Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

30 Ocak 2005

Akçura ve Gaspıralı

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Siyaset-Türkiye

 



-Hanifi Altaş-


Sayın Dr. Cüneyt Akalın’ın, “Büyük Kurtarıcıyı EL Libertador’a Benzetmenin Hikmeti” başlıklı yazıma ilişkin eleştirilerine* yanıtımdır:

 

Sayın Akalın, “Simon Bolivar Latin Amerika'nın Atatürk'üdür” buyuruyor. Herşeyden önce bu benzetme anakronik ve mantık dışıdır; çünkü zaman itibariyle Simon Bolivar Atatürk’ten yüz yıl önce yaşamıştır. Benzetme zaman itibariyle sonra gelenlerin öncekilere yakıştırılması biçiminde olur; öncekilerin sonrakilere yakıştırılması biçiminde değil. Çocuklar  için sözgelimi babasına, annesine, halasına veya dayısına benzediği söylenir; bu sayılanların çocuğa benzediğinden söz edilmez. Aralarında kan bağı olanlar için yapılan benzetme genetikle ve fiziki görünümle ilişkilidir; aralarında böylesine bir bağ bulunmayan kişiler için yapılan benzetme tesadüfidir ve yalnızca fiziki benzerliğe dayalıdır. Ne var ki, eğer birbirine benzetilen sıradan iki insan değil de, iki farklı tarihi kişilikse, burada amiyane tarzda yapılmış bir benzetme söz konusu olamaz. Zaman itibariyle sonra yaşamış olanın öncekine olan benzerliği; düşünceleri, tutum ve davranışları ile yaptıkları bakımından öncekinden etkilenmiş veya esinlenmiş olup olmamasıyla ilintilendirilir. Eğer söz konusu olan bilimsel bir değerlendirme ise, benzetme ancak bu anlamda ve bağlamda yapılabilir ki, bu da aslında alelade bir benzetme değil, gerçekte bilimsel düşünce kapsamına giren bir mukayese yani karşılaştırmadır. Öbür türlüsü kahve muhabbetinden veya artık evlerde öncelikli dedikodu malzemesi haline gelmiş tv dizilerindeki filan artizi falancaya benzetmekten öteye geçemez.

 

Eleştiri konusu olan yazımda, yanlış anlaşılmamalara meydan vermemek için Simon  Bolivar’ın özgeçmişine de yer vermiştim. Ancak, okuyucuların bildiklerini varsayarak, Atatürk’ten söz etmek ve her iki şahsiyetin yaptıkları arasında bir kıyaslama yapmak gereği duymamıştım. Ama anlaşılan böyle bir hatırlatmaya ve kıyaslamaya(!) gerek varmış.

 

Simon Bolivar bir İspanyol soylusudur ve İspanya’nın başkentinde İspanyol soylularına özgü bir eğitim almış; ama İspanya’yı Güney Amerika’dan kovmak için savaşmıştır. Herşeyden önce onun bu yaptığı, 19. yüzyılın değerleriyle de benim bugünkü değerlerimle de ihanetin ta kendisidir. Peki bu savaşı kimin desteğiyle yapmıştır? Tabii ki en başta İngiltere’nin ve sonra da Amerika’nın. İngiltere’nin hem de birkaç kez olmak üzere kendisine para ve silah desteği verdiği çok açıktır: ABD ise, o dönemdeki Başkanı James Monroe’nin  ilan ettiği “Amerika Amerikalılarındır” (Monroe) doktriniyle  Bolivar’a en azından manevi destek vermiştir. Demek ki, Bolivar İspanya’nın İngiltere ve ABD lehine güney Amerika’dan kovulması için verilen bir sözde bağımsızlık savaşının kahramanıdır(!). Ama dediğim gibi benim değer ölçülerime göre bir haindir; ama bu konuda yalnız da değilim. Örneğin Simon Bolivar'ın biyografisinde Karl Marx, bu adamı “zavallı, zalim ve korkak bir hain” olarak tanımlar.

 

Düşününüz ki, Osmanlı döneminde Türkiye’den Kıbrıs’a gönderilmiş bir Türk paşası veya onun yine Türkiye’de yetiştirilip Kıbrıs’a dönmüş oğlu, Türk veya Rum demeden bütün ada halkını, tıpkı bugünkü moda demiyle “Kıprıslılık” adı altında birleştirerek Türkiye’ye karşı bağımsızlık(!) savaşına girişiyor ve bu adam “Kıprıslı” çoğunluk ve batı dünyası için bir kahraman oluveriyor. Acaba Simon Bolivar’ın  ve yaptıklarının bundan farkı var mı?

 

Atatürk’e gelince:

1-     Atatürk Türk-Osmanlı Devletinin yetiştirdiği bir Türk kurmay subayıydı. Halkının çoğunluğu Berberi ve Arap olan bugünkü Libya toprakları içinde yer alan Trablusgarp’a iki kez gitmişti. İkinci Meşrutiyetin ilanından kısa bir süre sonraya denk gelen ilk gidişinde, İttihat ve Terakki Cemiyetinin verdiği görevi yerine getirmiş ve tek başına oradaki isyanı bastırmıştı (1908). Onun yerinde Bolivar olsaydı herhalde isyanın başına geçerdi. İkinci gidişi Trablusgarp’a yapılan İtalyan çıkarması üzerinedir(1911) ve Fedai-i Zabitan grubu diye adlandırılan subay kadrosu içindedir. Derne’de İtalyanlara kök söktürmüş; onları kıyıya hapsetmekle kalmayıp, defalarca mağlup ve perişan etmiştir.

 

2-     Mustafa Kemal Atatürk gerçek bir bağımsızlık savaşçısıdır ve bunu, bazılarının bilerek veya bilmeyerek yaptıkları gibi, asla bir efendi değiştirme mücadelesi olarak görmemiştir. Esasında Atatürk’ü kötülemek niyetiyle kaleme alındığı halde, ister istemez ve çoğu kez onun büyüklüğünü ve yüceliğini yansıtan “Bozkurt” adlı eserinde Armstrong, “daha 1909 yılında, ‘Türkiye Türklerindir’ onun savaş narasıydı!” Diyecektir. Nitekim yakın arkadaşı Tevfik Bıyıklıoğlu’nun anlattığı ve 1911 yılında geçen şu olay da, Armstrong’un söylediklerini doğrulamaktadır:

 

 

“TÜRK ORDUSU TÜRK İSTİKLALİNİ KURTARACAKTIR!”

                (1911)

 

1911 sonbaharında Selanik'te, Karaferiye yönünde yapılan atlı seyahat tatbikatının Vardar'daki akşam yemeğinde Alay Komutanı Von Andertin'in; "Arnavutluk isyanını bastıran Osmanlı Ordusu şerefine içiyorum" diye kadeh kaldırması üzerine Mustafa Kemal aşağıdaki konuşmayı yapmıştır:

 

" - Türk Ordusu için dahili kavgada muvaffak olmak bir zafer değildir. Ve bu hadisenin şerefine memleketini seven bir adam ve Türk zabiti sıfatiyle sevinip kadehimi kaldıramam. Bundan ancak elem duyabilirim. Arkadaşlar, buna dikkat edin, sözlerime kulak verin. Osmanlı ordusu değil, Türk ordusu bir gün gelecek, Türk varlığını, Türk istiklalini kurtaracaktır. İşte asıl o vakit sevineceğiz, iftihar edeceğiz, işte o vakit Türk Ordusu vazifesini yapmış sayılacaktır."

(Tevfik Bıyıklıoğlu, Yakınlarından Hatıralar, s.81'den aktaran Sadi Borak, Atatürk'ün Resmi Yayınlara girmemiş Söylev,Demeç, Yazışma ve Söyleşileri, Kaynak Yay. 2. Baskı İstanbul 1997, s. 24 )

3- Simon Bolivar, iki emperyalist devlet olan İspanya ve İngiltere arasında süren deniz savaşları ve sömürge paylaşımı savaşları döneminde İngiltere’den para ve silah desteği alarak mensubu olduğu İspanyol milletine karşı dövüşmüştür. Atatürk hiçbir emperyalist devletten o devlet nam ü hesabına doğrudan veya dolaylı biçimde savaşmak üzere para ve silah desteği almamıştır. Hatta değil İngilizlerden para almak, Birinci Dünya Savaşında birlikte çarpıştığımız müttefiklerin, ordu komutanı iken kendi şahsına gönderdikleri bir sandık dolusu altını kabul etmeyerek resmi işleme tabi tutmuştur. Mustafa Kemal Atatürk, İngilizleri Çanakkale muharebeleri sırasında Conkbayırı ve Anafartalar’da defalarca bozguna uğratmıştır. Bu muharebelerde onun savaştığı İngiliz birlikleri İngiliz asillerinin çocuklarından oluşuyordu. Aynı sebepten ötürü, son ve öldürücü darbeyi vurarak İngilizleri denize dökmesi işten bile değilken, yukarısı yani Osmanlı Genelkurmayı İngilizlerin ebediyen düşmanlığını kazanırız diye nihai taarruza geçmesine izin vermemiştir. Daha sonra Doğu cephesinde Çarlık Rusyasının ordularını yenmiştir. O büyük savaşta en korkunç bozguna uğradığımız Suriye-Filistin cephesinde, mağlup ve perişan bir halde ric’at eden ordularımızın döküntülerinden toparlayabildikleriyle Halep’in kuzeyinde İngilizleri son bir kez mağlup etmiş ve çekilmek zorunda bırakmıştır(1918)..

 

4- Milli Mücadele döneminde Sovyetlerden alınan yardım ise, bizim Sovyetlere olan ihtiyacımız kadar, onların da en az  aynı ölçüde bize ihtiyaçları bulunmasının sonucu ve eseridir. Burada karşılıklı ve dengeli biçimde uyuşmuş ve anlamış iki gücün çıkar birliği söz konusudur; yoksa Sovyet Rusya nam ü hesabına, onların verdiği para ve silahla Batılı işgalci emperyalistlere karşı savaşmak değil!

 

5- Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet ve Savaş sonrası yaptığı devrimler üzerinde durmaya ise gerek görmüyorum.  

 

Sonuç itibariyle, Atatürk kimseye benzemez ve benzetilemez. Ama Simon Bolivar eğer birine benzetilecekse de bu Atatürk değil, kendisinin çağdaşı olan Napolyon olabilir. Nitekim nasıl ki Napolyon silah gücüyle Avrupa’yı birleştirmek istedi ve hüsrana uğradı ise Simon Bolivar Güney Amerika’yı birleştirmek konusunda aynı hüsrana uğramıştır.

 

Simon Bolivar alelade bir askeri bir diktatördür. Bu yönüyle de Napolyon’u andırır. Atatürk ise Milli Mücadelenin en çetin günlerinde, üstelik üyeleri kendisini zaman zaman çok zorlamış ve hatta hırpalamış olmasına rağmen, Meclisi feshetmeyi aklından bile geçirmemiştir.

 

Atatürk  ne Napolyon’u ve ne de onun taklitlerini kendisine örnek olarak almıştır. O benzersiz biridir. Nitekim; “Efendiler! Biz bize benzeriz!” sözü de ona aittir.

 

Atatürk’ü birilerine veya başkalarını ona benzetmek bilimsel bir tutum değildir; bir aydın hastalığının sonucudur. Bu aydın türü, taklitçilikten bir türlü yakasını sıyıramadığı, kendisine ve milletine güvenmediği, her iki anlamda öz saygısından yoksun bulunduğu için, sürekli olarak başkalarına benzeme uğraşı peşindedir.

 

Sayın Cüneyt Akalın’ın Chavez’le ve Güney Amerika’nın Simon Bolivar’a duyduğu gönül bağıyla ilgili olarak, zaten önceki yazımda yeterince açıklama var. Ben bunu anlayışla karşıladığımı belirtmiştim. Üstelik anti-emperyalist tutumu itibariyle Chavez’i destekleyen bir yazıyı ben tam dört yıl önce Yeni Hayat’ta kaleme almıştım: “Malezya, Venezuela, Arjantin ve Türkiye” (2002/Nisan) Dolayısıyla bizim Güney Amerika’daki devrimci oluşum hakkında hiç de algılama sorunumuz yoktur.

 

Bizim bahse konu yazıyı kaleme almamızın sebebi, Atatürk’ü Simon Bolivar’a benzeten kişinin; bizzat Atatürk’ün kurduğu Türk Tarih Kurumuna mensup bir profesör olmasıdır. Yoksa böyle bir benzetmeyi sözgelimi Sayın Dr.Akalın yapmış olsaydı üzerinde durmayabilirdik.

 

Ben hiç İngiliz ajanı görmedim, Sayın bay Akalın! Malum, ajan taifesinin alnında yazmaz ve onlar bizim gibi sıradan fanilere de pek gözükmezler. Ama yazdıklarınızdan anlaşıldığına göre, demek ki siz çok gördünüz! 

 

İngiliz ajanlığı, İngiltere’den para ve silah desteği alıp üstelik de kendi milletinin ordusuna karşı İngiliz emelleri ve çıkarları için dövüşmek değilse, nedir peki?

 

Hanifi Altaş

30 Ocak 2005


* İnternette benim de üyesi bulunduğum "washingtonhaber” adlı yazışma grubuna gönderilen eleştiri yazısı aşağıdadır:

 

Sayın Mehmet Aça,

Başkasından gelmiş olsaydı gülüp geçerdim, sizden böyle bir ileti nasıl gelir? Simon Bolivar Latin Amerika'nın Atatürk'üdür. Latin Amerika'ya bugün de yol gösteren odur.  Nitekim Chavez'in partisinin adı  5. Bolivar Hareketi'dir.

Hikmet Özdemir yerden göğe kadar haklı... Hanifi Altaş'ı rahatsız eden nedir bilmiyorum ama Latin Amerika'da günümüzde yükselmekte olan hareketin tek esin kaynağının Simon Bolivar olduğunu düşmanları bile teslim ediyor. . İngiliz ajanı imiş, Altaş ya İngiliz ajanı görmedi ya da bizi aptal yerine koyuyor. Latin Amerika'da Amerikan-karşıtı  büyük bir yükseliş yaşanıyor. Türkçülere düşen bunu anlamaya çalışmaktır.

Kolay gelsin.
Cüneyt Akalın

 



12 Ocak günü Mehmet Ali Ağca cezaevinden çıktı ve bir gürültüdür koptu. Arafat’ta hacıların şeytan taşladığı gibi tıpkı, eline kalemi alan ne kadar solcu eskisi varsa Ağca’ya ve onu bırakanlara veryansın etmeye başladılar. Neden? Ağca‘ya koro halinde sövüp saymayı adeta bir ibadet haline getirenlerin, Ağca üzerinden spekülasyon yapanların kimler olduğu ve bu kampanyadan ne murat edildiği üzerinde birazcık durup düşünmemiz gerekmez mi?



16 Ocak 2006 Tarihli Hürriyet gazetesinde çıkan bir haberin özeti şudur: “Atatürk’ün liderlik sırları kitap haline getirildi. Türk Tarih Kurumu’ndan Prof.Dr. Hikmet Özdemir’in "Atatürk’ün Liderlik Sırları" adlı kitabı, Başkent Üniversitesi tarafından yayınlandı.” Diyebilirsiniz ki yayınlansın, ne var bunda? Tabii ki, bizce de bir şey yok. Ancak biraz sabretmeniz ve haberi sonuna kadar okumanız gerekiyor. Kısa yoldan sadede gelmek için, haberin söz konusu kitabın içeriğiyle ilgili kısmını geçiyoruz. Haberin sonu şöyle bitiyor:



Bey yiğitler, Han yiğitler,

Dağlara yürümek günü!

Ürdükçe kudursun itler;

İtlere ürümek günü!


 

Hanifi Altaş


Yeni Hayat Dergisi'nin sahibidir. Serbest avukatlık yapmaktadır.


 Türkçülük ve Devrimcilik



Yeni Hayat


"Yeni Hayat programının önemli bir özelliği de devrimcilikle ülkücülüğü bağdaştırmasıdır. Bu iki kavramın bugün birer sözcük olarak bile yan yana durmasının ne kadar garipseneceğini söylemeye dahi gerek yoktur. Ne var ki, asil garipsenmesi gereken şey, bir ülküsü bulunmayanların devrimcilik iddiasına kalkışmalarıdır. Gerçekte ülkücülük, bugün var olan düzeni beğenmeyerek onun yerine tasarlanmış olan ideali koymak demek olunca, bu ideali yani ülküyü gerçekleştirmenin adına devrim, bu uğraşının adına da devrimcilik demek gerekmez mi? Bu mantığın dışında bir devrimcilik yani ülküsü olmayan bir devrimcilik düşünülebilir mi? Öylesinin adi devrimcilik değil, olsa olsa anarşizm olur; çünkü, devrim yalnızca beğenilmeyen bir şeyi, bir kurumu, bir düzeni yıkmak demek değildir. Yıktığınız şeyin yerine koyacak bir "idealiniz" yoksa, siz yalnızca yıkıcı bir anarşist olabilirsiniz; ama devrimci asla!


 Türkçülük



Enver Paşa


Enver Paşa’nın hem kişisel olarak, hem de devlet adamı ve asker olarak yanlış, eksik, kusurlu tarafları bulunabilir. Elbette bu yönleri eleştiri konusu da yapılabilir. Ancak işin şu yanı çok iyi bilinmelidir ki, onun ve ittihatçı arkadaşlarının gerek Meşrutiyetin ilanı, gerek 31 Mart irtica ayaklanmasının bastırılması, gerek Trablusgarp savaşı ve gerekse Bab-ı Ali baskını sırasında sergiledikleri cesaret ve ataklık, imparatorluğun çöküş döneminde yurtsever ve idealist kadroların önünü açmak bakımından bile çok çok önemlidir. Çöküş dönemlerinde devletin sivil ve askeri kadrolarına hakim olan karamsarlık, yılgınlık, ürkeklik, korkaklık ve tembellik gibi hastalıkları bünyeden söküp atan ve taa Milli Mücadeleye kadar uzayan, hatta onu kazandıran yenilmezlik ruhunu ve devrimci dinamizmi onlara kazandıran Enver Paşa ve İttihatçı arkadaşları olmuştur.


 Din Geleneğinde Yanlışlar...


The image “http://dukkan.dharma.com.tr/img/books/t/975-333-058-8.jpg” cannot be displayed, because it contains errors.


Kulluk Düzeni


Kölelik ve/veya kölecilik; bir sosyal ve ekonomik düzenin adıdır. Müslümanlık yahut İslamiyet de, Arapların yarı köleci-yarı feodal sosyo-ekonomik düzeni içerisinde meydana gelmiştir. Adına Cahiliye dönemi denilen İslam öncesi çağlarda Arapların sosyal yaşantısı, ancak böyle tanımlanabilir. Sayıları belirli Arap kentlerindeki bir kısım etkin (nüfuzlu) kabile üyelerinin ülke içinde ve dışında ticaret serbestisine sahip olmaları bu durumu değiştirmez. Bugün dahi Suudi Arabistan’da bu köleci sistemin veya kulluk düzeninin somut izlerine rastlanabilir. Sözgelimi bu ülkede bir yabancının işçi olarak çalışması için de, bir işyeri açması için de ancak bu ülke yönetimince makbul bir Arab’ı kefil olarak göstermesi gerekir. Bu kefalet; bizim bildiğimiz anlamda bir krediye veya borca kefil olmak anlamında değildir; insanın insana kefil olması demektir. Daha doğrusu kefil olunanın kefile mahkumiyeti ve esaretidir. Öyle ki, kefil olunan kişi yıllarca çalışıp didindikten sonra kazanıp biriktirdiği bütün serveti, kefilinin bir sözüyle kaybedip beş parasız olarak o ülkeden kovulabilir. Bu durum, hiç kuşkusuz kulluk düzeninin Arabistan’da hala ne denli güçlü bir sosyal geleneğe ve süregenliğe sahip olduğunun somut bir göstergesidir.


 Okumakta Olduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
  
  
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar