Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

14 Eylül 2005

Cengiz Han

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Siyaset-Türkiye

 



-Hanifi Altaş-


"Kerkük'ten Telafer'e
Herkeste var bir yara
Siz dertli, biz yaralı
Kimden istayağ çara !"


Şu yukarıdaki dörtlüğü okuyanlar, bu acıklı ve acılı dörtlüğün bugünlerde söylenmiş olduğunu zannedebilirler. Hayır! Ben bu şiiri, bu tarihten tam yirmi beş yıl önce dinledim. 1979-1980 yıllarıydı. Ankara'da Türkçü arkadaşlarımızla aynı evlerde kalan, Irak Türklerinden olan öğrenci arkadaşlarımızdan edindiğim iki teyp kasetinden biri Erbil'de, öbürü de Telafer'de yapılmış birer gecenin hatırasıydı. Ben bu iki kaseti yıllardır sakladım. İşte o Telafer'de yapılmış gecenin anısı olan kasette dinlediklerimden aklımda kalan, daha doğrusu beynime kazınan dörtlük budur. Erbil ve Telafer'de yapılan o geceler, ya Abdülkerim Kasım ya da onu safdışı ederek diktatörlüğünü ilan eden Saddam'ın iktidarı sırasında düzenlenmişti. O dönemde, adına Türkmeneli dediğimiz, Erbil'den başlayıp Telafer'den Kerkük'e, oradan da Bağdat'a kadar uzayan ovalık bölgede yerleşmiş olan Türkler, Kürt örsü ve Arap çekici altında inim inim inlemekteydiler. Onlara ya Kürtleşmek ya da Araplaşmak seçeneklerinden biri dayatılıyordu. Oysa ki Irak Türkleri, Anadolu Türklerinden de önce bu coğrafyaya yerleşmiş Türk atalarımızın torunlarıydı ve o toprakların gerçek sahipleri ve efendileriydi. Irak'taki Türk yerleşmesi, Tuğrul Beğin 1054 yılında Bağdat'a girip Müslümanların Halifesi olan Kaim Biemrillah'ı tutsaklıktan kurtarmasından sonra, Halife'nin kendisine "rüknüddin ve rüknüddevle" yani dinin ve devletin direği unvanlarını verdiği tarihe, hatta ondan çok daha öncesine, ordusunun büyük çoğunluğunu Türklerden oluşturan ve onlara Samarra adında ayrı bir şehir kurduran Abbasi Halifesi Mutasım dönemine kadar gider.

Bundan tam yirmi yıl önce, Beyazıt'taki Çınaraltı'nda aynı masaya oturmuş olmaktan dolayı tesadüfen tanıştığım Türkiyeli bir Türk mühendis, çalıştığı firmanın almış olduğu bir ihaleden ötürü Kuzey Irak'ta bir müddet bulunduğunu ve o zamana kadar varlığından bile haberdar olmadığı Irak Türklerinin, kendisini Türkiyeli bir Türk olmasından ötürü nasıl tarifsiz bir sevgi ve saygı ile konuk edip ağırladıklarını anlatmıştı bana. Oradaki Türklerin gerçek anlamda efendi ve beyefendi insanlar olduklarını da. Aynı kişi hiç unutmuyorum şöyle bir gözlemini de aktarmıştı: "Irak'ta tabiat bile insanları ayırmıştır; Dağda kürtler, ovada Türkler ve çölde Araplar!"

***

 

ABD Radyasyon Kullanıyor

Şimdi tekrar en başa dönelim, o yürek yakıcı dörtlüğü tekrar okuyalım.

"Kerkük'ten Telafer'e
Herkeste var bir yara
Siz dertli, biz yaralı
Kimden istayağ çara !"


Peki ama bugün değişen nedir? Bugün gelinen nokta hiç kuşkusuz çok daha vahimdir.

Ama sorulması gereken asıl soru, o dörtlüğün sonundaki mısrada vurgulanan sorudur. Sahi, oradaki insanlar çareyi kimden isteyeceklerdir?

1990 yılının Ocak ayında, Rus Tankları Bakü'de özgürlük ve bağımsızlık için ayağa kalkmış olan Azerbaycan Türklerinin üzerine sürülüp de, yüzlerce soydaşımız şehit edilip, binlercesi yaralanmışken; devrin başbakanı olan Özal ne diyordu: "Onlar Şii, biz Sünniyiz. Onlar İran'a daha yakındırlar!"

Şimdi de Ermeni Özal'ın beslemeleri, onun sayesinde köşe yazarı ve aynı zamanda köşe olmuş, (Arnavut mu, Türk mü Yahudi dönmesi mi olduğu ve ne idüğü belirsiz) Çengiç Zangoç'lar ile yeni yetme, daldan bitme Amerikan çomarları, Telafer'deki Türklerin Şiiliğini öne çıkararak, Amerikan-Kürt-İsrail ortak planını gizlemeye, gözlerden saklamaya çalışıyorlar. Onların bu yaptıkları tipik bir dezinformasyondur, yalan haber yayma ve yanlış yönlendirme faaliyetidir.

Gerçekte ise Irak Türklerinde Türklük bilinci, çok rahatlıkla iddia ederim ki, Türkiye dahil dünyanın diğer bölgelerinde yaşayan Türklerin hemen hepsinden çok çok daha yüksek düzeydedir. Irak Türklerinin kendi aralarında mazhep ayrılığı diye birşey asla söz konusu olmadığı gibi, farklı mazhepten olmak Türk kimliğinin ve Türklük bilincinin üstüne hiçbir zaman çıkmamıştır. Böyle bir şeye bugüne kadar tanık olunmamıştır.

 

ABD'nin Telafer Vahşeti

Yukarıdaki sorunun gerçek anlamdaki muhatabının bugünkü Arap-Kürt Partisi iktidarının boşbakanın da, onun -kendisine sövseler bile- gülücükler dağıtmakta devam edeceğinde kuşku bulunmayan bir yüz(!) ifadesine sahip Dışişleri bakanının da olmadığını herkes çok iyi biliyor ve görüyor.

Asıl muhataplar hiç kuşkusuz, bir zamanlar Kuzey Irak'ta "kırmızı çizgilerinin olduğunu" söyleyenlerdir. Fakat onlar adına yapılan resmi açıklamanın özeti şudur: "Telafer'deki olayları dikkatle ve kaygıyla izliyoruz!"

Evet! Ben de dikkatle ve kaygıyla izliyorum. Ama ben, Türkiye Cumhuriyetinin elinde hiçbir imkanı ve yetkisi olmayan bir vatandaşıyım. Ondan daha da önce Türk'üm ve aynı sebeple o talihsiz açıklamayı yapanlardan da belki daha dikkatle ve kaygıyla izliyorum Telafer'deki olayları. Hatta o da ne kelime? Günlerdir gözüme uyku girmiyor.

Yukarıdaki resmi açıklamada bulunanların, herşeyden önce, böyle bir beyanatta bulunmaya hakları var mıdır diye kendi kendilerini sorgulamaları gerekir. Atatürk, Türk ordusunun görevlerini sayarken, "Türklük camiasının şan ve şerefini" korumayı da emrediyordu aynı orduya! Telafer'de Amerikan-Kürt ortak operasyonu sonucu yüzbinlerce Türk'ün sürgün edilmeye kalkışılmasını kaygıyla izleyenlerin başında olduğu bu ordu Türk ordusu mudur? Atatürk'ün ordusu mudur?

 

TSK'nın Gücü İçeride mi?

***

 

Bu forumda yayımlanan ve bir yerinde Telafer'e vurgu yapılan bir önceki 7 Eylül tarihli yazımın, girişine de uygun olan, tasarlanmış ilk başlığı "Asıl Kıyamet Bundan Sonra Kopacak!" idi.

Telafer konusundaki en ciddi ve en dikkate değer yazı ise sayın Kerem Doksat'ın yazısıdır.

Onun yazdıklarının tamamına katılıyorum.

Ben de naçizane şunları söylüyorum. Türklerin bir devleti ve ordusu yok ise eğer bunu bilmek haklarıdır. Adı var kendi yok bir devlet ile Türklerin katledildiği olayları kaygıyla izlemekle yetinen bir ordumuz olacağına olmasın daha iyi.

 

Dünya Değişmeye

Türkmenler Ölmeye Devam Ediyor

Biz Babil'in son sürgünleri olalım.

Ama neyimiz var, neyimiz yok iyi bilelim!

Çaresine de bakarız elbet!

Ticaret'ten de anlamadığımıza göre, biz de atalarımızdan bize miras kalan ne varsa ona sarılırız. Sayın Demirkasımoğlu'nun dediği gibi yurdumuzu da, ilimizi de yeniden kurarız. Derlenir, toplanırız. Hiç olmazsa sahte ümitlerin gölgesinde rehavet ve ölüm uykusuna yatmayız.

Merak etmeyin. Bugün yaşadıklarımızdan daha kötüsü de olmaz!

Hanifi Altaş

14 Eylül 2005



Tarihe Şaşı Bakmak, Enver Paşa ve Mustafa Kemal Paşa -Hanifi Altaş-


Hiç kuşkusuz, Tarih bize kendiliğinden bir ideoloji sunmaz. Ama hemen bütün ideolojiler, tarihe yaslanmak ve kendilerine tarihsel bir taban bulmak ihtiyacını duymuşlardır. Sözgelimi Karl Marks da, Engels ile birlikte oluşturdukları ideolojiye “tarihsel materyalizm” adını vermiştir. Oysa ki Marks, aslında insanlık için komünizm adını verdiği bir ütopya tasarlamıştı; insanlığın geleceğini belirlemek iddiasındaydı. İlk bakışta bu bir çelişki gibi görünür; ama aslında hiç de öyle değildir. Çünkü geleceği belirlemek iddiasında olanların, bugünü iyi algılamaları, onun için de öncelikle dünü çok iyi bilmeleri şarttır.



Fethullahçılar El Kaide'yi Niçin Soruşturuyorlar? -Hanifi Altaş-


Ara sıra beni ziyarete gelen genç bir Yeni Hayat okuyucusu, bundan iki ay kadar önce, kaldığı yurtta başına gelen ilgi çekici bir soruşturmadan söz etmişti. Soruşturmayı yapanlar Fetullahçılar, soruşturulanlar ise çeşitli üniversitelere mensup öğrencilerin barınmakta olduğu bu yurtta, El-Kaaide ile bağlantılı olduğu düşünülen veya kendilerine öyle bir görüntü veren İslamcı bir gruba mensup öğrencilerdi. Yurdun yönetimine Fetullahçılar hakim olduğu ve bu genç arkadaş da, muhbirlik etmenin ahlaka aykırı olduğunu düşündüğü için, böyle bir soruşturmanın dışında kalmanın yolunu yurttan ayrılmakta bulduğunu söylemişti bana… Kendisini bir daha da görmedim.



Vahidettin, Tevfik Paşa ve Bülent Ecevit!  -Hanifi Altaş-


Önce, bundan birkaç ay önce muhterem refikaları Rahşan Ecevit “din elden gidiyor” diye ortaya çıkmıştır. Şimdi de Bülent Ecevit, “Vahidettin hain değildir” diye ortaya çıkıyor. Her ikisi de tesadüfi değildir. Birincisi, “din elden gidiyorsa, o halde onu savunacak bir yönetim gereklidir” anlamına gelir. Buna işaret eder. Birebir karşılığı de ‘Ilımlı İslam’dır. İkincisi yani Bülent Ecevit’in Vahidettin’le ilgili sözleri ise “hilafeti ve saltanatı zorla elinden alınan” Vahideddin’in şahsında, saltanatın değil ama hilafetin yeniden Türkiye gündemine getirilmesinin yolunu açmaya yarar. Bu da Amerika’nın BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) ile birebir örtüşen bir tutumdur.


 

Hanifi Altaş


Yeni Hayat Dergisi'nin sahibidir. Serbest avukatlık yapmaktadır.


 Türkçülük ve Devrimcilik



Yeni Hayat


"Yeni Hayat programının önemli bir özelliği de devrimcilikle ülkücülüğü bağdaştırmasıdır. Bu iki kavramın bugün birer sözcük olarak bile yan yana durmasının ne kadar garipseneceğini söylemeye dahi gerek yoktur. Ne var ki, asil garipsenmesi gereken şey, bir ülküsü bulunmayanların devrimcilik iddiasına kalkışmalarıdır. Gerçekte ülkücülük, bugün var olan düzeni beğenmeyerek onun yerine tasarlanmış olan ideali koymak demek olunca, bu ideali yani ülküyü gerçekleştirmenin adına devrim, bu uğraşının adına da devrimcilik demek gerekmez mi? Bu mantığın dışında bir devrimcilik yani ülküsü olmayan bir devrimcilik düşünülebilir mi? Öylesinin adi devrimcilik değil, olsa olsa anarşizm olur; çünkü, devrim yalnızca beğenilmeyen bir şeyi, bir kurumu, bir düzeni yıkmak demek değildir. Yıktığınız şeyin yerine koyacak bir "idealiniz" yoksa, siz yalnızca yıkıcı bir anarşist olabilirsiniz; ama devrimci asla!


 Türkçülük



Enver Paşa


Enver Paşa’nın hem kişisel olarak, hem de devlet adamı ve asker olarak yanlış, eksik, kusurlu tarafları bulunabilir. Elbette bu yönleri eleştiri konusu da yapılabilir. Ancak işin şu yanı çok iyi bilinmelidir ki, onun ve ittihatçı arkadaşlarının gerek Meşrutiyetin ilanı, gerek 31 Mart irtica ayaklanmasının bastırılması, gerek Trablusgarp savaşı ve gerekse Bab-ı Ali baskını sırasında sergiledikleri cesaret ve ataklık, imparatorluğun çöküş döneminde yurtsever ve idealist kadroların önünü açmak bakımından bile çok çok önemlidir. Çöküş dönemlerinde devletin sivil ve askeri kadrolarına hakim olan karamsarlık, yılgınlık, ürkeklik, korkaklık ve tembellik gibi hastalıkları bünyeden söküp atan ve taa Milli Mücadeleye kadar uzayan, hatta onu kazandıran yenilmezlik ruhunu ve devrimci dinamizmi onlara kazandıran Enver Paşa ve İttihatçı arkadaşları olmuştur.


 Din Geleneğinde Yanlışlar...


The image “http://dukkan.dharma.com.tr/img/books/t/975-333-058-8.jpg” cannot be displayed, because it contains errors.


Kulluk Düzeni


Kölelik ve/veya kölecilik; bir sosyal ve ekonomik düzenin adıdır. Müslümanlık yahut İslamiyet de, Arapların yarı köleci-yarı feodal sosyo-ekonomik düzeni içerisinde meydana gelmiştir. Adına Cahiliye dönemi denilen İslam öncesi çağlarda Arapların sosyal yaşantısı, ancak böyle tanımlanabilir. Sayıları belirli Arap kentlerindeki bir kısım etkin (nüfuzlu) kabile üyelerinin ülke içinde ve dışında ticaret serbestisine sahip olmaları bu durumu değiştirmez. Bugün dahi Suudi Arabistan’da bu köleci sistemin veya kulluk düzeninin somut izlerine rastlanabilir. Sözgelimi bu ülkede bir yabancının işçi olarak çalışması için de, bir işyeri açması için de ancak bu ülke yönetimince makbul bir Arab’ı kefil olarak göstermesi gerekir. Bu kefalet; bizim bildiğimiz anlamda bir krediye veya borca kefil olmak anlamında değildir; insanın insana kefil olması demektir. Daha doğrusu kefil olunanın kefile mahkumiyeti ve esaretidir. Öyle ki, kefil olunan kişi yıllarca çalışıp didindikten sonra kazanıp biriktirdiği bütün serveti, kefilinin bir sözüyle kaybedip beş parasız olarak o ülkeden kovulabilir. Bu durum, hiç kuşkusuz kulluk düzeninin Arabistan’da hala ne denli güçlü bir sosyal geleneğe ve süregenliğe sahip olduğunun somut bir göstergesidir.


 Okumakta Olduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
  
  
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar