Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

4 Ağustos 2005

Cengiz Aytmatov

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Siyaset-Türkiye

 


Fethullahçılar El Kaide'yi Niçin Soruşturuyorlar?


-Hanifi Altaş-


Ara sıra beni ziyarete gelen genç bir Yeni Hayat okuyucusu, bundan iki ay kadar önce, kaldığı yurtta başına gelen ilgi çekici bir soruşturmadan söz etmişti. Soruşturmayı yapanlar Fetullahçılar, soruşturulanlar ise çeşitli üniversitelere mensup öğrencilerin barınmakta olduğu bu yurtta, El-Kaaide ile bağlantılı olduğu düşünülen veya kendilerine öyle bir görüntü veren İslamcı bir gruba mensup öğrencilerdi. Yurdun yönetimine Fetullahçılar hakim olduğu ve bu genç arkadaş da, muhbirlik etmenin ahlaka aykırı olduğunu düşündüğü için, böyle bir soruşturmanın dışında kalmanın yolunu yurttan ayrılmakta bulduğunu söylemişti bana… Kendisini bir daha da görmedim.

 

Başka öğrenci yurtlarında da benzer soruşturmalar olmuş mudur? Bunu bilmiyorum ama, kuvvetle muhtemeldir diye düşünüyorum. Sebebine gelince, Fetullahçılar bütün yumuşak ve ılımlı görünümlerine rağmen, en örgütlü ve hiyerarşik anlamda en disiplinli İslamcı gruptur. Böyle bir örgütün mensuplarının, bu tür bir soruşturmayı kendiliklerinden görev edinerek yapmayacak, yapamayacak oldukları son derece açıktır. Şu halde, bu tür bir istihbari faaliyette bulunmaları için emir almış olmaları, emrin de işin doğası gereği en yukarıdan gelmiş olması icap eder. Peki böyle bir istihbarat çalışmasını Fetullahçılar ne için ve kimin için yapıyor olabilirler?

 

Bu sorunun görünürde iki, aslında ise bir tek cevabı vardır. Görünürde bu olaya, öncelikle Emniyet Genel Müdürlüğünün İstihbarat birimlerinde yoğunlaştığı ve özellikle AKP iktidarı döneminde en tepeden en tabana kadar bu bölüme hakim konuma geldiği bilinen Fettulahçı emniyetçilerin, aynı örgütün sivil kanadından istihbarat desteği almaları diye bakılabilir. İstihbarat verenler açısından bu, “Polis ağabeylere” yapılmış bir kıyak olarak görülebilir. Tabii istihbaratı alanlar için de, bu durum, Fetullahçı organize suç örgütünü bütün (derin?! ve sığ) devlet katında sevimli ve şirin göstermek için bir fırsat olarak kullanılabilir: Resmi görevli ağabeyleri, bir yerlerde, ”Korkmanıza gerek yok. Bakın, işte bunlar ne kadar da temiz çocuklar; Devletin güvenlik kuvvetlerine İslamcı terör örgütleri ve bağlantıları konusunda istihbarat desteği bile veriyorlar” diye Fetullahçıları allayıp pullamaya, aklayıp paklamaya çalışabilirler.

 

Ama asıl istihbaratın CIA nam ü hesabına yapılmış ve yapılmakta olduğunda hiç kuşku yoktur. Zira El-Kaide’nin asıl muhatabı nasıl ki ABD ise, onunla ilgili istihbarat çalışmalarını yöneten ve yönlendiren asıl adresin de Amerikan Merkezi Haber Alma Örgütü yani CIA olduğu o kadar açık ve kesindir.

 

Bu derece kesin yargılara nereden vardığımız sorusunun cevabını ise Fetullahçıların sahip ve hakim oldukları medya organlarında çıkan haber ve yorumlara bakarak bulabilirsiniz. İşte Fetullahçıların birinci ağzından EL KAAİDE yorumunu “İstihbarat Raporlarına” taşıyan Türkiye Cumhuriyeti Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat birimlerinin yazdıkları ve bu yazılanları bir aklanma beratı olarak kullanan Fettulah Gülen:

 

Aşağıdaki haber Fetullah Gülen’in kendisine ait internet sitesinden alınmıştır.

 

İstihbarat'ın El Kaide Raporu: En Sert Tepkiyi Gülen Gösterdi. Zaman, 13.07.2005

 

“Emniyet İstihbarat Daire Başkanlığı, İstanbul’da 4 ayrı bombalı saldırı gerçekleştiren, Londra’daki patlamaların da sorumluluğunu üstlenen El Kaide’nin Türkiye ayağını raporlaştırdı.

 

400 sayfalık raporda bugüne kadar gün yüzüne çıkmamış birçok konuya açıklık getiriliyor. Afganistan’daki El Kaide kamplarında eğitim alanların isimleriyle tek tek deşifre edildiği El Kaide raporu kara kaplı bir kitap şeklinde hazırlandı. Raporda, terör örgütünün eylemlerine yönelik en açık kınamanın Fethullah Gülen’den geldiğine dikkatçekiliyor. Kitapta Gülen’in şu sözlerine yer veriliyor: “Dünyada en nefret ettiğim insanlardan bir tanesi Bin Laden’dir. Çünkü Müslümanlığın aydınlık çehresini kirletmiştir. Bir kirli imaj meydana getirmiştir. O korkunç tahribatı bundan sonra biz bütün gücümüzle tamire kalkışsak bile seneler ister. Bin Laden, hissini ve hevesini İslamî mantık yerine koymuş, canavarlık yapıyor. Etrafındaki adamlar da öyle. Türkiye’de öyle düşünen insanlar varsa onlar da canavarlığa kilitlenmiş insanlardır.”

 

Önce haberin başlığına dikkat ediniz lütfen; “İstihbarat’ın El Kaide Raporu” deniyor. Peki bu neyin İstihbaratı, hangi İstihbarat? Zira bu ülkede bir tek istihbarat kurumu ve birimi yok. İlk akla gelenin MİT olması gerekir, ama değil. Ancak yazının içeriğinden anlıyoruz, “İstihbarat” diye sözü edilenin Emniyet İstihbaratı olduğunu. Peki neden? Neden olacak, Fetullahçılar besbelli Emniyet İstihbaratı ile o kadar içli dışlı olmuşlar ki, akıllarına başkası, hatta o İstihbarat biriminin bağlı olduğu makam dahi gelmiyor. Sanırsınız ki kendi “İstihbarat” ları. Gerçekte de öyle değil mi zaten? Peki bu raporda Fetullah Gülen’e vurgu yapılması ve onun parlatılması tesadüf eseri olabilir mi? Ne mümkün?!! (Bakınız; Dr. Necip Hablemitoğlu, Köstebek, Toplumsal Dönüşüm Yayınları, İstanbul-2003)

 

Şimdi de bir başka yazıya göz gezdirelim. Bakalım El Kaide hakkında Saman gazetesinin en etkili kalemlerinden Ali Bulaç hazretleri ne buyuruyorlar?


El Kaide ve el faide
Zaman -Ali Bulaç-

 

“Londra’daki saldırı Avrupa’yı yeni bir terör korkusunun sarmasına yol açtı. Macaristan’dan İtalya’ya kadar birçok ülke teyakkuzda.

 

Bu teröristler her kim ise, elbette gelişigüzel metro istasyonlarına veya sivillerin bulunduğu başka yerlere saldırmıyorlar. Seçtikleri her bir ülkenin kendine özgü bir özelliği ve son 3-4 yıllık gelişmelerle yakından ilgisi var.


Bu açıdan İngiltere’nin seçilmiş olması tesadüf değildir. Afganistan ve Irak’ın işgalinde bu ülke birinci derecede rol oynamaktadır. Avrupa ile ABD arasında hafif de olsa bir bakış açısı farkı var. ABD, her ne olursa olsun kendi yaptıklarının doğru ve ona karşı gösterilen tepkinin her türlüsünün “terör” olduğunu düşünüyor. Bu açıdan El Kaide gibi örgütler ABD’nin yeni yayılmacı politikaları için bulunmaz fırsatlar sunuyorlar.

 

Hiç kimse aslında ne olup bittiğini tam olarak bilmiyor. Sahiden Afganistan’ın kuş uçmaz kervan geçmez dağlarında yaşayan ve belli başlı metropollerin kalbine saldırı düzenleyen El Kaide diye bir örgüt ve bu örgütü yöneten bir ekip var mı? Kimine göre, “El Kaide”den çok “El Faide” örgütü var ve bu örgütün sağladığı faide (fayda) sadece küresel hegemonyanın yayılıp kökleşmesine çalışıyor.

 

Her ne ise, ortadaki gerçek şu ki, “Müslüman kartviziti”ni kullanarak eylem yapanlar ile her eylem sonrasında “İslam’a ve Müslümanlara karşı nefret”i öne çıkarıp bunun üzerinden politik ve stratejik faydalar sağlayanlar var. Bizler bir bakıma bu ikisi arasında sıkışmış kalmış vaziyetteyiz.”

 

Aslında, Ali Bulamaç’ın attığı başlık son derece yerinde. Söylediklerine itiraz eden de pek çıkmaz. Ne var ki, son satırda sözünü ettiği sıkışıklığın nasıl aşıldığı konusunda kendisinin pek düşünmediği anlaşılıyor. Oysa biraz daha kafa yorsa, El Kaide’nin alternatifinin ve bu örgütün yaptıklarından kendi nam ü hesabına parsa toplayanın El-Faide pardon El-Fetullah örgütü olduğunu pekala görebilirdi.

 

Çünkü El-Kaide’nin yaptığı şerleri kendi nam ü hesabına hayırlara tahvil ve tebdil eyleyen, bu konularda en hazırlıklı örgüt olan Fetullahçı (ehven-i şer) örgütüdür. Onlar, El-Kaide’nin yaptıklarına karşı ve zinhar onların yöntemlerini uygulamayacak olduklarını yıllardır Batılılara anlatıp, anlatmakla da kalmayıp sözlü ve yazılı biçimde taahhüt edip durmuyorlar mı? Batılılar da aynı şekilde, 1989 yılından bu yana, BBC ve Radio Liberty’den Voice of America’ya kadar bütün yayın organlarında, İslam ülkelerinde El-Kaide türü radikal, kökten dinci ve kontrol edilemez örgütler yerine, ılıman, ılımlı, light, soft vb. sıfatlarla anılan İslami akımların güçlenmesini ve yönetimleri ele geçirmesini istemiyorlar mı? O tarihten beri bu Ilımlı İslam’ın temsilcisi olarak sunulan da Fetullah Gülen değil mi?

 

O halde, acaba El-Kaide, Fetullahçıların ve ABD’nin dümen suyuna girmiş İslamcıların iddia ettikleri gibi, Amerikan küresel hegemonya politikaları için gerekli bir mazeret ve bir meşruiyet çerçevesi mi hazırlayıp sunuyor, yalnızca? Böyle olduğunu kabul etsek bile, yalnızca bu kadar mı?

 

Yoksa, her türlü ihtimalde, Batılılar bizim gibi ülkeleri, ölümü gösterip sıtmaya razı etmeye mi çalışıyorlar?

 

Hanifi Altaş

4 Ağustos 2005



Vahidettin, Tevfik Paşa ve Bülent Ecevit!  -Hanifi Altaş-


Önce, bundan birkaç ay önce muhterem refikaları Rahşan Ecevit “din elden gidiyor” diye ortaya çıkmıştır. Şimdi de Bülent Ecevit, “Vahidettin hain değildir” diye ortaya çıkıyor. Her ikisi de tesadüfi değildir. Birincisi, “din elden gidiyorsa, o halde onu savunacak bir yönetim gereklidir” anlamına gelir. Buna işaret eder. Birebir karşılığı de ‘Ilımlı İslam’dır. İkincisi yani Bülent Ecevit’in Vahidettin’le ilgili sözleri ise “hilafeti ve saltanatı zorla elinden alınan” Vahideddin’in şahsında, saltanatın değil ama hilafetin yeniden Türkiye gündemine getirilmesinin yolunu açmaya yarar. Bu da Amerika’nın BOP (Büyük Ortadoğu Projesi) ile birebir örtüşen bir tutumdur.



Kurtdereli Mehmet Pehlivan, Atatürk ve Sultan Abdülhamit -Hanifi Altaş-


Bu ülkede Osmanlıcılar, Osmanlıcılığı milliyetçilik diye yutturmaya çalışanlar, saraydan beslenmenin özlemiyle yanıp tutuşan hilafet ordusu artıkları, Türkiye Cumhuriyetine ve Atatürk'e düşmanlığı yegane varlık sebebi haline getirmiş olan ümmetçiler, nurcular ve benzerleri, yıllardır körü körüne bir Abdülhamit hayranlığı pompalayıp durmaktadırlar. Bunlar için, Sultan Abdülhamit, bir türlü içlerine sindiremedikleri Türk Cumhuriyetine ve onun kurucusu Atatürk'e olan karşıtlık ve düşmanlıklarının adeta bir simgesi haline dönüşmüştür. Öyleleri Sultan Abdülhamit'i ve Vahidettin'i yücelttikleri her seferinde, aynı zamanda da Türkiye Cumhuriyetini ve Atatürk'ü karalamak gizli veya açık kastı içinde bulunmuşlardır.



Demirel Neyin ve Kimlerin Sigortası -Hanifi Altaş-


TMSF (Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu) bir devlet kurumudur. Bu kurumun görev ve yetkileri yasalar ile düzenlenmiştir. TMSF, 4389 Sayılı Bankalar Yasasının 15. maddesi ile kurulmuş, özellikle batık bankaların alacaklarını tahsil ederek borçlarını ödemekle görevlendirilmiş bir resmi tasfiye kurumudur. Anılan maddenin birinci fıkrası hükmü aynen şöyledir: “Bankalardaki tasarruf mevduatı kamu tüzelkişiliğini haiz “Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu” tarafından sigorta edilir.” Demek ki, tasarruf sahiplerinin bankalardaki haklarını korumak, TMSF’nin birincil önceliğidir; tasarruflarını bankalara yatırmak suretiyle değerlendiren mevduat sahiplerinin sigortasıdır TMSF!


 

Hanifi Altaş


Yeni Hayat Dergisi'nin sahibidir. Serbest avukatlık yapmaktadır.


 Türkçülük ve Devrimcilik



Yeni Hayat


"Yeni Hayat programının önemli bir özelliği de devrimcilikle ülkücülüğü bağdaştırmasıdır. Bu iki kavramın bugün birer sözcük olarak bile yan yana durmasının ne kadar garipseneceğini söylemeye dahi gerek yoktur. Ne var ki, asil garipsenmesi gereken şey, bir ülküsü bulunmayanların devrimcilik iddiasına kalkışmalarıdır. Gerçekte ülkücülük, bugün var olan düzeni beğenmeyerek onun yerine tasarlanmış olan ideali koymak demek olunca, bu ideali yani ülküyü gerçekleştirmenin adına devrim, bu uğraşının adına da devrimcilik demek gerekmez mi? Bu mantığın dışında bir devrimcilik yani ülküsü olmayan bir devrimcilik düşünülebilir mi? Öylesinin adi devrimcilik değil, olsa olsa anarşizm olur; çünkü, devrim yalnızca beğenilmeyen bir şeyi, bir kurumu, bir düzeni yıkmak demek değildir. Yıktığınız şeyin yerine koyacak bir "idealiniz" yoksa, siz yalnızca yıkıcı bir anarşist olabilirsiniz; ama devrimci asla!


 Türkçülük



Enver Paşa


Enver Paşa’nın hem kişisel olarak, hem de devlet adamı ve asker olarak yanlış, eksik, kusurlu tarafları bulunabilir. Elbette bu yönleri eleştiri konusu da yapılabilir. Ancak işin şu yanı çok iyi bilinmelidir ki, onun ve ittihatçı arkadaşlarının gerek Meşrutiyetin ilanı, gerek 31 Mart irtica ayaklanmasının bastırılması, gerek Trablusgarp savaşı ve gerekse Bab-ı Ali baskını sırasında sergiledikleri cesaret ve ataklık, imparatorluğun çöküş döneminde yurtsever ve idealist kadroların önünü açmak bakımından bile çok çok önemlidir. Çöküş dönemlerinde devletin sivil ve askeri kadrolarına hakim olan karamsarlık, yılgınlık, ürkeklik, korkaklık ve tembellik gibi hastalıkları bünyeden söküp atan ve taa Milli Mücadeleye kadar uzayan, hatta onu kazandıran yenilmezlik ruhunu ve devrimci dinamizmi onlara kazandıran Enver Paşa ve İttihatçı arkadaşları olmuştur.


 Din Geleneğinde Yanlışlar...


The image “http://dukkan.dharma.com.tr/img/books/t/975-333-058-8.jpg” cannot be displayed, because it contains errors.


Kulluk Düzeni


Kölelik ve/veya kölecilik; bir sosyal ve ekonomik düzenin adıdır. Müslümanlık yahut İslamiyet de, Arapların yarı köleci-yarı feodal sosyo-ekonomik düzeni içerisinde meydana gelmiştir. Adına Cahiliye dönemi denilen İslam öncesi çağlarda Arapların sosyal yaşantısı, ancak böyle tanımlanabilir. Sayıları belirli Arap kentlerindeki bir kısım etkin (nüfuzlu) kabile üyelerinin ülke içinde ve dışında ticaret serbestisine sahip olmaları bu durumu değiştirmez. Bugün dahi Suudi Arabistan’da bu köleci sistemin veya kulluk düzeninin somut izlerine rastlanabilir. Sözgelimi bu ülkede bir yabancının işçi olarak çalışması için de, bir işyeri açması için de ancak bu ülke yönetimince makbul bir Arab’ı kefil olarak göstermesi gerekir. Bu kefalet; bizim bildiğimiz anlamda bir krediye veya borca kefil olmak anlamında değildir; insanın insana kefil olması demektir. Daha doğrusu kefil olunanın kefile mahkumiyeti ve esaretidir. Öyle ki, kefil olunan kişi yıllarca çalışıp didindikten sonra kazanıp biriktirdiği bütün serveti, kefilinin bir sözüyle kaybedip beş parasız olarak o ülkeden kovulabilir. Bu durum, hiç kuşkusuz kulluk düzeninin Arabistan’da hala ne denli güçlü bir sosyal geleneğe ve süregenliğe sahip olduğunun somut bir göstergesidir.


 Okumakta Olduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
  
  
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar