Şimdi şu yukarıdaki başlık ta nereden aklına esti, ne ilgisi var tavuk yemi ile Cumhurbaşkanlığı adaylığının dediğinizi duyar gibiyim. Efendim şöyle bir ilgisi var. Hatırlayacağınız üzere, Recep Tayip Erdoğan’ın tıpkı Özal’ın yaptığı gibi, Başbakanlıkta yeterli doyuma ulaştıktan sonra Cumhurbaşkanlığı makamına geçmek gibi bir heves ve niyet taşıdığı çokça yazılıp çizildi. Hatta karısının türbanlı oluşunun böyle bir ihtimali oldukça zayıflattığı söylendi. Derken bu konuda, eski Cumhurbaşkanlarından, kendi icad ve ihdas ettiği deyimle 9. Cumhurbaşkanı Demirel de, “bir bilen” sıfatı ile ve yine kendince bir fetva vermiş idi.
Bense Cumhurbaşkanlığı makamı için Recep Tayip Erdoğan’ı değil de, Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ı daha uygun ve şanslı görüyordum. Sebebine gelince, Maliye Bakanı aynı tarikattan olan (Nakşibendi) Erdoğan’dan tarikat hiyerarşisi bakımından daha kıdemliydi. Aynı sebeple, Erbakan’ı sollayarak rüştünü ispatlamış yani “kemale ermiş derviş” (RTE) kendisine “Kemal abi” diye hitap ediyordu. Dolayısıyla da Kemal abisinin Cumhurbaşkanı olması hem bu tarikat hiyerarşisinin yerli yerine oturması bakımından bir gereklilikti, hem de bu abi-kardeş ikilisi; hiçbir yasanın veto edilmesi, hiçbir atamanın geri döndürülmesi tehlikesi olmaksızın ülkeyi istedikleri gibi yönetir, istedikleri yere sürükleyip götürürlerdi. Ne var ki, naçizane benim kanaatime göre Kemal Unakıtan, oğlunun sahibi olduğu bir şirketin 2003 Ağustos ayında ithal ettiği dört bin ton mısır olayının patlak vermesi ve akabinde gelişen olaylar üzerine bu şansını yitirdi; çünkü aslında bu olay onun bakanlıktan bile istifa etmesini gerektirir nitelikteydi. 28 Mart 2004 tarihli bir internet haber sitesinde Maliye Bakanının istifaya davet edildiği haber şu şekilde yer alıyordu:
“Maliye Bakanı Kemal Unakıtan'ın oğlu Abdullah Unakıtan'ın 4 bin ton mısır ithal ederken gümrük vergi artırımıyla kârını yüzde 40 artırdığını söyleyen CHP Grup Başkanvekili Haluk Koç, bakanı istifaya çağırdı. Koç, düzenlediği basın toplantısında şöyle konuştu:
"Unakıtan ailesi bu sefer Türkiye'ye un değil mısır akıttı. Doğaldır, bir bakanın oğlu ticaret yapabilir. Ancak bu ithalattaki tarih çok önemlidir.
İthalat ağustos'ta yapıldı. İthalatın gerçekleştirilmesinin hemen ardından eylülde vergi oranı yüzde 30'dan yüzde 70'e çıkarılarak Unakıtan'ın oğlunun kârı yüzde 40 artırıldı. Oğlu ithal ediyor, babası vergiyi artırıyor ve kâr birden ikiye katlanıyor. Hani siz yolsuzluklarla uğraşacaktınız? İşleyen demokrasilerde böyle bir durum, bir bakanın görev yapmasına haysiyet ve onur engelidir. Bu haysiyeti sayın Unakıtan'ın göstereceğine inanıyorum. Sayın bakan, ancak Abdullah Unakıtan'ın oğlu olmadığını ispat ederse bu görevde kalabilir." (http://www.e-kolay.net/haber/haber.asp?PID=3&HID=9&haberID=173871)

|
Kızı da gıda sektöründe olan Kemal Unakıtan: "O mısırları ‘oğlumun tavukları yiyecek’ dedik" |
Aynı haberin başlığında da şu ibareye yer verilmişti:
Tavuklar çok şanslı!

Unakıtan, oğlunun gümrük vergileri artırılmadan hemen önce 4 bin ton çerezlik mısır ithal etmesini açıkladı: Oğlumun tavukları var, yem onlar! (20.02.2004 08:40:00)
Yani Unakıtan, bana göre şu tavuk yemi yüzünden Cumhurbaşkanlığından olmuştu. Oğlunun tavuklarının şansı onun şanssızlığı olmuştu. Doğrusu kendisine çok yazık etmişti.
***
Muhtemel Cumhurbaşkanı adaylarından biri ve bence en çok ciddiye alınması gerekeni ise Hikmet Çetin’dir. Kendileri halihazırda Afganistan’da NATO’nun sivil temsilcisi olarak görev yapmaktadırlar. Amerikan neo-conları için Türkiye’ye de bir Karzai veya İyad Allavi yahut Talabani modeli gereksinimi bulunduğunda hiç kuşku yoktur. İyad Allavi muhabbet kallavi, Celal Talabani Amerika tavlabeni modeline en çok yakışacak isim de yine hiç şüphesiz Hikmet Çetin’dir. Eski Dişişleri (kendileri Dışişleri diyemezdi de) bakanımız ve eski Meclis Başkanımız hem CHP’lidir, hem hükümetin gizli patronlarından pardon şeyhlerinden biri olan seyyar vaiz Fetullah ile arası çok iyidir, hem de Liceli bir Kürttür. Liceli Kürtlerin pek çoğu da Ermenilerle akrabadır. Sağım solum, dört bir yanım sobe yani. Gerçek açılımı Arap-Kürt Partisi olan parti için bundan daha uygun aday mı olur? Federasyona ve bölünmeye zorlanan bir Türkiye için de, o yine biçilmiş kaftandır. Tabii, Amerika onu Deniz Baykal’ın yerine getirmeye kalkışmaz ve bu işi de başaramaz ise!
Bir diğer Cumhurbaşkanı adayı ise Sezer’in selefi olan Anayasa Mahkemesi başkanıdır. Hem Atatürkçü geçinen, hem de Atatürkçülükten geçinen bu zata, iktidardaki Parti yöneticilerinin geçek anlamda hem borçları, hem de verilmiş sözleri vardır. Borçları vardır çünkü; bu zatın Mahkeme Başkanı olduğu dönemde AKP’nin uzantısı olduğu bir siyasi partinin kapatılma kararında imzası yoktur. O kararın alındığı gün sudan bir sebeple GATA hastanesine yatmıştır. Kapatılan Partinin sınırlı sayıda yöneticisi için siyasetten yasaklılık kararı çıkmıştır ve fakat bugünkü pek çok AKP yöneticisi bu yasaklamadan ayrık tutulmuştur. Daha da Türkçesi, eğer o karar olması gerektiği gibi çıksaydı, bugünkü AKP yöneticileri yani AKP olmayacaktı. Borcun sebebi budur. Verilen söz ise kendisinin Cumhurbaşkanı yapılacağıdır. Atatürkçülere

|
Tayyip Erdoğan |
fütursuzca saldırmakla ün yapmış olan Hüseyin Üzmez’in o tarihlerde anılan kişiye düzdüğü methiyeleri lütfen bir araştırın. Demek ki, Hüseyin Üzmez’in üzmediği, aksine kendisi lehinde methiye düzdüğü Atatürkçülük(!) şampiyonları da varmış diyeceksiniz. Muhtereme yapılan vaadin gerçek anlamıyla verilmiş bir “söz” mü, yoksa kuşa benzer fakat uçamayan tek kanatlı olmakla birlikte kuş beyinli olduklarında şüphe bulunmayan tavukların önüne atılan cinsten (zehirli) bir yem mi olduğunu ise zaman gösterecek…
Cumhurbaşkanlığı için adı geçen ama fazlaca dillendirilmeyen biri daha var ki, o da halihazırdaki Genelkurmay başkanı Hilmi Özkök Paşa’dır. Bir ara mevcut hükümetle “şiir gibi çalıştıklarını” ifade ettiği yazılıp söylenen Hilmi Paşa’ya, AKP’nin önde gelenlerince önümüzdeki dönemde Cumhurbaşkanı adayı olması için yeşil ışık yakıldığı söylentisi epeyce bir müddet yayılıp durmuştu. Paşa bu söylentileri açık bir dille yalanladıktan sonra da bu söylentilerin arkası kesildi. Sahi bu AKP’liler Hilmi Paşa’yı ne sanıyorlardı? Cumhurbaşkanlığı adaylığını bir tavuk yemi gibi kullanıp, muhataplarını da tavuk yerine mi koyuyorlardı akılları sıra? Bu ne küstahlıktı? Oysa Hilmi Özkök Paşa’nın, böyle bir tuzağa düşmeyecek kadar zeki ve uyanık olduğu da, 12 Mart muhtırasından hemen sonra yaşanan bir Faruk Gürler olayından ders almış olması gerektiği de, onun mizacı itibariyle siyasetten hiç hazzetmediği de bilinen bir gerçekti.
Ne var ki, RTE ile Genelkurmay başkanı arasında yaşanan “Hocam”lı muhabbetler bazı kuşkuları ister istemez yeniden uyandırdı. Bu konudaki en gerçekçi ve olası senaryo ise ancak şu olabilirdi:

|
Tayyip Erdoğan |
Avr-Apo Birliğinin talimatları doğrultusunda Milli Güvenlik Kurulu adı var kendi yok bir konuma düşürüldükten sonra, bu da onlar için yeterli olmayacak, sıra Genelkurmay Başkanlığının Milli Savunma Bakanlığına bağlanmasına gelecektir. Hilmi Paşa emekli olduktan sonra da, kendisine Cumhurbaşkanlığı değil ama, seçimle veya dışarıdan bakan atama yoluyla Milli Savunma Bakanlığı görevi verilecektir. Milli Savunma Bakanlığına bağlı bir Türk Ordusu, o haklı olarak çok övündüğü siyaset üstü ve partiler üstü çizgisini yitirecektir. Yunanistan’da sık sık yaşandığı gibi tıpkı, her iktidar değişiminde Türk ordusunun iktidar partisince istenmeyen komutanları tasfiye edilecektir. İş bununla da kalmayacak, sözgelimi iktidardaki Arap-Kürt Partisinin Şırnak iline bağlı bir ilçesinin başkanı,”falanca tabur komutanının tutumunu ve icraatını beğenmiyorum. Bunu sürün” dediğinde o tabur komutanı sürülecektir. Bu kaçınılmazdır ve böyle bir süreç ister istemez Ordunun bütün mevcuduyla politika bataklığına çekilmesinden başka hiçbir sonuç doğurmayacaktır.
Bizim için korkunç ve utanç verici bir bozguna dönüşen Birinci Balkan Savaşındaki yenilgimizin en temel sebebi subaylar arasındaki İttihatçı-İtilafçı çekişmesi olduğu gibi, Yunanlıların adına Küçük Asya Felaketi dediği Yunan bozgununun en önemli sebeplerinden biri de Yunan ordusundaki Venizelosçu-Kralcı subaylar çekişmesidir. İstiklal harbimizi ve yakın tarihimizi ben dahil herkesten iyi bilmesi gereken Hilmi Özkök Paşa’nın böyle bir uğursuz role soyunacağına asla ihtimal vermek istemem.
Hiç kuşkusuz omuzlardaki rütbeler fazlalaştıkça omuzlara binen yük de ağırlaştıkça ağırlaşır. Ama benim bildiğim, Türk Ordusunu siyasi partilerin ve onların uzantısı olan taşra politikacılarının mahkumu ve oyuncağı haline getirecek düzenlemelere hiçbir Türk paşası icazet vermeyeceği gibi, alet de olmaz, olamaz!
Böyle bir yükü hiçbir omuz kaldıramaz!
Hanifi Altaş
29 Eylül 2005