Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

9 Kasım 2005

Muhammed Salih

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Siyaset-Türkiye

 



-Hanifi Altaş-


En son yazımızda Van'da kalmıştık. Fakat nasıl ki Van yalnızca van değil ise, Üniversiteler ve tabii rektörler meselesi de sadece Van Yüzüncü Yıl Yıl Üniversitesi ve onun rektöründen ibaret değil. Şimdi haklı olarak siz de, yazının başlığına bakarak, "peki ama, rektörlerler ile kazançlı sektörler arasında ne gibi bir bağlantı var?" diye soracaksınız. Gerçekten de ne alaka yani di mi?

 

Efendim yine Van'dan başlayalım konuyu izah etmeye. Van'daki mevzu esas itibariyle 25.000.000. (yazı ile yirmi beş milyon -dile kolay-) dolarlık tıbbi cihaz alımında yapıldığı iddia olunan usulsüzlüklerden kaynaklanmıyor muydu? Eee. Biraz düşünürseniz, üniversitelerdeki rektörlük seçimlerinin niçin pek bir heyacanlı -hani neredeyse kanlı diyeceğim- geçtiğini de kolayca anlarsınız.

 

Bundan tam bir yıl önce kuzey illerimizden birine mesleğimden ötürü zorunlu ve fakat oradaki dostları görmek açısından gönüllü bir seyahatte bulunmuştum. Dostlardan biri, ismini vermeyeceğim ama sanal alemde pek yakın komşum olur kendileri, derken efendim o akşam sağolsunlar bizi bir güzel ağırladılar. Lakin masada üniversite mensubu bir veya iki kişi daha vardı ve konu o ildeki rektörlük seçimleri öncesi ve sonrası oluşan ve sürekli değişen kombinezonlar üzerinde dönüp durdu. Öyle ki rektörlük seçimleri sırasında hangi adayın destekleneceği hususunda çıkan ayrılık yüzünden aynı göruşleri paylaşan akademisyenler birkaç gruba bölünmüş, rektör seçildikten sonra da yeni rektörün ve ona bağlı dekanların kimlerle çalıştığı veya çalışacağı yeni ayrışmalara ve yeni birleşmelere neden oluyormuş imiş. Anlayabildiğim özet olarak böyle. Nihayet dayanamadım, yahu ben buraya sizin üniversitenin iç çekişmelerini dinlemeye mi geldim mealinde bir itirazla konuyu zar zor kapattırdım. Sözün özü, benim o akşamki konuşmalardan ve bunları başkaca bildiklerimle bir araya getirerek vardığım sonuç şu ki, Türkiye'de genel seçimler beş yılda -beş yıla pek varmaz ama- bilemediniz dört yılda bir yıl yapılır ama, anlaşılan üniversitelerde her gün seçim vardır. Bu tespitim son derece ciddidir, çünkü yukarıda bir nebze değindigim gibi, seçimler sırasında oluşan gruplar, seçim sonrasında  mevcut idare ile bir sonraki seçim üzerine yapılan denge hesapları arasında yeniden şekillenmeye başlar. Kısacası üniversitelerde seçim hiç bitmez. Bu bir abartı değildir. Dolayısıyla üniversiteler günde yirmi dört saat, yılda üç yüz altmış beş gün siyaset batağına batmış durumdadır. Bilim yuvası olması gereken üniversiteler için bundan daha büyük kepazelik olur mu?

 

Herşeyden önce üniversite mensuplarının birinci ödevi bilimdir, bilimsel bilgi üretmektir; siyasi kombinezonlar kurmak değil. Buradaki siyaset de, öyle köşeli bir siyaset filan değildir; düpedüz ne veririm, ne alırım hesabına ve bu hesaplara eş-dostu da katmaya dayalı basit bir çıkarcılıktan ibarettir. Üniversite mensupları bu tür basit hesapların girdabına kapılırsa asli görevlerini ne öçüde yerine getirebilir? Kısacası üniversiteler bilim yuvası olmaktan çıkmış bulunuyor. Bana göre, üniversiteleri asli işlevlerine döndürmenin yolu, onların bilimsel özerkliğini, bilim ve düşünce özgürlüğünü -yabancı emellere uşaklık buna dahil değil- sağlayacak ve fakat üniversitelerin idari işleyişine akademisyenleri asla karıştırmayacak bir çözüm üretmekten geçiyor. Akademisyenler ve bilim adamları yalnızca kendi alanlarıyla ilgili konularla uğraşmalıdırlar.

                                                                           

                                                                        ***

Öte yanda dolanan kediler

Yedi-sekiz yıl kadar önce bir profesör dostum, üniversitede bizzat başından geçen bir soruşturmayı anlatmıştı bana. Kendisi, büyükçe bir ilimizin bir üniversitesinde önemli bir birimin başında bulunan meslekten hukukçu, gazetecilik tecrübesi de olan bir akademisyendir. Aynı Üniversitenin Tıp fakültesinde ortaya çıkan bir ilaç yolsuzluğunun soruşturulması görevi kendisine verilir. Dostumuz hem eski bir savcı ve hem de araştırmacı gazetecidir. Araştırma ve soruşturmayı derinleştirince, rektörlükten kendisine bu sefer de,  "Bu işi fazla kurcalama, bir an önce kapat" diye baskılar gelmeye başlar. Kapatırdın, kapatmazdım derken dostumuz Üniversiteden istifa ederek ayrılmak zorunda kalır, dosyayı kapatmadığı için. Ben kendisine işin arkasında kim var dı ki böyle ağır baskılar geldi diye sormuştum. Cevabı, bir siyasi parti liderinin kızı ve damadı şeklinde oldu. Bilmem şimdi kazançlı sektörler ile rektörler (ve dahi onları hararetle destekleyen siyasiler) arasındaki bağlantıyı kurabildiniz mi?

 

Bana kalsa hemen şimdi bir ulusal sağlık akademisi kurarım ve bütün üniversitelerin tıp fakültelerine alınacak ilaç ve tıbbi malzemeleri tek elden aldırır, üniversite rektörlerini bu zahmetli ve şaibeli işten derhal kurtarırım. Ama diyeceksiniz ki, o takdirde de üniversite rektörlüğü için aday bulmak pek bir müşkül olabilir hani?! Fakat ne gam! Bu sayede üniversiteler de seçim ve siyaset belasından kurtulur ya, hiç olmazsa! Değil mi yani?

 

Tıp Fakültesindeki alımlardan ötürü yolsuzlukla suçlanıp tutuklanan Prof. Dr. Yücel Aşkın’ın doktorası, ‘beyaz Yeni Zelanda tavşanları’ üzerine imiş yani anlayacağınız Yücel Bey bir tavşan uzmanı imiş. Oysa ben bizim istihbarat servisine (GİT'e) 'Yücel Aşkın'ın eserleri" diye sorduğumda ise hep karşıma tarihi eserler çıkıyordu. Yahu be kardeşim, madem tıpla bir ünsiyetin yok. Ne diye anlamadığın işlere girersin? Madem doktoran ve uzmanlığın tavşanlar konusunda, onlardan hiç mi ders almadın? Tavşanları bu kadar iyi bilen biri tavşan pisliğinin faziletinden de mi haberdar olmaz? Ne demiş Atalarımız; "Ne kok ne bulaş, çirkefe girmektense çalıyı dolaş!"

 

Pardon! Ben bizim atalardan bahsetmiş oldum, Urartulardan değil!

 

Hanifi Altaş

9 Kasım 2005



Artık usul ve yol oldu. Başı sıkışan, karakolluk adliyelik olan kim varsa hemen Atatürk’ü ve Cumhuriyeti kendine siper edinerek, Mahkemelere baskın gelmeye, savcılar ve yargıçlar üzerinde baskı kurmaya çalışıyor.



Şimdi şu yukarıdaki başlık ta nereden aklına esti, ne ilgisi var tavuk yemi ile Cumhurbaşkanlığı adaylığının dediğinizi duyar gibiyim. Efendim şöyle bir ilgisi var. Hatırlayacağınız üzere, Recep Tayip Erdoğan’ın tıpkı Özal’ın yaptığı gibi, Başbakanlıkta yeterli doyuma ulaştıktan sonra Cumhurbaşkanlığı makamına geçmek gibi bir heves ve niyet taşıdığı çokça yazılıp çizildi. Hatta karısının türbanlı oluşunun böyle bir ihtimali oldukça zayıflattığı söylendi. Derken bu konuda, eski Cumhurbaşkanlarından, kendi icad ve ihdas ettiği deyimle 9. Cumhurbaşkanı Demirel de, “bir bilen” sıfatı ile ve yine kendince bir fetva vermiş idi.



Bundan tam yirmi yıl önce, Beyazıt'taki Çınaraltı'nda aynı masaya oturmuş olmaktan dolayı tesadüfen tanıştığım Türkiyeli bir Türk mühendis, çalıştığı firmanın almış olduğu bir ihaleden ötürü Kuzey Irak'ta bir müddet bulunduğunu ve o zamana kadar varlığından bile haberdar olmadığı Irak Türklerinin, kendisini Türkiyeli bir Türk olmasından ötürü nasıl tarifsiz bir sevgi ve saygı ile konuk edip ağırladıklarını anlatmıştı bana. Oradaki Türklerin gerçek anlamda efendi ve beyefendi insanlar olduklarını da. Aynı kişi hiç unutmuyorum şöyle bir gözlemini de aktarmıştı: "Irak'ta tabiat bile insanları ayırmıştır; Dağda kürtler, ovada Türkler ve çölde Araplar!"


 

Hanifi Altaş


Yeni Hayat Dergisi'nin sahibidir. Serbest avukatlık yapmaktadır.


 Türkçülük ve Devrimcilik



Yeni Hayat


"Yeni Hayat programının önemli bir özelliği de devrimcilikle ülkücülüğü bağdaştırmasıdır. Bu iki kavramın bugün birer sözcük olarak bile yan yana durmasının ne kadar garipseneceğini söylemeye dahi gerek yoktur. Ne var ki, asil garipsenmesi gereken şey, bir ülküsü bulunmayanların devrimcilik iddiasına kalkışmalarıdır. Gerçekte ülkücülük, bugün var olan düzeni beğenmeyerek onun yerine tasarlanmış olan ideali koymak demek olunca, bu ideali yani ülküyü gerçekleştirmenin adına devrim, bu uğraşının adına da devrimcilik demek gerekmez mi? Bu mantığın dışında bir devrimcilik yani ülküsü olmayan bir devrimcilik düşünülebilir mi? Öylesinin adi devrimcilik değil, olsa olsa anarşizm olur; çünkü, devrim yalnızca beğenilmeyen bir şeyi, bir kurumu, bir düzeni yıkmak demek değildir. Yıktığınız şeyin yerine koyacak bir "idealiniz" yoksa, siz yalnızca yıkıcı bir anarşist olabilirsiniz; ama devrimci asla!


 Türkçülük



Enver Paşa


Enver Paşa’nın hem kişisel olarak, hem de devlet adamı ve asker olarak yanlış, eksik, kusurlu tarafları bulunabilir. Elbette bu yönleri eleştiri konusu da yapılabilir. Ancak işin şu yanı çok iyi bilinmelidir ki, onun ve ittihatçı arkadaşlarının gerek Meşrutiyetin ilanı, gerek 31 Mart irtica ayaklanmasının bastırılması, gerek Trablusgarp savaşı ve gerekse Bab-ı Ali baskını sırasında sergiledikleri cesaret ve ataklık, imparatorluğun çöküş döneminde yurtsever ve idealist kadroların önünü açmak bakımından bile çok çok önemlidir. Çöküş dönemlerinde devletin sivil ve askeri kadrolarına hakim olan karamsarlık, yılgınlık, ürkeklik, korkaklık ve tembellik gibi hastalıkları bünyeden söküp atan ve taa Milli Mücadeleye kadar uzayan, hatta onu kazandıran yenilmezlik ruhunu ve devrimci dinamizmi onlara kazandıran Enver Paşa ve İttihatçı arkadaşları olmuştur.


 Din Geleneğinde Yanlışlar...


The image “http://dukkan.dharma.com.tr/img/books/t/975-333-058-8.jpg” cannot be displayed, because it contains errors.


Kulluk Düzeni


Kölelik ve/veya kölecilik; bir sosyal ve ekonomik düzenin adıdır. Müslümanlık yahut İslamiyet de, Arapların yarı köleci-yarı feodal sosyo-ekonomik düzeni içerisinde meydana gelmiştir. Adına Cahiliye dönemi denilen İslam öncesi çağlarda Arapların sosyal yaşantısı, ancak böyle tanımlanabilir. Sayıları belirli Arap kentlerindeki bir kısım etkin (nüfuzlu) kabile üyelerinin ülke içinde ve dışında ticaret serbestisine sahip olmaları bu durumu değiştirmez. Bugün dahi Suudi Arabistan’da bu köleci sistemin veya kulluk düzeninin somut izlerine rastlanabilir. Sözgelimi bu ülkede bir yabancının işçi olarak çalışması için de, bir işyeri açması için de ancak bu ülke yönetimince makbul bir Arab’ı kefil olarak göstermesi gerekir. Bu kefalet; bizim bildiğimiz anlamda bir krediye veya borca kefil olmak anlamında değildir; insanın insana kefil olması demektir. Daha doğrusu kefil olunanın kefile mahkumiyeti ve esaretidir. Öyle ki, kefil olunan kişi yıllarca çalışıp didindikten sonra kazanıp biriktirdiği bütün serveti, kefilinin bir sözüyle kaybedip beş parasız olarak o ülkeden kovulabilir. Bu durum, hiç kuşkusuz kulluk düzeninin Arabistan’da hala ne denli güçlü bir sosyal geleneğe ve süregenliğe sahip olduğunun somut bir göstergesidir.


 Okumakta Olduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
  
  
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar