Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

25 Ocak 2005

Cemil Meriç

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Siyaset-Türkiye

 



-Hanifi Altaş-


12 Ocak günü Mehmet Ali Ağca cezaevinden çıktı ve bir gürültüdür koptu. Arafat’ta hacıların şeytan taşladığı gibi tıpkı, eline kalemi alan ne kadar solcu eskisi varsa Ağca’ya ve onu bırakanlara veryansın etmeye başladılar. Neden? Ağca‘ya koro halinde sövüp saymayı adeta bir ibadet haline getirenlerin, Ağca üzerinden spekülasyon yapanların kimler olduğu ve bu kampanyadan ne murat edildiği üzerinde birazcık durup düşünmemiz gerekmez mi?

 

Öncelikle şunu belirteyim ki, mesleğim avukatlık olmasına rağmen, ne ben Ağca’nın avukatıyım, ne kendisini tanırım ve ne de geçmişte yaptıklarını onaylarım. Benim şahsen bu konu üzerinde durmamı gerektiren nedenler çok başka ve bunları aşağıda açıklamaya çalışacağım.

 

Saldırı kampanyasına dahil olanların kimler olduğu sorusunun yanıtı yazımının giriş cümlesinde var: Solcu eskileri! Bu tanım; onların solculuğunu değil, eski solcu olduklarını da değil, geçmişlerinde hasbelkader solcu olduklarını, ancak günümüz itibariyle solculuklarının hayli eskidiğini ve merhum Uğur Mumcu’nun deyimiyle dönek ve liboş takımına dahil olduklarını anlatır ve anımsatır. Daha düne kadar sövdükleri liberal kapitalıst düzenin, en müptezel, en kaba, en rezil, en zalim türeviyle, uluslararası tekelci sermayenin işbirlikçisi bile değil de, onun pezevengi konumuna düşmüş olan biçimiyle uyuşmuş ve anlaşmış olan bu takımın mensupları, Ağca konusunda yazıp çizdikleriyle onun üzerinden kimlere hangi mesajları gönderiyorlar ve Ağca gerçekte bunlar için nasıl bir örtüleme işlevi görüyor?

 

Birincisi, Ağca’nın serbest bırakılması olayı bu gibiler için doğrusu iyi bir fırsat oldu. Ağca tam da onların arayıp da bulamadıkları cinsten bir günah keçisiydi ve bunlar kendi günahlarını gizlemek ve bir nevi günah çıkarmak için onu kullandılar. Öncelikle solculukları eskimişti ve fakat Ağca sayesinde eski kapı yoldaşlarına kendilerinin hala solcu sayılmaları gerektiği yolunda bir işaret çakmış oldular. Döneklikleri, liboşlukları, ajanlıkları, muhbirlikleri bir kenara bırakılmalıydı. Ağca gibi azılı bir faşist karşısında sergiledikleri bu tutum, onların 1980 Eylül’ünden bu yana işledikleri bütün günahları unutturabilirdi, unutturmalıydı! Ağca, onların yüzünü, gerektiğinde solda piyasa yapabilmeleri için ağartacak bir işlev görebilirdi pekala!

 

İkinci mesaj, doğrudan kendi patronlarına ve düzenin gerçek sahiplerineydi. Değil mi ki, Abdi İpekçi yönetici elite mensup biriydi ve Ağca da ona kurşun sıkmıştı, bu asla unutulmamalı ve affedilmemeliydi. Aslında onu vakt ü zamanında derhal ipe çekmek gerekirdi, ama ne yazık ki bu fırsat kaçırılmıştı. Hiç olmazsa şimdi tıkıldığı delikte çürümeliydi. Serbest bırakılması da ne demek oluyordu? Şu halde vurun Abalıya!

 

Üçüncüsü, görünüşte Ağca ‘yı konu edinip gerçekte eski yaraları kaşımaktır. 12 Eylül öncesindeki kardeş kavgasının sağlıklı analizini yaparak, bugün için sağ-sol gibi yapay ayrımları ve ayrılıkları aşıp anti-emperyalist ve ulusalcı bir çizgide birleşmiş olanların arasına fit sokmaktır. Ağca bu iş için pekala kullanılabilirdi; solculuk adına ona saldırarak, eski hasımların içgüdüsel refleksleri harekete geçirilebilir; böyle bir tuzağa düşecekler pekala bulunabilirdi.

 

İşte saldırı kampanyasına katılanların genelini kapsayan (ortaklaşa) niyetler ve gizli maksatlar bunlardan ibarettir.


Bir de özel niyetleri olanlar var. Sözgelimi bunlardan biri, benim de mensubu olduğum İstanbul Barosunda yıllarca Başkanlık yapmış olan Avukat Turgut Kazan. Turgut Kazan’ın tutumu da yukarıdaki genellemeye dahildir. Ancak onun diğerlerinden farkı, kendisinin Abdi İpekçi davasında müdahil avukatı oluşudur. Bay Turgut Kazan da, Ağca meselesiyle ilgili olarak bir basın toplantısı yapmıştır ve fakat bu toplantı için yer olarak İstanbul Barosunu seçmiştir. Turgut Kazan’ın böyle bir konuda basın toplantısı yapmaya elbette hakkı vardır; ancak onun İstanbul Barosunu bir dekor olarak kullanmaya hakkı var mıdır? Seçimler sırasında benim de şahsen destek verdiğim İstanbul Barosunun şimdiki başkanı ve yöneticileri bu kişiye hangi hakla ve hangi yetkiyle İstanbul Barosunu kullandırıyorlar? İstanbul Barosu yönetimi üzerinde Turgut Kazan’ın vesayeti mi söz konusudur da bizim bundan haberimiz yok? Ben şahsen İstanbul Barosunun bir mensubu olarak bu durumu şiddetle protesto ediyorum. Birçok meslekdaşımızın yazıhanesinde asılı olan Molierac’ın “avukatların asla efendisi olmadı” sözlerini Baro söz konusu olunca rafa mı kaldırmalıyız? Hem, şimdiki yönetim Turgut Kazan’ın doğrudan halefi de değildir; onun halefi Yücel Sayman’dı ve emperyalist AB’nin nasıl bir işbirlikçisi olduğunu bilmeyen de yoktur. Acaba Bay Turgut Kazan, Yücel Sayman döneminde de Baroyu şahsi işleri için böylesine pervasızca kullanabiliyor muydu?


Bu türden yorumların yapılabileceğini ilkönce sekiz yıl baro başkanlığı yapmış olan Sayın Kazan’ın düşünmesi ve Baro mensupları ile yönetimine saygının bir gereği olarak, hukuken tarafı olduğu bir davayla ilgili basın toplantısını başka bir yerde yapmayı düşünmesi gerekmez miydi? Ama bu Kazan’ın Baro’da yaptığı ilk basın toplantısı değildir; daha önce de yapmıştı ve demek ki Nasrettin Hoca’nın dediği gibi, bir kere olan bir daha tekrarlanıyor ve sonuçta “yol oluyor”!

 

Dikkatimi çeken bir nokta daha var. Bay Turgut Kazan’ın Basın patronlarıyla ilişkisi Abdi İpekçi ile de sınırlı değil. Kendileri bir dönemde de, halkı gazete kuponu karşılığında televizyon vereceği vaadiyle kandırıp dolandıran; Kemal Ilıcak’tan olma, Nazlı Ilıcak’tan doğma Mehmet Ali Ilıcak’ın avukatıydı. Denebilir ki, herkesin savunma hakkı vardır ve Avukat müvekkilinin ne işine ne de işlediği suça ortak olarak görülemez. Amenna ve saddakna!

 

Peki ama Bay Turgut Kazan, daha önceleri müvekkili M. Ali Ilıcak ile ilgili bir basın toplantısı düzenlemek gereği de duymuş muydu? Duymuş olsaydı, yine mekan olarak Baro binasını kullanır mıydı? Bu bir! İkincisi, Ağca ‘ya ilişkin olarak son yaptığı basın toplantısı yüzünü ağartmış mıdır?

 

****
İstanbul’a kar yağıyor; “her yerde kar var!” Kar her yeri bütün çirkinlikleriyle birlikte örtüyor. Fakat bu geçici ve aldatıcıdır; güneş er geç ortaya çıkar ve karın geçici örtüsünü kaldırır. Gerçek de böyledir işte; örtüyü sevmez. Bir Alman atasözünde denildiği gibi tıpkı:


“Gerçek çıplak gezmeyi sever!”

 

Hanifi Altaş

25 Ocak 2005



16 Ocak 2006 Tarihli Hürriyet gazetesinde çıkan bir haberin özeti şudur: “Atatürk’ün liderlik sırları kitap haline getirildi. Türk Tarih Kurumu’ndan Prof.Dr. Hikmet Özdemir’in "Atatürk’ün Liderlik Sırları" adlı kitabı, Başkent Üniversitesi tarafından yayınlandı.” Diyebilirsiniz ki yayınlansın, ne var bunda? Tabii ki, bizce de bir şey yok. Ancak biraz sabretmeniz ve haberi sonuna kadar okumanız gerekiyor. Kısa yoldan sadede gelmek için, haberin söz konusu kitabın içeriğiyle ilgili kısmını geçiyoruz. Haberin sonu şöyle bitiyor:



Bey yiğitler, Han yiğitler,

Dağlara yürümek günü!

Ürdükçe kudursun itler;

İtlere ürümek günü!



En son yazımızda Van'da kalmıştık. Fakat nasıl ki Van yalnızca van değil ise, Üniversiteler ve tabii rektörler meselesi de sadece Van Yüzüncü Yıl Yıl Üniversitesi ve onun rektöründen ibaret değil. Şimdi haklı olarak siz de, yazının başlığına bakarak, "peki ama, rektörlerler ile kazançlı sektörler arasında ne gibi bir bağlantı var?" diye soracaksınız. Gerçekten de ne alaka yani di mi?


 

Hanifi Altaş


Yeni Hayat Dergisi'nin sahibidir. Serbest avukatlık yapmaktadır.


 Türkçülük ve Devrimcilik



Yeni Hayat


"Yeni Hayat programının önemli bir özelliği de devrimcilikle ülkücülüğü bağdaştırmasıdır. Bu iki kavramın bugün birer sözcük olarak bile yan yana durmasının ne kadar garipseneceğini söylemeye dahi gerek yoktur. Ne var ki, asil garipsenmesi gereken şey, bir ülküsü bulunmayanların devrimcilik iddiasına kalkışmalarıdır. Gerçekte ülkücülük, bugün var olan düzeni beğenmeyerek onun yerine tasarlanmış olan ideali koymak demek olunca, bu ideali yani ülküyü gerçekleştirmenin adına devrim, bu uğraşının adına da devrimcilik demek gerekmez mi? Bu mantığın dışında bir devrimcilik yani ülküsü olmayan bir devrimcilik düşünülebilir mi? Öylesinin adi devrimcilik değil, olsa olsa anarşizm olur; çünkü, devrim yalnızca beğenilmeyen bir şeyi, bir kurumu, bir düzeni yıkmak demek değildir. Yıktığınız şeyin yerine koyacak bir "idealiniz" yoksa, siz yalnızca yıkıcı bir anarşist olabilirsiniz; ama devrimci asla!


 Türkçülük



Enver Paşa


Enver Paşa’nın hem kişisel olarak, hem de devlet adamı ve asker olarak yanlış, eksik, kusurlu tarafları bulunabilir. Elbette bu yönleri eleştiri konusu da yapılabilir. Ancak işin şu yanı çok iyi bilinmelidir ki, onun ve ittihatçı arkadaşlarının gerek Meşrutiyetin ilanı, gerek 31 Mart irtica ayaklanmasının bastırılması, gerek Trablusgarp savaşı ve gerekse Bab-ı Ali baskını sırasında sergiledikleri cesaret ve ataklık, imparatorluğun çöküş döneminde yurtsever ve idealist kadroların önünü açmak bakımından bile çok çok önemlidir. Çöküş dönemlerinde devletin sivil ve askeri kadrolarına hakim olan karamsarlık, yılgınlık, ürkeklik, korkaklık ve tembellik gibi hastalıkları bünyeden söküp atan ve taa Milli Mücadeleye kadar uzayan, hatta onu kazandıran yenilmezlik ruhunu ve devrimci dinamizmi onlara kazandıran Enver Paşa ve İttihatçı arkadaşları olmuştur.


 Din Geleneğinde Yanlışlar...


The image “http://dukkan.dharma.com.tr/img/books/t/975-333-058-8.jpg” cannot be displayed, because it contains errors.


Kulluk Düzeni


Kölelik ve/veya kölecilik; bir sosyal ve ekonomik düzenin adıdır. Müslümanlık yahut İslamiyet de, Arapların yarı köleci-yarı feodal sosyo-ekonomik düzeni içerisinde meydana gelmiştir. Adına Cahiliye dönemi denilen İslam öncesi çağlarda Arapların sosyal yaşantısı, ancak böyle tanımlanabilir. Sayıları belirli Arap kentlerindeki bir kısım etkin (nüfuzlu) kabile üyelerinin ülke içinde ve dışında ticaret serbestisine sahip olmaları bu durumu değiştirmez. Bugün dahi Suudi Arabistan’da bu köleci sistemin veya kulluk düzeninin somut izlerine rastlanabilir. Sözgelimi bu ülkede bir yabancının işçi olarak çalışması için de, bir işyeri açması için de ancak bu ülke yönetimince makbul bir Arab’ı kefil olarak göstermesi gerekir. Bu kefalet; bizim bildiğimiz anlamda bir krediye veya borca kefil olmak anlamında değildir; insanın insana kefil olması demektir. Daha doğrusu kefil olunanın kefile mahkumiyeti ve esaretidir. Öyle ki, kefil olunan kişi yıllarca çalışıp didindikten sonra kazanıp biriktirdiği bütün serveti, kefilinin bir sözüyle kaybedip beş parasız olarak o ülkeden kovulabilir. Bu durum, hiç kuşkusuz kulluk düzeninin Arabistan’da hala ne denli güçlü bir sosyal geleneğe ve süregenliğe sahip olduğunun somut bir göstergesidir.


 Okumakta Olduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
  
  
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar