

II. Meşrutiyetin ilanından sonra, Ziya Gökalp'ın kurduğu gizli cemiyetin yerini Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti Diyarbakır Şubesi almıştır. Partinin Diyarbakır, Van ve Bitlis örgütlerinin denetimiyle görevlendirilen Ziya Gökalp, bu dönemde Diyarbakır ve Peyman gazetelerinde yazılar yazmaktadır. 1909'da partinin Selanik'teki kongresine il temsilcisi olarak katılır. Bir yıl İstanbul Darülfünununda psikoloji okuttuktan ve Diyarbakır maarif müfettişliği yaptıktan sonra, yeniden Selanik'e gider. Katıldığı parti kongresinden sonra genel merkez üyeliğine seçilir. Burada Genç Kalemler, Yeni Felsefe, Rumeli gibi dergi ve gazetelerdeki yazılarıyla Türkçülük ve dilde sadeleşme hareketlerinin öncüleri arasında yer alan Gökalp, milli duyguları, tarih bilincini, bilime ve tekniğe değer veren düşünceyi her şeyin üstünde tutan yazı ve şiirleriyle çevresini geniş ölçüde etkilemektedir. İttihat ve Terakki Genel Merkezi İstanbul'a taşınınca (1912), Gökalp da İstanbul'a yerleşir. O yıl Ergani madeninden Milletvekili seçilir.

Türk Ocağı çevresindeki çalışmaları, Türk Yurdu ve kendi çıkardığı Yeni Mecmua (1917) gibi dergilerdeki yazıları, Türkçülük akımının ilkelerini saptayan ve çağdaş uygarlık karşısında yerli bir senteze varılmasını şart koşan önerileri (Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak 1918), Darülfünun'da okuttuğu toplumbilim dersleri, İttihat ve Terakki'nin yönetici kadrosu üzerindeki etkisiyle Ziya Gökalp, Mütarekeye (1919) kadar uzanan dönemin düşünce ve siyaset hayatına yön veren etkenlerin başında yer almıştır.  İstanbul'un işgali üzerine tutuklanarak Ermeni Katliamı suçlamasıyla Divan-ı Harp’te yargılanır. Onun bu yargılamalar sırasındaki sakin, soğukkanlı ve cesur tutumu yüzünden Mahkeme Başkanı Nazım Paşa bu görevinden istifa etmek zorunda kalır. Onun yerine Mahkeme Başkanı olan Kürt Nemrut Mustafa Paşa’ya;  “Bana bak Kürt Mustafa! Aklın varsa beni buradan sağ çıkarma! Çünkü sağ çıkarsam ben seni asacağım!” diye çıkışan da yine Ziya Gökalp’tir.

 

Yapılan bu yargılamaların neticesinde hakkında sürgüne gönderilme kararı çıkan Ziya Gökalp iki yıl Limni ve Malta'da sürgün kalmıştır. (1919-1921). Malta adasına sürgün kafilesiyle birlikte ilk çıktıkları gün Ziya Gökalp, adanın İngiliz komutanına; “yarından itibaren konferanslara başlayacağım, onun için sizden dinleyiciler için sıralar, bir masa ve sandalye ile kara tahta ve tebeşir istiyorum!” der. Ada komutanı, onun yaptığı bu emrivakiye boyun eğer ve isteklerini karşılar. Ziya Gökalp dediğini yapar ve aralarında ak sakallı Osmanlı Paşalarının da bulunduğu Türk sürgünlerin hepsini bu konferansların meraklı ve istekli takipçileri haline getirir. En dikkatli dinleyicilerinin başında da Adanın İngiliz komutanı gelmektedir; Gökalp’in derslerini İngilizce’ye çevirterek izlemiştir. Gökalp sayesinde bu sürgün yeri adeta bir akademi halini almıştır. Sürgündekiler bu havadan öylesine etkilenmişlerdir ki, oradan ayrılacakları zaman üzüntüye kapılmışlardır. Gökalp’in bu yaptıkları, onun en karanlık günlerde bile Türk  milletine olan inancını yitirmemiş olmasının sonucudur; o, asla karamsarlığa ve ümitsizliğe kapılmamıştır. Nitekim, Limni ve Malta adalarından ailesine gönderdiği mektuplar, hep umut, iyimserlik ve iman aşılayan ifadelerle yüklüdür.

 

Ziya Gökalp 1921 yılı Nisan ayında sürgünden döndükten sonra, Telif ve Tercüme Heyeti başkanlığına getirileceği tarihe (1923) kadar Diyarbakır'da kalmış ve Küçük Mecmua’yı yayımlamıştır. Küçük Mecmua ilkel şartlarda basılmış olmasına karşılık o dönemin en etkili fikir dergisidir. Ziya Gökalp işte bu derginin borçlarını eşinin babasından kalan evi satarak ödemiş ve 1923'te Diyarbakır'dan milletvekili seçilerek Ankara’ya gelmiştir. Hakimiyeti Milliye, Yeni Gün, Cumhuriyet gazetelerinde makaleleri yayımlanmıştır. Altın ışık (1923), Türkçülüğün Esasları (1923), Türk Töresi (1923) gibi kitapları birbirini izlemektedir. Cumhuriyet daha ilan edilmemişken. “Yeni Türkiye’nin Hedefleri” başlığıyla kaleme aldığı makaleler, yeni dönem için yol ve yön gösterici  olduğu kadar, bugün için de tazeliğini ve düşünsel içeriği bakımından orijinalliğini koruyan yazılarıdır. Cumhuriyet Halk Partisinin programını inceleyen ve yorumunu yapan Doğru Yol (1923) adlı incelemesini de yine bu dönemde kaleme almıştır. O sıralar yazdığı Türk Medeniyeti Tarihi ise ölümünden sonra yayımlanmıştır (1926). Yine ölümünden sonra çeşitli gazete ve dergilerde çıkmış yazılarıyla mektupları çeşitli kitaplarda derlenmiştir: Çınaraltı (1939), Fırka Nedir? (1947), Ziya Gökalp Diyor ki (1950). Ziya Gökalp'ın neşredilmemiş yedi eseri ve aile mektupları (1956), Ziya Gökalp'ın Yazarlık Hayatı (1956), Ziya Gökalp Külliyatı (1. Kitap şiirler ve halk masalları;1952, 2. kitap Limni ve Malta Mektupları;1965), Terbiyenin Sosyal ve Kültürel Temelleri (1973).

Ziya Gökalp Ekim1924'te İstanbul'da ölmüştür.  

 

Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk Ziya Gökalp için “fikirlerimin babası’ demiştir.

 

 

****

 

Yukarıdaki anlattıklarımız, ancak Ziya Gökalp hakkında yazılacakların özetinin özeti niteliğindedir.

 

Eğer Türk milletini ve Türkiye Cumhuriyetini kelimenin gerçek anlamıyla temsil eden bir başbakan, Diyarbakır’daki ayaklanmadan sonra bu şehrimize gitseydi; şunları yapardı.

 

Diyarbakır’a gitmeden önce, İçişleri Bakanına emir vererek, Şaki İbrahim’in günümüzdeki uzantılarına cesaret verip kol kanat gererek Diyarbakır’ın yakılıp yıkılmasına ve yağmalanmasına yol açan Osman Baydemir’i derhal görevinden aldırır, şehre ayak basar basmaz da ilkönce Ziya Gökalp müzesini ziyaret ile onun hatırasını yad ederdi. Sonra da Türkiye Cumhuriyetine karşı yapılmış ayaklanma sırasında dükkanları talan edilmiş esnafın ve halkın karşısına çıkarak onlara Şaki İbrahim’i, Ziya Gökalp’i, onun Diyarbakır şehrini yağmalamak isteyen, üstelik arkasına devlet gücünü almış eşkıyaya karşı şehir ahalisini nasıl ayaklandırdığını ve Diyarbakır’ı tam iki kez nasıl kurtardığını anlatırdı. En son olarak da, Ziya Gökalp’in Türkiye Cumhuriyetinin kurucu ideolojisi ve kurucu iradesi üzerindeki tartışılmaz yeri ve ağırlığından söz ederdi. Diyarbakır’ın asıl sahiplerine verilecek bundan daha güzel ve anlamlı bir mesaj olabilir miydi?

 

Tabii ve elbette Recep Tayyip Erdoğan bunları yapamaz. Zira, her şeyden önce onun ve onun gibilerin içinde yetiştiği siyasi ümmetçi akımın Türkiye’de iki baş düşmanı vardır: Ziya Gökalp ve  Mustafa Kemal Atatürk… O ve onun gibi siyasi ümmetçiler tam altmış yıldır hem Gökalp’e hem de Atatürk’e durmaksızın saldırmaktadırlar.  Atatürk’e açıktan sövüp sayamadıkları zaman da hep Ziya Gökalp’i hedef almışlardır. Türkiye’de siyasal İslamcılığın en zengin literatürü, Ziya Gökalp’e ve Atatürk’e sövgü edebiyatı bağlamında ve kapsamında oluşmuş ve oluşturulmuştur.

 

Recep Tayyip Erdoğan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu sırada 1997 yılında Siirt şehir merkezinde yaptığı bir konuşmada, orada toplanan kalabalığı Türk ordusuna karşı kışkırtmak amacıyla okuduğu açıkça belli olan bir dörtlükten ötürü yargılanmış ve hapis cezasına mahkum edilmiştir. Erdoğan, savunma olarak bu dörtlüğün Ziya Gökalp’e ait olduğunu iddia etmiştir. Kararın temyizi üzerine, dönemin Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş, mahkumiyet kararanın onanmasını istediği talepnamesinde çok yerinde ve yetkin bir değerlendirmeyle,  bu savunmaya itibar edilemeyeceğini; zira Erdoğan gibilerin Ziya Gökalp karşıtı ve düşmanı olduklarını, Gökalp’i asla referans alamayacaklarını belirtmiştir. Biz de Yeni Hayat dergisinin 1998 Ekim sayısında yayımlanan başyazımızda, Erdoğan’ın okuduğu dörtlüğün Ziya Gökalp’e ait olmadığını kesin kanıtlara dayanarak göstermiştik. Sonuç itibariyle Yargıtay yerel mahkemenin Erdoğan aleyhindeki mahkumiyet kararını onamış yani Erdoğan Ziya Gökalp’i siper edinerek kendisini kurtaramamıştır; cezaya çarpılmıştır. Bu durumu bazıları, -Erdoğan gibilerin usulünce- “Ziya Gökalp tekin değildir; adamı işte böyle çarpar!” diye yorumlamışlardır. 

 

Siirt’te yaptığı konuşmadan ötürü suçlanınca, kendisini aklamak için Ziya Gökalp’e sığınan Erdoğan’ın, Diyarbakır’da yaptığı konuşmada Ziya Gökalp’i anmak, işte bu sebeplerle aklına gelmez. Doğrusu, işine de gelmez. Zaten Erdoğan gibilerin Ziya Gökalp hakkındaki bilgileri, onun aleyhinde kin ve irin kusan birtakım bayağıların risalelerinde okuduklarından ibaret olduğu için de Diyarbakır ve Ziya Gökalp arasında sağlam ve mantıklı bir bağ kuramazlar.

 

Recep Tayyip Erdoğan, bir Türk devleti olarak kurulmasıyla övündüğümüz Türkiye Cumhuriyetinin en büyük şehrinin Belediye Başkanı  sıfatıyla, 1996 yılında Kayseri’de yaptığı bir konuşma sırasında, “Bu ülke yalnızca Türklerin mi!” diye höyküren adamdır.

 

Ziya Gökalp ise daha ortada Türkiye Cumhuriyeti yokken, Osmanlı İmparatorluğu döneminde 1917 yılında yazdığı bir şiirinde şöyle haykırıyordu:

 

“Bana yol gösteren benden olmalı

Olamaz Türk’e baş Türk’üm demeyen!

Osmanlı kalamaz Türk’ü sevmeyen…”

 

Nereden nereye gelmişiz; ne günlere kalmışız değil mi?

 

 

***

 

Hadi Recep Tayyip Erdoğan gibilerin zihniyeti ve dünya görüşü itibariyle Diyarbakır’ı Zülküf Peygamber diye bir hayali kişilikle ilintilendirmesini anladık ta; ya daha sonra yapılan Diyarbakır MHP il kongresinde yaşananlara ne buyurulur?  

 

MHP Diyarbakır il başkanı kongrede Kürtçe konuştu

 

Terör örgütünün bütün tahriklerine rağmen sokak olaylarından uzak duran MHP'de dün bir ilk yaşandı. Diyarbakır il başkanlığına atanan Abdullah Arzakçı, teşekkür konuşmasını Kürtçe yaptı.

 

Arzakçı, Kürtçe, "Allah, Devlet Bahçeli'yi başımızdan eksik etmesin. Onu başbakan yapsın." dileğinde bulundu. Arzakçı, Anneler Günü'nü de, "Burada Türkçe bilmeyen anneler var." diyerek Kürtçe sözlerle kutladı. Ziya Gökalp Kapalı Spor Salonu'nda yapılan kongre öncesinde sanatçı İsmail Türüt, partilileri coştururken, halkoyunları ekibi de halay gösterisinde bulundu. Tek listeyle gidilen kongrede güven tazeleyen İl Başkanı Abdullah Arzakçı, seçimden sonra yaptığı konuşmada, 60. hükümeti MHP'nin kuracağını iddia etti. Başbakan Tayyip Erdoğan’ın “Kürt sorunu vardır.” yönündeki sözüne tepki gösteren Arzakçı, “Ben Zaza'yım, Kürt'üm. Bütün arkadaşlarım Diyarbakırlı, bu yörenin insanları. Bizim Kürt sorunumuz yok. Kürtçe konuşuyoruz. Başbakan'ın kimlik sorunu var." dedi.

 

Kongreye katılan Genel Başkan Yardımcısı Murat Şefkatli de, Diyarbakırlıların kendilerini mutlu ettiğini vurguladı. Şefkatli, “Ankara'daki arkadaşlarımın Diyarbakır'ın 'önümüzdeki seçimlerde MHP’den 3 milletvekili çıkaracağız' sözünü verdiğini söyleyeceğim.” ifadelerini kullandı (http://www.zaman.com.tr/?hn=285161&bl=politika&trh=20060515)

 

Bilmem dikkatiniz çekti mi? MHP Diyarbakır İl Kongresi Ziya Gökalp’in adını taşıyan bir spor salonunda yapılıyor ve adı milliyetçi olan Partinin İl Başkanı da, Kongreye katılan Genel Başkan Yardımcısı da Ziya Gökalp ile ilgili bir tek kelime etmiyor. Üstelik Kürtçü-bölücülerin tezlerine hak kazandıracak biçimde, MHP İl Başkanı  Kürtçe konuşma yapıyor… Adam Kürt’üm demesi yetmezmiş gibi, üstüne üstlük Zazaları bile Kürt yapıyor. Demek diyoruz; bunlar da MHP’nin Bozkürtleri…

 

Biz şahsen bu olanlara hiç şaşırmadık.  Değil mi ki, MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş de Kürtlere şirin gözükmek için Ziya Gökalp’i bile Kürt yapmaktan çekinmemişti? Ama Gökalp’in halen hayatta olan tek kızı Türkan Hanım bu iddiayı kesin bir dille reddetmesine rağmen (1995 yılı), aynı iddiayı Türkeş’in ölümünden sonra da Enis Öksüz diline dolamıştı. Üstelik Enis Öksüz Sosyoloji kürsüsünde profesördü, yani Gökalp’in kurduğu kürsüde. Dolayısıyla Gökalp’in Kürt olmadığını herkesten önce bilmesi gereken biriydi: Ama anlaşılan onun siyaset adamlığı, bilim adamlığı ve akademisyenliğinden  çok daha önce geliyordu. Fakat siyaseti Bizans entrikası zanneden Öksüz, çok geçmeden mensubu olduğu Partinin bile sahiplenemediği ve bu yüzden bakanlıktan çekilmek zorunda bırakılan biri konumuna düştü; siyaseten de öksüz kaldı…

 

Ama asıl öksüz ve öndersiz kalan Türk milletidir. Böyle olduğu için de yıllardır millet olmaktan daha çok bir sürü davranışı gösteriyor ve kendilerini kurtarıcı diye yutturan sahte kahramanların  peşinde sürüklenip duruyor. Çünkü göç geriye dönmüştür bir kere…

 

Yörüklerde şöyle bir ata sözü vardır:

 

“Göç geriye dönünce topal eşek öne düşer!”

 

Hanifi Altaş

6 Haziran2006



------------------


.......


 

Hanifi Altaş


Yeni Hayat Dergisi'nin sahibidir. Serbest avukatlık yapmaktadır.


 Umumi Siyaset



 


 


 Türkçülük



 



 Kitap


The image “http://dukkan.dharma.com.tr/img/books/t/975-333-058-8.jpg” cannot be displayed, because it contains errors.