Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

29 Eylül 2005

Cengiz Han

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Siyaset-Türkiye

 



Hanifi Altaş


Şimdi şu yukarıdaki başlık ta nereden aklına esti, ne ilgisi var tavuk yemi ile Cumhurbaşkanlığı adaylığının dediğinizi duyar gibiyim. Efendim şöyle bir ilgisi var. Hatırlayacağınız üzere, Recep Tayip Erdoğan’ın tıpkı Özal’ın yaptığı gibi, Başbakanlıkta yeterli doyuma ulaştıktan sonra Cumhurbaşkanlığı makamına geçmek gibi bir heves ve niyet taşıdığı çokça yazılıp çizildi. Hatta karısının türbanlı oluşunun böyle bir ihtimali oldukça zayıflattığı söylendi. Derken bu konuda, eski Cumhurbaşkanlarından, kendi icad ve ihdas ettiği deyimle 9. Cumhurbaşkanı Demirel de, “bir bilen” sıfatı ile ve yine kendince bir fetva vermiş idi.

 

Bense Cumhurbaşkanlığı makamı için Recep Tayip Erdoğan’ı değil de, Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ı daha uygun ve şanslı görüyordum. Sebebine gelince, Maliye Bakanı aynı tarikattan olan (Nakşibendi) Erdoğan’dan tarikat hiyerarşisi bakımından daha kıdemliydi. Aynı sebeple, Erbakan’ı sollayarak rüştünü ispatlamış yani “kemale ermiş derviş” (RTE) kendisine “Kemal abi” diye hitap ediyordu. Dolayısıyla da Kemal abisinin Cumhurbaşkanı olması hem bu tarikat hiyerarşisinin yerli yerine oturması bakımından bir gereklilikti, hem de bu abi-kardeş ikilisi; hiçbir yasanın veto edilmesi, hiçbir atamanın geri döndürülmesi tehlikesi olmaksızın ülkeyi istedikleri gibi yönetir, istedikleri yere sürükleyip götürürlerdi. Ne var ki, naçizane benim kanaatime göre Kemal Unakıtan, oğlunun sahibi olduğu bir şirketin 2003 Ağustos ayında ithal ettiği dört bin ton mısır olayının patlak vermesi ve akabinde gelişen olaylar üzerine bu şansını yitirdi; çünkü aslında bu olay onun bakanlıktan bile istifa etmesini gerektirir nitelikteydi.  28 Mart 2004 tarihli bir internet haber sitesinde Maliye Bakanının istifaya davet edildiği haber şu şekilde yer alıyordu:

 

“Maliye Bakanı Kemal Unakıtan'ın oğlu Abdullah Unakıtan'ın 4 bin ton mısır ithal ederken gümrük vergi artırımıyla kârını yüzde 40 artırdığını söyleyen CHP Grup Başkanvekili Haluk Koç, bakanı istifaya çağırdı. Koç, düzenlediği basın toplantısında şöyle konuştu:

"Unakıtan ailesi bu sefer Türkiye'ye un değil mısır akıttı. Doğaldır, bir bakanın oğlu ticaret yapabilir. Ancak bu ithalattaki tarih çok önemlidir.

İthalat ağustos'ta yapıldı. İthalatın gerçekleştirilmesinin hemen ardından eylülde vergi oranı yüzde 30'dan yüzde 70'e çıkarılarak Unakıtan'ın oğlunun kârı yüzde 40 artırıldı. Oğlu ithal ediyor, babası vergiyi artırıyor ve kâr birden ikiye katlanıyor. Hani siz yolsuzluklarla uğraşacaktınız? İşleyen demokrasilerde böyle bir durum, bir bakanın görev yapmasına haysiyet ve onur engelidir. Bu haysiyeti sayın Unakıtan'ın göstereceğine inanıyorum. Sayın bakan, ancak Abdullah Unakıtan'ın oğlu olmadığını ispat ederse bu görevde kalabilir." (http://www.e-kolay.net/haber/haber.asp?PID=3&HID=9&haberID=173871)

 

Kızı da gıda sektöründe olan

Kemal Unakıtan:

"O mısırları ‘oğlumun tavukları yiyecek’ dedik"

Aynı haberin başlığında da şu ibareye yer verilmişti:

 

Tavuklar çok şanslı!

Unakıtan, oğlunun gümrük vergileri artırılmadan hemen önce 4 bin ton çerezlik mısır ithal etmesini açıkladı: Oğlumun tavukları var, yem onlar! (20.02.2004 08:40:00)

 

Yani Unakıtan, bana göre şu tavuk yemi yüzünden Cumhurbaşkanlığından olmuştu. Oğlunun tavuklarının şansı onun şanssızlığı olmuştu. Doğrusu kendisine çok yazık etmişti.

 

***

 

Muhtemel Cumhurbaşkanı adaylarından biri ve bence en çok ciddiye alınması gerekeni ise Hikmet Çetin’dir. Kendileri halihazırda Afganistan’da NATO’nun sivil temsilcisi olarak görev yapmaktadırlar. Amerikan neo-conları için Türkiye’ye de bir Karzai veya  İyad Allavi yahut Talabani modeli gereksinimi bulunduğunda hiç kuşku yoktur. İyad Allavi muhabbet kallavi, Celal Talabani Amerika tavlabeni modeline en çok yakışacak isim de yine hiç şüphesiz Hikmet Çetin’dir. Eski Dişişleri (kendileri Dışişleri diyemezdi de) bakanımız ve eski Meclis Başkanımız hem CHP’lidir, hem hükümetin gizli patronlarından pardon şeyhlerinden biri olan seyyar vaiz Fetullah ile arası çok iyidir, hem de Liceli bir Kürttür. Liceli Kürtlerin pek çoğu da Ermenilerle akrabadır. Sağım solum, dört bir yanım sobe yani. Gerçek açılımı Arap-Kürt  Partisi olan parti için bundan daha uygun aday mı olur? Federasyona ve bölünmeye zorlanan bir Türkiye için de, o yine biçilmiş kaftandır. Tabii, Amerika onu Deniz Baykal’ın yerine getirmeye kalkışmaz ve bu işi de başaramaz ise!

 

Bir diğer Cumhurbaşkanı adayı ise Sezer’in selefi olan Anayasa Mahkemesi başkanıdır. Hem Atatürkçü geçinen, hem de Atatürkçülükten geçinen bu zata, iktidardaki Parti yöneticilerinin geçek anlamda hem borçları, hem de verilmiş sözleri vardır. Borçları vardır çünkü; bu zatın Mahkeme Başkanı olduğu dönemde AKP’nin uzantısı olduğu bir siyasi partinin kapatılma kararında imzası yoktur. O kararın alındığı gün sudan bir sebeple GATA hastanesine yatmıştır. Kapatılan Partinin sınırlı sayıda yöneticisi için siyasetten yasaklılık kararı çıkmıştır ve fakat bugünkü pek çok AKP yöneticisi bu yasaklamadan ayrık tutulmuştur. Daha da Türkçesi, eğer o karar olması gerektiği gibi çıksaydı, bugünkü AKP yöneticileri yani AKP olmayacaktı. Borcun sebebi budur. Verilen söz ise kendisinin Cumhurbaşkanı yapılacağıdır. Atatürkçülere

Tayyip Erdoğan

fütursuzca saldırmakla ün yapmış olan Hüseyin Üzmez’in o tarihlerde anılan kişiye düzdüğü methiyeleri lütfen bir araştırın. Demek ki, Hüseyin Üzmez’in üzmediği, aksine kendisi lehinde methiye düzdüğü Atatürkçülük(!)  şampiyonları da varmış diyeceksiniz.  Muhtereme yapılan vaadin gerçek anlamıyla verilmiş bir “söz” mü, yoksa kuşa benzer fakat uçamayan tek kanatlı olmakla birlikte kuş beyinli olduklarında şüphe bulunmayan tavukların önüne atılan cinsten (zehirli) bir yem mi olduğunu ise zaman gösterecek… 

 

Cumhurbaşkanlığı için adı geçen ama fazlaca dillendirilmeyen biri daha var ki, o da halihazırdaki Genelkurmay başkanı Hilmi Özkök Paşa’dır. Bir ara mevcut hükümetle “şiir gibi çalıştıklarını” ifade ettiği yazılıp söylenen Hilmi Paşa’ya, AKP’nin önde gelenlerince önümüzdeki dönemde Cumhurbaşkanı adayı olması için yeşil ışık yakıldığı söylentisi epeyce bir müddet yayılıp durmuştu. Paşa bu söylentileri açık bir dille yalanladıktan sonra da bu söylentilerin arkası kesildi. Sahi bu AKP’liler Hilmi Paşa’yı ne sanıyorlardı? Cumhurbaşkanlığı adaylığını bir tavuk yemi gibi kullanıp, muhataplarını da tavuk yerine mi koyuyorlardı akılları sıra? Bu ne küstahlıktı? Oysa Hilmi Özkök Paşa’nın, böyle bir tuzağa düşmeyecek kadar zeki ve uyanık olduğu da, 12 Mart muhtırasından hemen sonra yaşanan bir Faruk Gürler olayından ders almış olması gerektiği de, onun mizacı itibariyle siyasetten hiç hazzetmediği de bilinen bir gerçekti.

 

Ne var ki, RTE ile Genelkurmay başkanı arasında yaşanan “Hocam”lı muhabbetler bazı kuşkuları ister istemez yeniden uyandırdı. Bu konudaki en gerçekçi ve olası senaryo ise ancak şu olabilirdi:

 

Tayyip Erdoğan

Avr-Apo Birliğinin talimatları doğrultusunda Milli Güvenlik Kurulu adı var kendi yok bir konuma düşürüldükten sonra, bu da onlar için yeterli olmayacak, sıra Genelkurmay Başkanlığının Milli Savunma Bakanlığına bağlanmasına gelecektir. Hilmi Paşa emekli olduktan sonra da, kendisine Cumhurbaşkanlığı değil ama, seçimle veya dışarıdan bakan atama yoluyla Milli Savunma Bakanlığı görevi verilecektir. Milli Savunma Bakanlığına bağlı bir Türk Ordusu, o haklı olarak çok övündüğü siyaset üstü ve partiler üstü çizgisini yitirecektir. Yunanistan’da sık sık yaşandığı gibi tıpkı, her iktidar değişiminde Türk ordusunun iktidar partisince istenmeyen komutanları tasfiye edilecektir. İş bununla da kalmayacak,  sözgelimi iktidardaki Arap-Kürt Partisinin Şırnak iline bağlı bir ilçesinin başkanı,”falanca tabur komutanının tutumunu ve icraatını beğenmiyorum. Bunu sürün” dediğinde o tabur komutanı sürülecektir. Bu kaçınılmazdır ve böyle bir süreç ister istemez Ordunun bütün mevcuduyla politika bataklığına çekilmesinden başka hiçbir sonuç doğurmayacaktır.

 

Bizim için korkunç ve utanç verici bir bozguna dönüşen  Birinci Balkan Savaşındaki yenilgimizin en temel sebebi subaylar arasındaki İttihatçı-İtilafçı çekişmesi olduğu gibi, Yunanlıların adına Küçük Asya Felaketi dediği Yunan bozgununun en önemli sebeplerinden biri de Yunan ordusundaki Venizelosçu-Kralcı subaylar çekişmesidir. İstiklal harbimizi ve yakın tarihimizi ben dahil herkesten iyi bilmesi gereken Hilmi Özkök Paşa’nın böyle bir uğursuz role soyunacağına asla ihtimal vermek istemem.

 

Hiç kuşkusuz omuzlardaki rütbeler fazlalaştıkça omuzlara  binen yük de ağırlaştıkça ağırlaşır. Ama benim bildiğim, Türk Ordusunu siyasi partilerin ve onların uzantısı olan taşra politikacılarının mahkumu ve oyuncağı haline getirecek düzenlemelere hiçbir Türk paşası icazet vermeyeceği gibi, alet de olmaz, olamaz!

 

Böyle bir yükü hiçbir omuz kaldıramaz!

 

Hanifi Altaş

29 Eylül 2005



Bundan tam yirmi yıl önce, Beyazıt'taki Çınaraltı'nda aynı masaya oturmuş olmaktan dolayı tesadüfen tanıştığım Türkiyeli bir Türk mühendis, çalıştığı firmanın almış olduğu bir ihaleden ötürü Kuzey Irak'ta bir müddet bulunduğunu ve o zamana kadar varlığından bile haberdar olmadığı Irak Türklerinin, kendisini Türkiyeli bir Türk olmasından ötürü nasıl tarifsiz bir sevgi ve saygı ile konuk edip ağırladıklarını anlatmıştı bana. Oradaki Türklerin gerçek anlamda efendi ve beyefendi insanlar olduklarını da. Aynı kişi hiç unutmuyorum şöyle bir gözlemini de aktarmıştı: "Irak'ta tabiat bile insanları ayırmıştır; Dağda kürtler, ovada Türkler ve çölde Araplar!"



Tarihe Şaşı Bakmak, Enver Paşa ve Mustafa Kemal Paşa -Hanifi Altaş-


Hiç kuşkusuz, Tarih bize kendiliğinden bir ideoloji sunmaz. Ama hemen bütün ideolojiler, tarihe yaslanmak ve kendilerine tarihsel bir taban bulmak ihtiyacını duymuşlardır. Sözgelimi Karl Marks da, Engels ile birlikte oluşturdukları ideolojiye “tarihsel materyalizm” adını vermiştir. Oysa ki Marks, aslında insanlık için komünizm adını verdiği bir ütopya tasarlamıştı; insanlığın geleceğini belirlemek iddiasındaydı. İlk bakışta bu bir çelişki gibi görünür; ama aslında hiç de öyle değildir. Çünkü geleceği belirlemek iddiasında olanların, bugünü iyi algılamaları, onun için de öncelikle dünü çok iyi bilmeleri şarttır.



Fethullahçılar El Kaide'yi Niçin Soruşturuyorlar? -Hanifi Altaş-


Ara sıra beni ziyarete gelen genç bir Yeni Hayat okuyucusu, bundan iki ay kadar önce, kaldığı yurtta başına gelen ilgi çekici bir soruşturmadan söz etmişti. Soruşturmayı yapanlar Fetullahçılar, soruşturulanlar ise çeşitli üniversitelere mensup öğrencilerin barınmakta olduğu bu yurtta, El-Kaaide ile bağlantılı olduğu düşünülen veya kendilerine öyle bir görüntü veren İslamcı bir gruba mensup öğrencilerdi. Yurdun yönetimine Fetullahçılar hakim olduğu ve bu genç arkadaş da, muhbirlik etmenin ahlaka aykırı olduğunu düşündüğü için, böyle bir soruşturmanın dışında kalmanın yolunu yurttan ayrılmakta bulduğunu söylemişti bana… Kendisini bir daha da görmedim.


 

Hanifi Altaş


Yeni Hayat Dergisi'nin sahibidir. Serbest avukatlık yapmaktadır.


 Türkçülük ve Devrimcilik



Yeni Hayat


"Yeni Hayat programının önemli bir özelliği de devrimcilikle ülkücülüğü bağdaştırmasıdır. Bu iki kavramın bugün birer sözcük olarak bile yan yana durmasının ne kadar garipseneceğini söylemeye dahi gerek yoktur. Ne var ki, asil garipsenmesi gereken şey, bir ülküsü bulunmayanların devrimcilik iddiasına kalkışmalarıdır. Gerçekte ülkücülük, bugün var olan düzeni beğenmeyerek onun yerine tasarlanmış olan ideali koymak demek olunca, bu ideali yani ülküyü gerçekleştirmenin adına devrim, bu uğraşının adına da devrimcilik demek gerekmez mi? Bu mantığın dışında bir devrimcilik yani ülküsü olmayan bir devrimcilik düşünülebilir mi? Öylesinin adi devrimcilik değil, olsa olsa anarşizm olur; çünkü, devrim yalnızca beğenilmeyen bir şeyi, bir kurumu, bir düzeni yıkmak demek değildir. Yıktığınız şeyin yerine koyacak bir "idealiniz" yoksa, siz yalnızca yıkıcı bir anarşist olabilirsiniz; ama devrimci asla!


 Türkçülük



Enver Paşa


Enver Paşa’nın hem kişisel olarak, hem de devlet adamı ve asker olarak yanlış, eksik, kusurlu tarafları bulunabilir. Elbette bu yönleri eleştiri konusu da yapılabilir. Ancak işin şu yanı çok iyi bilinmelidir ki, onun ve ittihatçı arkadaşlarının gerek Meşrutiyetin ilanı, gerek 31 Mart irtica ayaklanmasının bastırılması, gerek Trablusgarp savaşı ve gerekse Bab-ı Ali baskını sırasında sergiledikleri cesaret ve ataklık, imparatorluğun çöküş döneminde yurtsever ve idealist kadroların önünü açmak bakımından bile çok çok önemlidir. Çöküş dönemlerinde devletin sivil ve askeri kadrolarına hakim olan karamsarlık, yılgınlık, ürkeklik, korkaklık ve tembellik gibi hastalıkları bünyeden söküp atan ve taa Milli Mücadeleye kadar uzayan, hatta onu kazandıran yenilmezlik ruhunu ve devrimci dinamizmi onlara kazandıran Enver Paşa ve İttihatçı arkadaşları olmuştur.


 Din Geleneğinde Yanlışlar...


The image “http://dukkan.dharma.com.tr/img/books/t/975-333-058-8.jpg” cannot be displayed, because it contains errors.


Kulluk Düzeni


Kölelik ve/veya kölecilik; bir sosyal ve ekonomik düzenin adıdır. Müslümanlık yahut İslamiyet de, Arapların yarı köleci-yarı feodal sosyo-ekonomik düzeni içerisinde meydana gelmiştir. Adına Cahiliye dönemi denilen İslam öncesi çağlarda Arapların sosyal yaşantısı, ancak böyle tanımlanabilir. Sayıları belirli Arap kentlerindeki bir kısım etkin (nüfuzlu) kabile üyelerinin ülke içinde ve dışında ticaret serbestisine sahip olmaları bu durumu değiştirmez. Bugün dahi Suudi Arabistan’da bu köleci sistemin veya kulluk düzeninin somut izlerine rastlanabilir. Sözgelimi bu ülkede bir yabancının işçi olarak çalışması için de, bir işyeri açması için de ancak bu ülke yönetimince makbul bir Arab’ı kefil olarak göstermesi gerekir. Bu kefalet; bizim bildiğimiz anlamda bir krediye veya borca kefil olmak anlamında değildir; insanın insana kefil olması demektir. Daha doğrusu kefil olunanın kefile mahkumiyeti ve esaretidir. Öyle ki, kefil olunan kişi yıllarca çalışıp didindikten sonra kazanıp biriktirdiği bütün serveti, kefilinin bir sözüyle kaybedip beş parasız olarak o ülkeden kovulabilir. Bu durum, hiç kuşkusuz kulluk düzeninin Arabistan’da hala ne denli güçlü bir sosyal geleneğe ve süregenliğe sahip olduğunun somut bir göstergesidir.


 Okumakta Olduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
  
  
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar