Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

2005

Timurlular Devleti BAyrağı

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Siyaset-Türkiye

 



-Hanifi Altaş-


Artık usul ve yol oldu. Başı sıkışan, karakolluk adliyelik olan kim varsa hemen Atatürk’ü ve Cumhuriyeti kendine siper edinerek, Mahkemelere baskın gelmeye, savcılar ve yargıçlar üzerinde baskı kurmaya çalışıyor.

 

İyi niyetlerle ve safiyane bir biçimde Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Rektörüne sahip çıkarak, bunu devlet ve rejim meselesi diye gösterenlerin yazıp çizdiklerine bakınca bu konu üzerinde durmak farz oldu. Çünkü işin aslı esası nedir, hiç kimse düşünmüyor.

 

Adamın döneminde yapılan yolsuzluk dosyaları üzerinde aylardır çalışan savcılar da, tutuklama kararı veren Mahkeme hakimleri de sanki hayalhanelerinde bir suç yaratıp zavallıyı hapse tıkmışlar. Acaba öyle mi?

 

Bir kere her ağzını açanın hukuk devletinden, hukukun üstünlüğünden dem vurduğu bu ülkede, Rektör bizim adamımız zihniyetiyle Mahkemelere, hakim ve savcılara saldırmanın kabul edilebilir bir yanı var mı?

 

Birazcık hukuk bilgisi ve hukuka saygısı olan,  Mahkemeye intikal etmiş bir mesele üzerinde yorum yapmanın ve Mahkemeleri yönlendirip baskı altına almaya çalışmanın anayasal bir suç olduğunu bilir. Nitekim, bu konuda en doğru tepkiyi Hukukçular Derneği göstermiş ve bir hukukçu olarak şahsen benim de katıldığım şu bildiriyi yayımlamıştır: Bu bildiri ne diyor bakalım ve sonra devam edelim.

 

HUKUKÇULAR DERNEĞİ BASIN BILDIRISI Tarih:21.10.2005

                    

“Van Üniversitesi Rektörü hakkında ihalede yaptığı yolsuzluk iddiası ile  soruşturma başlatılmasından itibaren YÖK, anılan rektöre sahip çıktığını ifade etmeye başlamıştır. Anılan rektör kanunların ön gördüğü süre içinde yargı önüne çıkarılmış ve sanık tutuklanmıştır.

                       

Bu gelişme üzerine Rektörler Ankara’da YÖK başkanı Erdoğan Teziç’in başkanlığında toplanarak bir bildiri yayınlamışlardır. Bu bildiri açıkça yargıya müdahaledir.

 

Tutuklama kararından sonra soruşturma hukuki/yargısal bir nitelik kazanmıştır. Bundan sonra yapılacak eleştirilerin de hukuki olması zorunludur. Bir hukukçu olan Erdoğan Teziç’in bunu bilmemesi mümkün değildir. Yine YÖK başkanının Anayasanın 138. Maddesinin ikinci fıkrasındaki “Hiçbir organ, makam, merci veya kişi, yargı yetkisinin kullanılmasında mahkemelere ve hâkimlere emir ve talimat veremez; genelge gönderemez; tavsiye ve telkinde bulunamaz.” hükmünden habersiz olması da düşünülemez. Yine Hukuk Fakültesi Öğretim üyesi olan Teziç’in görülmekte olan bir dava ile ilgili TBMM'nin dahi beyanda bulunamayacağını düzenleyen “Görülmekte olan bir dava hakkında Yasama Meclisinde yargı yetkisinin kullanılması ile ilgili soru sorulamaz, görüşme yapılamaz veya herhangi bir beyanda bulunulamaz.” hükmünden habersiz olması da düşünülemez. Bu hükümleri bilen YÖK başkanı ve  onu destekleyen rektörler yazdıkları bildiri ile anayasanın bu hükümlerini ihlal etmiş, açıkça ve pervasızca anayasal bir suç islemişlerdir.

 

YÖK başkanına ve diğerlerine bu suçu isleten psikoloji “kendisini cumhuriyetçi diye tanımlayanların yâda onlara göre cumhuriyetçi olanların yargı denetiminin dışında olması gerektiği” psikolojisidir. Hukuk fakültesi birinci sınıf öğrencileri, herkesin hukuk ve yargı önünde eşit olduğunu, eşitlik prensibinin hukukun evrensel bir prensibi olduğunu bilirler. Bu bildiri ile özellikle Tezim hukukçu olmadığını, hukukçuluğu içine sindiremediğini, net olarak ortaya koymuştur.

 

Bu milletin değerlerine açıkça ters düsen, anayasayı açıkça ihlal eden YÖK başkanının hukuka biraz saygısı varsa derhal istifa etmelidir. Bu ülkenin, bu milletin üniversitelerini lise haline getiren YÖK artık üniversitelerin sırtından kaldırılmalıdır”

 

 

***

 

 

Yukarıdaki bildiride bir eksiklik var ki o da YÖK başkanı Teziç’in Anayasa Hukuku profesörü olduğunun belirtilmemiş olmasıdır. Anayasa profesörleri bunu yaparsa gerisini varın hesap edin. Bay Teziç ve ona katılan koro, Mahkemeye yaptıkları saygısızlığı örtmek için işi başka bir mecraya dökerek, konuyu bir rejim meselesi haline getirmeye kalktılar. Birden bire Atatürk’ten, cumhuriyeti korumaktan dem vurmaya başladılar…

 

İyi de; bu YÖK başkanının Atatürk ve Cumhuriyet’i korumak yeni mi aklına gelmiş? Peki ama, Ermeni konferansı düzenleyen hainleri arkalayan da aynı şahıs değil miydi? YÖK ve onun başkanı, sonu Türkiye’den tazminat ve toprak talepleriyle bitecek bir tezgaha Türk üniversitelerinin alet edilmesine karşı İdare Mahkemesinin çok haklı ve isabetli olarak verdiği yürütmenin durdurulması kararını yerden yere vurup, akademik bilmem ne adına vatan hainlerini savunmamış mıydı? Bakınız, 24 Eylül 2005 tarihli Radikal’in haberi aynen şöyle: “YÖK 4. İdare Mahkemesi kararını çok sert eleştirdi: "Karar, yargı yetkisinin sınırlarını zorluyor, Anayasa madde 130 ile korunan bilimsel özerkliğe müdahale." *

 

Kendisi Anayasa hukuku profesörü olan Bay Teziç böyle diyordu, ama Türkiye’nin dünyaca tanınmış en iyi idare hukukçusu olan Prof. Dr.  İl Han Özay, “İdare Mahkemesinin kararı çok doğru ve yerindedir” buyuruyor. Niye iki ayrı otoriteden iki farklı değerlendirme? Çünkü, uzmanlık alanı bir yana, sonuncusu holding profesörlerinden değil de onun için, kimseye yamanma veya yaranma derdi yok da onun için. Fark burada işte. YÖK başkanının ise Koç holding ile olan ilişkileri çoktan beridir ayyuka çıkmış durumdadır. Hatta aynı sebeple, Bay Teziç İstanbul Üniversitesi rektörlüğüne, en az oyu alan Koç’un adamı Prof. Dr. Yavuz Alangoya’yı tez elden seçtirtmek için az çaba sarf etmemiş; fakat güç yetirememiştir. Bilenler bilir.

 

Merak ettiğim bir şey daha var. Bugüne kadar bir çok kez  Sabancı Üniversitesinin hiçbir yerinde Atatürk resimlerinin olmadığı yolunda bir şikayet yazısına rastladım. Bana göre o resimler terziyanların, berkhay**ların  iş yerinde zaten bir anlam ifade etmez ve Atatürk’ün ruhu bundan muazzep olur; ama, bu şekle, resme, heykele, baloya düşkün Atatürkçü taifesinden olduğu şüphe götürmeyen Bay Teziç’in o konudan hiç haberi olmamış mı, acaba? Nasıl olmamış ve olmuş ise niye o tosunu bir dürtüklememiş? “Ben Koçların “koçu”  olarak Sabancıların tosununa ilişirsem holdingler arası centilmenliğe yakışmaz” diye mi düşündü acaba? Kim bilir?

 

Ama benim asıl merak ettiğim konu başka. Bu rektörlerin ve bir kısım mütareke medyasının ( sazan gibi konuya atlayan safları bir yana bırakıyorum) Yücel Aşkın aşkının sebebi hikmeti nedir? Bugüne kadar hiçbir rektöre gösterilmeyen bu itibar ve iltifatın sahici sebebi ne ola ki? Nereden ve nasıl böyle şiddetle depreşmiştir bu rektörü savunma aşkı? Sakın bunun sebebi, Bay Yücel Aşkın’ın meşhur tiyatoracı Ermeni Güllü Agop’un torunu olması olmasın sakın?

 

YÖK başkanı Teziç ile Süryani Emin Alıcı’nın hararetle savundukları bu adam gariban bir Türk olsaydı, bu kadar arkasına düşen olur muydu sanıyorsunuz?  Bu işte bir iş vardır ve işte böyle bir iş vardır. Ermeni diasporasının ve onun içimizdeki beşinci kolunun gücünü seziyorum ben burada.

 

Ve merak ettiğim en son nokta. Niçin bu Bay Aşkın başka üniversiteye değil de Van’daki üniversiteye rektör olmuştur? Bu bir tesadüf müdür? Öyle deyip geçebilir miyiz? Eğer siz Van’ın Ermeniler için taşıdığı önemin farkında değilseniz ve mesela Amerikalı bir Ermeni’nin çok büyük uğraşlardan sonra -AB himayesini de arkasına alarak- Van’da iki yıl önce “VARTAN”  (Ermenice’de Kurtuluş ve zafer anlamlarına geliyor imiş ) adıyla bir otel açtığını bilmiyorsanız beni fazla şüpheci olmakla suçlayabilirsiniz. Ben bu konuyu “Van Yalnızca van Değildir” başlığıyla Yeni Hayat’ın 2004/Ağustos sayısında yazdığım için Rektör Yücel Aşkın meselesini daha da hassasiyetle takip ediyorum, hepsi bu. Ama ben Yücel Aşkın’ın bu Van aşkını da, cümbür cemaat YÖK korosunun Yücel Aşkın aşkını da son derece ilgi çekici ve esrarengiz buluyorum.

 

Yücel Aşkın’ı Cumhuriyet aşkıyla aklayıp paklamaya kalkışan şaşkınlara önemle duyurulur… 

 

Hanifi Altaş

 

* (http://www.radikal.com.tr/sayfa.php?sayfa=4&tarih=24/09/2005)

**Hay: Ermeni



Şimdi şu yukarıdaki başlık ta nereden aklına esti, ne ilgisi var tavuk yemi ile Cumhurbaşkanlığı adaylığının dediğinizi duyar gibiyim. Efendim şöyle bir ilgisi var. Hatırlayacağınız üzere, Recep Tayip Erdoğan’ın tıpkı Özal’ın yaptığı gibi, Başbakanlıkta yeterli doyuma ulaştıktan sonra Cumhurbaşkanlığı makamına geçmek gibi bir heves ve niyet taşıdığı çokça yazılıp çizildi. Hatta karısının türbanlı oluşunun böyle bir ihtimali oldukça zayıflattığı söylendi. Derken bu konuda, eski Cumhurbaşkanlarından, kendi icad ve ihdas ettiği deyimle 9. Cumhurbaşkanı Demirel de, “bir bilen” sıfatı ile ve yine kendince bir fetva vermiş idi.



Bundan tam yirmi yıl önce, Beyazıt'taki Çınaraltı'nda aynı masaya oturmuş olmaktan dolayı tesadüfen tanıştığım Türkiyeli bir Türk mühendis, çalıştığı firmanın almış olduğu bir ihaleden ötürü Kuzey Irak'ta bir müddet bulunduğunu ve o zamana kadar varlığından bile haberdar olmadığı Irak Türklerinin, kendisini Türkiyeli bir Türk olmasından ötürü nasıl tarifsiz bir sevgi ve saygı ile konuk edip ağırladıklarını anlatmıştı bana. Oradaki Türklerin gerçek anlamda efendi ve beyefendi insanlar olduklarını da. Aynı kişi hiç unutmuyorum şöyle bir gözlemini de aktarmıştı: "Irak'ta tabiat bile insanları ayırmıştır; Dağda kürtler, ovada Türkler ve çölde Araplar!"



Tarihe Şaşı Bakmak, Enver Paşa ve Mustafa Kemal Paşa -Hanifi Altaş-


Hiç kuşkusuz, Tarih bize kendiliğinden bir ideoloji sunmaz. Ama hemen bütün ideolojiler, tarihe yaslanmak ve kendilerine tarihsel bir taban bulmak ihtiyacını duymuşlardır. Sözgelimi Karl Marks da, Engels ile birlikte oluşturdukları ideolojiye “tarihsel materyalizm” adını vermiştir. Oysa ki Marks, aslında insanlık için komünizm adını verdiği bir ütopya tasarlamıştı; insanlığın geleceğini belirlemek iddiasındaydı. İlk bakışta bu bir çelişki gibi görünür; ama aslında hiç de öyle değildir. Çünkü geleceği belirlemek iddiasında olanların, bugünü iyi algılamaları, onun için de öncelikle dünü çok iyi bilmeleri şarttır.


 

Hanifi Altaş


Yeni Hayat Dergisi'nin sahibidir. Serbest avukatlık yapmaktadır.


 Türkçülük ve Devrimcilik



Yeni Hayat


"Yeni Hayat programının önemli bir özelliği de devrimcilikle ülkücülüğü bağdaştırmasıdır. Bu iki kavramın bugün birer sözcük olarak bile yan yana durmasının ne kadar garipseneceğini söylemeye dahi gerek yoktur. Ne var ki, asil garipsenmesi gereken şey, bir ülküsü bulunmayanların devrimcilik iddiasına kalkışmalarıdır. Gerçekte ülkücülük, bugün var olan düzeni beğenmeyerek onun yerine tasarlanmış olan ideali koymak demek olunca, bu ideali yani ülküyü gerçekleştirmenin adına devrim, bu uğraşının adına da devrimcilik demek gerekmez mi? Bu mantığın dışında bir devrimcilik yani ülküsü olmayan bir devrimcilik düşünülebilir mi? Öylesinin adi devrimcilik değil, olsa olsa anarşizm olur; çünkü, devrim yalnızca beğenilmeyen bir şeyi, bir kurumu, bir düzeni yıkmak demek değildir. Yıktığınız şeyin yerine koyacak bir "idealiniz" yoksa, siz yalnızca yıkıcı bir anarşist olabilirsiniz; ama devrimci asla!


 Türkçülük



Enver Paşa


Enver Paşa’nın hem kişisel olarak, hem de devlet adamı ve asker olarak yanlış, eksik, kusurlu tarafları bulunabilir. Elbette bu yönleri eleştiri konusu da yapılabilir. Ancak işin şu yanı çok iyi bilinmelidir ki, onun ve ittihatçı arkadaşlarının gerek Meşrutiyetin ilanı, gerek 31 Mart irtica ayaklanmasının bastırılması, gerek Trablusgarp savaşı ve gerekse Bab-ı Ali baskını sırasında sergiledikleri cesaret ve ataklık, imparatorluğun çöküş döneminde yurtsever ve idealist kadroların önünü açmak bakımından bile çok çok önemlidir. Çöküş dönemlerinde devletin sivil ve askeri kadrolarına hakim olan karamsarlık, yılgınlık, ürkeklik, korkaklık ve tembellik gibi hastalıkları bünyeden söküp atan ve taa Milli Mücadeleye kadar uzayan, hatta onu kazandıran yenilmezlik ruhunu ve devrimci dinamizmi onlara kazandıran Enver Paşa ve İttihatçı arkadaşları olmuştur.


 Din Geleneğinde Yanlışlar...


The image “http://dukkan.dharma.com.tr/img/books/t/975-333-058-8.jpg” cannot be displayed, because it contains errors.


Kulluk Düzeni


Kölelik ve/veya kölecilik; bir sosyal ve ekonomik düzenin adıdır. Müslümanlık yahut İslamiyet de, Arapların yarı köleci-yarı feodal sosyo-ekonomik düzeni içerisinde meydana gelmiştir. Adına Cahiliye dönemi denilen İslam öncesi çağlarda Arapların sosyal yaşantısı, ancak böyle tanımlanabilir. Sayıları belirli Arap kentlerindeki bir kısım etkin (nüfuzlu) kabile üyelerinin ülke içinde ve dışında ticaret serbestisine sahip olmaları bu durumu değiştirmez. Bugün dahi Suudi Arabistan’da bu köleci sistemin veya kulluk düzeninin somut izlerine rastlanabilir. Sözgelimi bu ülkede bir yabancının işçi olarak çalışması için de, bir işyeri açması için de ancak bu ülke yönetimince makbul bir Arab’ı kefil olarak göstermesi gerekir. Bu kefalet; bizim bildiğimiz anlamda bir krediye veya borca kefil olmak anlamında değildir; insanın insana kefil olması demektir. Daha doğrusu kefil olunanın kefile mahkumiyeti ve esaretidir. Öyle ki, kefil olunan kişi yıllarca çalışıp didindikten sonra kazanıp biriktirdiği bütün serveti, kefilinin bir sözüyle kaybedip beş parasız olarak o ülkeden kovulabilir. Bu durum, hiç kuşkusuz kulluk düzeninin Arabistan’da hala ne denli güçlü bir sosyal geleneğe ve süregenliğe sahip olduğunun somut bir göstergesidir.


 Okumakta Olduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
  
  
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar