Klasik Marksist şablona göre, Kulluk Düzeni veya "Kölecilik" insanlık tarihinde ilkel komünal toplumdan sonraki aşamayı teşkil eder. Köleci toplumu feodal toplum, onu da kapitalist toplum aşamaları izlemiştir. Sosyalizm ve Komünizm aşamaları ise geleceğe ilişkin tasarımlardır. Ancak Marksizmin tarihsel determinizmi bütün bu kademeleri birbirini ardışık olarak izleyen; gerçekliği ve gerçekleşmesi muhakkak aşamalar olarak görür. Gerçi bu şablon her ne kadar Marks ve Engels tarafından ortaya konulmuş ise de, özellikle Avrupalı toplumların tarihi açısından geçerli olduğu da şüphe götürmez bir gerçektir. Zaten bugün için Marks ve Engels'in en çok eleştiriye uğrayan yanlarından biri, onların oluşturduğu tarihsel materyalizm görüşünün kesinlikle Avrupa merkezci bir karakter taşıyor olmasıdır. Ancak konumuz Marksizmin eleştirisi değildir; geçmişteki KULLUK DÜZENİ ile günümüzdeki bazı benzerlikler üzerinde durmaktır.
Köleci toplumun karakteristik niteliklerinden en belirgin olanı, bir kısım güç ve kudret sahibi insanların, başka insanları tıpkı evcilleştirilmiş hayvanlar gibi veya onların yerine akla gelebilecek her işte kullanmalarıdır. O dönemde varlık, güç ve kudret göstergesi sahip olunan köle sayısıdır; kim ne kadar çok köleye sahipse o denli varlıklı ve güçlüdür. Kimbilir belki de kulluk ile kullanılmak arasında etimolojik olarak da bir ilgi vardır. Ancak bildiğim kadarıyla bugünkü Türkçede bir insandan söz edilirken, onun gıyabinda dahi olsa "kullanılmak" sözü kullanılmaz. Bu tür bir sözcüğün kullanımı, görgü kurallarına da, edep ve terbiyeye de aykırı bir davranıştır. Tek kelimeyle çirkindir. Fakat başbakanın malum anlı şanlı danışmanından Amerika'da sadır olan sözleri ve bununla ilgili haberleri okuyunca anlıyoruz ki Amerika'da öyle değilmiş. Nitekim Zapsu'nun sözlerinin Amerika'da da yadırgandığına ilişkin hiçbir habere rastlayamadık. Tabii bu durum biraz da kullanılma fiilinin muhatabının tutumuyla ilgili gözüküyor. En yakın ve en derin danışmanının söyledikleri ortadayken ve kendisi bundan ötürü hiçbir tepkiyle karşılaşmamışken; yani bizzat Başbakan kulluğu ve kullanılmayı sineye çektikten sonra, elin oğlu ne diye kafa yorup üzülsün ki?
Köleci toplum düzeninin hakim olduğu Roma İmparatorluğu döneminde oluşturulan Roma Hukuk sisteminde bir kölenin, efendisi açısından onun sahibi olduğu diğer bir maldan farkı yoktu. Başbakanın danışmanının kullandığı İngilizce'deki “use” kelimesinin kökeni de Latincedir ve sözgelimi hür bir Romalının sabanını ondan habersiz alıp kullanmakla, kölesini kullanmak arasında da fark yoktur. Roma hukukunda buna kullanma hırsızlığı (usus furtum) denirdi.
Yukarıda belirttiğimiz gibi, kullanmak ve kullanılmak sözcükleri Türkçede yalnızca ve yalnızca insanların dışındaki canlı ve cansız varlıklar için saf edilir; insanlar için değil! Pazarlamak kelimesi de böyledir. Oysa ki, hatırlarsanız eğer Tansu Çiller'in başbakan olduğu yıllarda bir Yahudi holding patronu, "Başbakanı Amerika'da pazarlamaktan" söz edebilmişti. Tabii Türkiye'de doğup büyümüş olmasına rağmen, mister İzak'ın bu sözlerini -iyiniyetle- onun Türk dilini yeterince bilmediğine de yorabilirdiniz. Gerçekte ise Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı olan bir hanıma ve onun şahsında temsil ettiği millete bundan daha büyük bir hakaret yapılamazdı. Ne demekti pazarlamak? Pazarlanmak istenenden bir ses çıkmadı; ama onu pazarlamaya kalkışanlara da hiç kimse bunun Türkçedeki karşılığını bilip bilmediklerini sormadı. İşte dün Türkiye Cumhuriyetinin Başbakanını Amerika'da pazarlamak isteyenlerin taşıdığı zihniyet ne ise, bugünkü Başbakanı daha önceleri Amerika'da pazarladığından söz açılan, şimdi de şefaatçilik etmek üzere Amerikalılara onu "kullanmaları" teklifinde bulunan nevzuhur danışmanın zihniyeti de odur. Bu, insanı metalaştıran, onu fiyatlandıran, etiketlendiren bir anlayıştır. Bu o kadar barizdir ki, artık herhangi bir insandan söz edilirken de yine tıpkı bir eşyadan, daha da çok pazara sunulacak bir maldan bahsedilir gibi, “kaliteli” sıfatı kullanılmaktadır. Kalifiye eleman anlaşılır bir nitelemedir; burada nitelikli (vasıflı) yani işinin ehli birinden söz edilmektedir. Ancak kalifiye ile kaliteli aynı anlamda sıfat olarak kullanılamaz. Bu durum, bir yönüyle de kendi diline ve dolayısıyla o dille iletişim kurulan insanlara karşı gösterilen özensizlik ve saygısızlığının sonucudur.
Ne var ki, bu tür nitelemelere muhatap olanların taşıdıkları resmi kimliklerinden ötürü, söylenen sözlerin utancı -belki kendilerinin olmayabilir ama- onların temsil ettiklerinin kulaklarının dibine kadar kızarmasına neden olacak cinstendir. Bizi şahsen rahatsız eden işin bu boyutudur. Utanacak yüzü olmayanlara ise bizim de söylenecek sözümüz yoktur.
Besbelli ki Türkiye Cumhuriyetinin başbakanlarını Amerikalarda pazarlayan ve bunun doğal sonucu olarak da onları Amerikalılara kullandıran bir düzenek söz konusudur ve mesele pazarlamak olunca da elbette pazarlayan pazarlanandan daha üstün bir konumda olacaktır. Nitekim Türkiye'de kim siyasi iktidar mevkiine gözünü dikse işe önce Amerika'dan, oradaki bazı eşiklere yüz sürmekten başlamaktadır. Dahası kendilerini oralarda pazarlamaları için bir takım lobi şirketlerine milyonlarca dolar tutarında paralar akıtmaktadır. Ama burada pazarlanması söz konusu olanlar alelade birileri değildirler; Türkiye Cumhuriyetinin başbakanlarından, başbakan adaylarından ve onları pazarlayanlardan söz ediyoruz. Filhahika insan pazarlanan yerler eskiden de vardı; ancak bunlar köle pazarlarıydı. Kölelik en son olarak ancak 19. yüzyılın sonlarında ortadan kalktı ve yasaklandı. Ne var ki, pazarlanması söz konusu edilen nihayetinde bir insan olunca, bizim aklımıza da köle pazarları ve kölelikten başka bir şey gelmiyor. Çünkü özgür insanlara pazarlanmayı ve kullanılmayı bir türlü yakıştıramıyoruz. Yoksa, acaba Türkiye'de siyasi iktidara sahip olmak için insanlıktan da mı çıkmak gerekiyor diye düşünmeden de edemiyoruz. Aslına bakılırsa, Türkiye’yi batılı emperyalistlerin emrine topyekün bir köle pazarı olarak sunmak isteyenlerin şahsen de aynı muameleyle karşılaşmalarında garipsenecek bir yan yoktur. Böyleleri ancak temsil ettiklerinin sıfatına yakışır davranışlara muhatap ve müstehak olabilirler…
Peki nedir Cüneyt Zapsu'nun yaptığı? Halen başbakan danışmanı olan bu zat, Recep Tayyip Erdoğan Başbakan olmadan önce; Egemen Bağış ile birlikte onu Amerika'da pazarlayan biri değil mi? Yaptığı da, nihayetinde dün pazarladığının yıllarca uysal bir köle gibi hizmet ettiği efendilerince azarlanması üzerine bir koşu Amerika'lara yollanıp kendisine şefaatçilik etmek değil midir? Kimlerden şefaat dilenmektedir bay Zapsu? Tabii ki Amerika’yı ve kendilerine göre –ve bir bakıma- dünyayı yöneten şeflerden…
Bakınız Osmanlıca-Türkçe sözlükte; şefaat sözcüğünün karşısında ne yazıyor?
Şefaat: Bağışlanmasını dileme, birine arka olma, sahip çıkma...
Peki ama bu ülkenin başbakanı, nasıl olup da kendisinin danışman olarak atadığı birinin şefaatine muhtaç bir konuma düşmüştür ve böyle bir konumdan ötürü yüksünmemektedir? Yoksa bizim başbakan gerçekte kendi danışmanının gölgesine sığınmış bir yanaşman mıdır?
Öyle anlaşılıyor ki, Bay Zapsu siyasi iktidarın ve onu temsilen başbakanın Amerikan yönetim çevreleri nezdindeki sigortasıdır, mutemedidir, “kefili”dir. Hal böyle olunca da, kendisinin Amerikalılar nezdindeki şefaatçiliği de, o meyanda sarf ettiği sözlerin “gocunmadan” sineye çekilmesi de rahatlıkla anlaşılabilir.
Kölelik ve/veya kölecilik; bir sosyal ve ekonomik düzenin adıdır. Müslümanlık yahut İslamiyet de, Arapların yarı köleci-yarı feodal sosyo-ekonomik düzeni içerisinde meydana gelmiştir. Adına Cahiliye dönemi denilen İslam öncesi çağlarda Arapların sosyal yaşantısı, ancak böyle tanımlanabilir. Sayıları belirli Arap kentlerindeki bir kısım etkin (nüfuzlu) kabile üyelerinin ülke içinde ve dışında ticaret serbestisine sahip olmaları bu durumu değiştirmez. Bugün dahi Suudi Arabistan’da bu köleci sistemin veya kulluk düzeninin somut izlerine rastlanabilir. Sözgelimi bu ülkede bir yabancının işçi olarak çalışması için de, bir işyeri açması için de ancak bu ülke yönetimince makbul bir Arab’ı kefil olarak göstermesi gerekir. Bu kefalet; bizim bildiğimiz anlamda bir krediye veya borca kefil olmak anlamında değildir; insanın insana kefil olması demektir. Daha doğrusu kefil olunanın kefile mahkumiyeti ve esaretidir. Öyle ki, kefil olunan kişi yıllarca çalışıp didindikten sonra kazanıp biriktirdiği bütün serveti, kefilinin bir sözüyle kaybedip beş parasız olarak o ülkeden kovulabilir. Bu durum, hiç kuşkusuz kulluk düzeninin Arabistan’da hala ne denli güçlü bir sosyal geleneğe ve süregenliğe sahip olduğunun somut bir göstergesidir.
Yukarıdaki örneğe benzer bir biçimde, ARAP-KÜRT Partisinin siyasi kadroları için de, birilerine yamanma, ilişme, mahkumiyet ve esaret doğal bir davranış kalıbı olarak kabul ediliyor olabilir. Ancak bu doğal karşılayış acaba İslam’a özgü bir teslimiyetçi anlayışın sonucu mudur diye bir soru da akla gelebilir.
Gerçekte ise Müslümanlıkta “kula kulluk etmek” yoktur; Müslümanlığın esası budur; ancak bunu ne derece başarabildiği kuşkuludur: Çünkü milli karakterler binlerce yılda oluşur; milli karakteri oluşturan hususiyetler, genetik olarak ve kültürel kodlarla kuşaktan kuşağa aktarılır. Sözgelimi, Ezop masalları İsa’dan beş yüz yıl önce yazılmıştır ve orada tanımlanan Arap karakterinin aradan iki bin beş yüz yıl geçtikten sonra bile değişmediğini hayretle görüyoruz…
Türk-Osmanlı Devlet yapılanması içinde kulluk düzeni istisnai ve fakat aynı oranda da mensupları bakımından ayrıcalıkla bir karakter taşıyordu. Büyük iktisat tarihçimiz Ömer Lütfi Barkan, Osmanlı Toprak Düzeninde, kölelerin çalıştırıldığı çiftliklerin pek az ve ayrıksı nitelikte olduğunu tespit etmiştir. Ancak asıl kulluk düzeni, devletin siyasi, askeri ve idari örgütlenmesi içinde yer almaktadır. Bu, devşirme yöntemine dayalı olarak yürütülen ve adına Kapıkulu denilen bir yapılanmadır. Burada küçük yaşlarda yabancı milletlerden devşirilen erkek çocuklarının yetenek ve liyakat esasına göre Yeniçeri Ocağı ve Enderun sistemi içinde değerlendirilmeleri söz konusudur.
Tabii bu kulların bazıları da acemi oğlanlık devresinden başlayarak çok çeşitli biçimde kullanılıyorlardı. Sözgelimi o dönemde çok meşhur olan oğlanlar; Sakız oğlanları, Girit oğlanları ve Gürcü oğlanlarıydı. Daha sonra bunların bir sürü tezgahtan ve Türk-Osmanlı Devletinin çeşitli yönetim kademelerinden geçtikten sonra vezir ve veziriazam rütbelerine kadar ulaştıkları da oluyordu ve bu da gayet olağan karşılanıyordu.
Asla olağan karşılanmayan ve kimsenin aklına bile gelmeyen durum ise sözgelimi bir devşirme Gürcü oğlanının* bir şekilde vezirlik ve Veziriazamlık payesine ulaştıktan sonra, Devletin yapısı ve tapusu üzerinde hak iddia etmeye ve bunu değiştirmeye kalkışmasıydı. Devlet için kardeş katlinin kanun olduğu bir düzende; bir kulun devlete efendi olmak sevdasına kapılması aklın, havsalanın alacağı bir şey değildi… Bu düşünceyi dillendiren bir tek Sadrıazam çıkmıştır. Derler ki; Mithat Paşa, “Devlet-i Ali Osman olur da Devlet-i Ali Mithat olmaz mı” diye babalanmıştır ve sonu da herkesçe bilinir…
Bazı “kullarımıza” hatırlatırız!
Hanifi Altaş
20.04.2006
* Yeni Hayat’ın 2001 yılı Mayıs sayısında yayımlanan “Çürüme ve Diriliş” başlıklı yazımızda şöyle bir paragraf yer alıyordu:
“Kamran İnan, Türkiye'de 200 bin vatan haini olduğunu söyledi. Bunların kimliği açıklanmalıdır. Hangi etnik kökenden gelirse gelsin, "Türküm" diyen herkesin Türk kabul edildiği, eşit yurttaşlar olarak herkesin kucaklandığı bir ülkede, etnik ayrımcılık yapanları kapsıyor mu? Oyu artan adı milliyetçi bir partinin icraatının da milliyetçi olacağı düşüncesiyle "Türkler, Türkiye'de iktidara gelirse gitmezler" diye kaygıya kapılan Gürcü soytarıları da kapsıyor mu, Kamran İnan'ın açıklaması?”