16 Ocak 2006 Tarihli Hürriyet gazetesinde çıkan bir haberin özeti şudur:
“Atatürk’ün liderlik sırları kitap haline getirildi. Türk Tarih Kurumu’ndan Prof.Dr. Hikmet Özdemir’in "Atatürk’ün Liderlik Sırları" adlı kitabı, Başkent Üniversitesi tarafından yayınlandı.”
Diyebilirsiniz ki yayınlansın, ne var bunda? Tabii ki, bizce de bir şey yok. Ancak biraz sabretmeniz ve haberi sonuna kadar okumanız gerekiyor. Kısa yoldan sadede gelmek için, haberin söz konusu kitabın içeriğiyle ilgili kısmını geçiyoruz. Haberin sonu şöyle bitiyor:
“Benzetiyorlar
Hikmet Özdemir, lider ve kahramanları irdelerken modern Türkiye’nin lideri Atatürk ile Latin Amerika halklarının efsanevi lideri Simon Bolivar arasında çok ciddi benzerlikler bulunduğunu ifade etti. Özdemir, bu konuda kitabında şöyle dedi:
"Venezuelalı General Simon Bolivar, Atatürk’ten 100 yıl önce, Bolivya, Panama, Kolombiya, Ekvator, Peru ve Venezuela’nın İspanyol egemenliğinden kurtuluşu için verilen İstiklal Savaşının komutanıdır. Bolivar-Atatürk karşılaştırmasında ilginç bir nokta da Bolivar ve Atatürk’ün bugünkü Venezuela ve Türkiye devletlerinde bağımsız kurumlar, halk ve bireyler üzerinde karizmatik saygınlıklarını yükselen bir popülariteyle sürdürüyor oluşlarıdır."
İşte şimdi burada duralım. Atatürk’ü Simon Bolivar’a benzetmek de ne demek oluyor? Hiç düşündünüz mü? Simon Bolivar kimdir? Atatürk kimdir? Bu benzetme, Bay Özdemir’in sözünü ettiği popülarite bağlamında ve o kapsama giren sıradan biri tarafından yapılmış olsaydı, densizlik deyip geçebilirdik. İyi de, böyle bir benzetmeyi Türk Tarih Kurumu mensubu bir profesör yaparsa, bunu nasıl adlandıracağız? Bize göre, bu düpedüz cinayettir. Sebebine gelince;
Simon Bolivar Bir İngiliz Casusudur!
Evet. Yanlış okumadınız, adına El Libartador (Kurtarıcı) denilen Simon Bolivar bir İngiliz casusudur. Bu hükme nereden vardın diyeceksiniz? Konunun daha iyi anlaşılabilmesi için (özellikle popülarite bağlamında) size önce başrolünü Marlon Brando’nun oynadığı bir filmden söz etmeliyim.
Ada filmindeki İngiliz ajanı (Marlon Brando), şekerkamışı üretilen ve bu yüzden İngilizlerin göz diktiği, İspanyol sömürgesi olan bir adaya, oranın yerli halkını ayaklandırmak gizli göreviyle çıkar. Gemiden indiğinde bavullarını taşıyan zenci bir köleyi uzun uğraşmalardan sonra isyanın elebaşısı olmaya ikna eder. Derken Adada İngilizlerin beklediği isyan çıkar; kanlı çarpışmaların sonucunda isyan başarıya ulaşır ve İspanyollar Ada’dan kovulurlar. Ama ertesi sabah ne olur biliyor musunuz? Özgürlük ve bağımsızlıklarını kazanmak için isyan ettiklerini ve bunu da başardıklarını zanneden Adanın yerli halkı, özgür ve bağımsız olarak geçirdikleri yalnızca bir gecenin sabahında uyandıkları zaman, bu kez limanda İngiliz donanmasının demirlemiş olduğunu görürler…
Bu filmi ben 1976 yılında Ankara'da seyrettiğim zaman, aklıma Amerika'yı kovmaktan söz edip Rus donanmasını karanfillerle karşılayan, sözüm ona sosyalist Moskof uşaklarının tutumu gelmişti ve o günden beri her anışımda da bu karşılaştırmayı yapmışımdır hep... İşin garip yanı bu filmi gösterime sokanlar da solculardı, ama ideolojik körlük öyle bir noktadaydı ki, onların böyle bir karşılaştırma yaptıklarına hiç ihtimal veremiyordum. O zaman ODTÜ'de öğrenci olduğumu da belirteyim bu arada. (Bağımsız Türkiye diye haykırmak kolaydı da, bağımsızlık mücadelesi efendi değiştirme mücadelesi demek değildi ki?) Bu da ayrı bir konu…

|
Güney Amerika'nın Bitmeyen Dumanı... |
İşte Simon Bolivar’ın Ada filmindeki o İngiliz casusundan hiçbir farkı yoktur. Simon Bolivar, bir İspanyol asilzadesi (soylusu) olmasına rağmen, İspanyolların Amerika kıtasından kovulması için savaşmıştır. Onun bu yaptığı ne İspanyolluğa, ne de soyluluğa yakışır: Bu düpedüz soysuzluktur. Çünkü onun İspanyol egemenliğinden kurtardığından söz edilen ülkelerin tamamı İspanyolların fethedip sömürgeleştirdiği ülkelerdir ve halkları da İspanyolca konuşmaktadır. Ben yukarıdaki haberi okuduğum ve konu üzerinde biraz derinlemesine düşündüğüm zaman aklıma, sözünü ettiğim filmle birlikte şu iki nokta daha geldi.
Birincisi, İspanya o tarihlerde dünyanın hemen her tarafında mevcut olan sömürgeleriyle hem büyük bir devlet ve hem de büyük bir deniz gücüydü ve İngilizlerle çekişme halindeydi. Bakınız çağımızın yaşayan büyük düşünürlerinden biri olan İmmanuel Wallerstein; Simon Bolivar’ın yaşadığı dönemi nasıl değerlendiriyor:
“Amerika Birleşik Devletleri 1823’lerin başında Monroe Doktrini ile Amerika kıtasının tümünü kendi özel rezervi ilan etmişti. ABD bununla pek çok eski İspanyol kolonisinin İspanya’dan bağımsızlığını selamladı ve Avrupalı güçleri kıtadan çekilmeleri konusunda uyardı. Tabii ki, benzer bir tanıma, beyaz yerleşimciler yerine eski siyah köleler ve beyaz ırka mensup olmayan özgür insanların idare ettiği Haiti’ye kadar genişletilmedi. ABD 1862’ye kadar Haiti’yi tanımayı reddetti (köle devletlerin ilgası ABD hükümetinde bir baskı yaratana dek). Aslında ABD Latin Amerika’da asla tamamen istediği gibi davranamadı. 19. yüzyıl boyunca Latin Amerika’daki egemen ekonomik (ve politik) güç hala Büyük Britanya’ydı.”
İkincisi, tam da Wallerstein’ın ilk iki cümlesinde sözünü ettiği Monroe Doktrinidir ve bunun özeti“ Amerika Amerikalılarındır!” ilkesi yahut parolasıdır. Peki kim atmıştır bu doktrini ortaya? Bu doktrin ABD Başkanlarından James Monroe tarafından ilan edildiği için onun soyadıyla anılır. Peki ne zaman ilan edilmiştir biliyor musunuz? Sıkı durun, kendisine El Libertador (kurtarıcı) sanı verilen sanal kahramanın yani Simon Bolivar’ın Kolombiya Devlet Başkanı ve askeri diktatör olarak seçilip hemen arkasından Venezuela ve Ekvador’dan İspanyolları kovduğu dönemde? İspanyolların kovulması demek kısa vadede İngilizlerin, ama her hal ü karda ve her dönemde Amerikalıların bu işten kazançlı çıkması demektir. Şimdi anlaşıldı mı Vehbi’nin kerrakesi?
Yukarıda yazdıklarımızın daha da iyi kavranması için, Simon Bolivar’ın hayat hikayesinin konumuzu ilgilendiren bölümünü aşağıya alıyorum:
“Güney Amerika’da bağımsızlık savaşına önderlik eden, bu nedenle kendisine El Libertador (kurtarıcı) ünvanı verilen Simon Bolivar, soylu bir ailenin çocuğu olarak 24 Temmuz 1783’te Venezuela’nın Caracas kentinde doğdu. Küçük yaşta anne ve babasını kaybetti. Babası albay olan Bolivar, dayısı tarafından özel öğretmenlerle yetiştirildi. Dini eğitim de gören Bolivar, bu eğitim sırasında bir Capucin rahibinden de ders aldı. Daha sonra dayısıyla birlikte İspanya’ya giderek, Madrid’de tarih, dil ve hukuk eğitimi gördü. Bu arada J.J. Rousseau’nun eserlerini okumuş ve liberal düşünceden etkilenmeye başlamıştı. Buradan İspanya’da evlenmiş olduğu soylu bir kadınla birlikte Caracas’a gidecek, ancak karısının 1802’de ölmesinden sonra tekrar Avrupa’ya dönecekti. Paris’te bir yandan Locke, Hobbes, Alembert, Buffon gibi düşünürlerin etkisiyle rasyonel düşünceyi benimserken, öte yandan da imparator olan I. Napoleon’un attığı adımlara hayranlık duyuyordu. Sonunda Alman bilim adamı Humboldt’un da etkisiyle anti-sömürgeci görüşleri benimseyerek, 1807’de Venezuela’ya döndü.
Bu arada Venezuela’da İspanyol sömürge valisi devrilecek ve Bolivar da yardım sağlamak üzere sömürge yönetiminin yerine gelen cunta tarafından İngiltere’ye gönderilecekti. İngiltere’de siyasal düzeni yerinde gördüğü sırada burada sürgünde olan general Fracisco de Miranda’yı Caracas’a gelerek bağımsızlık savaşının başına geçmesi için ikna etti.
Mart 1811’de Caracas’ta toplanan Ulusal Kongre bir anayasa taslağı hazırlayarak 5 Temmuz 1811’de Venezuela’nın bağımsızlığını ilan etti. Ancak Venezuela bir yıl sonra 25 Temmuz 1812’de imzalanan ateşkes sonucunda yeniden İspanyol egemenliğine girdi. Bolivar bundan sonra Cartegana’ya giderek ünlü Cartegana Bildirisi’ni yayınladı. Ardından küçük bir ordu kurarak, yeniden Venezuela’ya geri döndü ve altı savaştan sonra 6 Ağustos 1813’te Libertador (kurtarıcı) olarak Caracas’ı ele geçirdi. Bundan sonra yeni bir savaş başladı. Bolivar İspanyolların ayaklandırdığı yerli kabilelerden Lienarolara karşı savaştı. Fakat 15 Haziran 1814’te yenilgiye uğrayarak Cartegano’ya kaçacak ama kendisini kabul etmedikleri için önce Jamaika’ya oradan da Haiti’ye geçecekti.
Bolivar bundan sonra da mücadeleyi bırakmadı. Bu arada Haiti, İngiltere ve İrlanda’dan yardım alarak önce Orinico Vadisi’ni ele geçirdi. İspanyollara karşı oldukça etkin ve yıpratıcı bir savaşı sürdüren Bolivar, sonunda And Dağları’nı aşarak 7 Ağustos 1819’da Boyaca’da İspanyol kuvvetlerini üç gün süren bir savaştan sonra bozguna uğrattı. Aralık 1819’da ise Kolombiya Cumhuriyeti ilan edildi. Bolivar başkan ve askeri diktatör seçildi. Bunun ardından Venezuela (Haziran 1821) Ekvador (1821) Peru (1824) ve Bolivya (1825) İspanyol sömürgecilerden kurtarıldı. Bolivar bütün Güney Amerika ülkelerini biraya getirecek bir birlik oluşturmak istiyordu. 1826’da Panama’da düzenlediği konferansta bunu dile getirdi. Fakat önermiş olduğu ortak askeri güç ve ortak karar mekanizmaları katılımcılar tarafından itibar görmedi.
Bu arada eski komutanlarından olan Paez, Venezuela’da başkaldırdı. Paez, Yeni Granada’da yönetimi elinde tutan Santender’le anlaşmazlık içindeydi. Bolivar bütünlüğün bozulmasını istemiyordu. Fakat başkanlık yetkisini güçlendirince tepkiyle karşılandı. 25 Eylül 1828 gecesi liberallerin düzenlediği başarısız bir suikasta maruz kaldı. Bütün bunların sonucunda kendisine karşı muhalefet de büyümüştü. Artık sağlığı da yerinde değildi. En çok güvendiği komutanlardan Jose Maria Cordoba’nın da ayaklanmasında sonra Venezuela, Kolombiya’dan ayrıldı (1829). Bolivar için sonun başlangıcı gündemdeydi. 8 Mayıs 1830’da Bogota’dan ayrıldı. Amacı Avrupa’ya gitmekti. Ancak bir süre sonra bundan da vazgeçti ve Santa Maria’da bir dostunun yanında kalırken 17 Aralık 1830’da öldü.”
İşte El Libertador’un hazin sonu böyle! Maazallah ya bir de 17 Aralık 1830’da değil de, kazara 10 Kasım 1838’de ölmüş olsaydı ne yapacaktık? Herhalde bu kez de reenkarnasyon saçmalıkları kaplayacaktı ortalığı!

|
Hikmet Özdemir |
Bakındı hele kurtarıcıya siz! Bilmem kaç sefer İngiliz paralarıyla istiklal(!) savaşı yürütüp her defasında “İngiltere Devleti Fehimanesinin” topraklarına sığınarak kıçını kurtarmış meğer. Son kez de Azrail kurtarmış düşmanlarının elinden! Ve işte böyle bir adamı Türk Tarih Kurumu mensubu bir profesör benzete benzete, başka kimse bulamamış gibi, Atatürk’e benzetiyor.
Türkçe’de halk arasında söylenen,: “her gördüğün sakallıyı atan (deden) zannetme!” diye bir özdeyiş vardır. Hikmet Özdemir’e halk lisanınca söylenecek en hafif söz budur.
Oysa ki, değil Atatürk’ü ona benzetmek; Simon Bolivar ile Atatürk’ün adını yan yana yazmak bile bana ağır geliyor. Simon Bolivar, hala millet olamamış, soysuz, melez, karmakarışık, kimliksiz ve kişiliksiz Güney Amerika ülkeleri halkları için yine de bir efsane, bir kurtuluş simgesi olarak görülebilir. Bunu anlayabilir ve anlayışla karşılayabilirim de… Her ne kadar Latin Amerika efsanesi diye yutturulan bu adam, bence bir Anglo-Amerikan masalı da olsa!
Ama bana öyle geliyor ki, Hikmet Özdemir, Simon Bolivar’ı aslında eski patronu Turgut Özal’a benzetecekti de, bir dil sürçmesi oldu!