Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

20 Haziran 2005

Ebulfeyz Elçibey

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Siyaset-Türkiye

 


Teslim Olmuş Bir Ordunun Mağlup Edilme Riski Yoktur!


-Hanifi Altaş-


Değerli dostumuz ve daha da ötesi yoldaşımız Hüseyin Mümtaz’ın “Üç-Dört Yıldızlı Generaller ve Alt Kademeler” başlıklı yazısını okuyunca, orada sözü edilen malum “Çuval hadisesi” dolayısıyla aklıma ilk gelen yukarıdaki başlık oldu.

 

Anlaşıldığı kadarıyla, malum “çuvallama oparasyonu” hakkında, ABD’nin haddini bilmemek de değil, sürekli aşmakla maruf ve meşhur Büyükelçisi Mister Edelman tarafından ‘’Bu, üzücü bir olaydı” diye yapılan değerlendirme, kendisine inanmak gerekirse, bu zatın ilişkileri düzelttiklerini söylediği üç-dört yıldızlı generallerce de aynen paylaşılmaktadır. Mister Edelman’ın böyle bir nitelendirmede bulunması, diplomatik konumu itibariyle kendisi ve temsil ettiği devlet açısından doğru ve yerinde görülebilir, fakat acaba Türk Ordusunun generalleri de aynı rahatlıkla, “Bu üzücü bir olaydı!” deyip geçebilirler mi? Soru ve sorunun esası budur. Bence geçemezler… Şahsen ben bir Türk olarak geçmiyorum, geçemem!

 

Kalem alışkanlığıyla Türk Ordusu dedim de, acaba yanılıyor muyum, yoksa “Türkiye Ordusu” mu demeliydim diye düşünmeden de edemedim doğrusu. Öyle ya, Genelkurmay Başkanımız,”Türklük, Türkiyelilik” tartışmaları sırasında, “ha Türk, ha Türkiyeli; ne fark eder” tavrı içinde değil miydi?

 

Mister Edelman’ın muhatabı olan sayın Baylar! Süleymaniye olayı üzücü bir olay değil, “ezici bir olaydır!” Tek hamlede “Şah Mat!” olayıdır!

 

Bu öylesine ezici bir olaydır ki, Türk milletinin doğuştan asker olan sıradan fertlerinin yüreğine inmiş ve oturmuştur. Fakat sonradan asker olanlar için demek ki bu, “üzücü bir olay” diye geçiştirilebilecek sıradanlıktadır. Eğer öyle olmasaydı, bu yüz kızartıcı ve utanç verici hadise üzerine demeç vermekten başka bir şey yapmayan, yapamayan baş yetkili ve sorumlu, Türk milletinin ve ordusunun haysiyetini korumak için derhal gereğini yapması söz konusu iken, teraziden, dengeden söz açabilir miydi? Ama biz milli haysiyetimizi terazide tartmıyoruz. Milli haysiyetin terazisi, ölçüsü, endazesi olmaz!

Terazi bezirganların ölçüsüdür; askerlerin değil!

 

Bize göre, bu öyle bir yaradır ki, hiçbir diplomatik jestle, hiçbir Amerikan yardımıyla onarılamaz ve kapatılamaz. Türkiye’de yüzde seksen ikileri bulan Amerikan karşıtlığının birincil nedeni budur ve bu oran aynı zamanda Türkiye’de Türk olanların ve Türk gibi düşünenlerin oranıdır.

 

Kök-Türk yazıtlarında Kültigin ve Bilge Kağan ile onların adına bu bengi taşları yazan Yoluğ Tigin, Türk devletinin görkemli dönemlerini şöyle betimlerler:

 

“ Başlıya baş eğdirdik, dizliye diz çöktürdük!”

 

Süleymaniye’de Türk’ün başı eğilmiş, diz üstü çöktürülmüştür! O günden beri de, başımız eğiktir ve dizlerimizin üzerine çökmüş ve çömelmiş durumdayız…

 

Bu üzücü değil ezici hadisenin manevi ağırlığı altında ezilenler yalnızca Türkiye Türkleri değildir. “Kerkük’te Kürt dehşeti” başlıklı kahredici haberleri yüz kere, bin kere kahrolarak okuyan bizler değiliz, o dehşete ve vahşete maruz bırakılan Irak Türkleridir. Peki dün Irak’ta kırmızı çizgilerinin olduğunu söyleyenler, bugün ne yapıyorlar?

 

Çizgiler kırmızıdan mora dönerken, rütbeler kor’dan or’a dönüyor. Üç yıldızlar dört yıldız oluyorlar. Korgeneraller .orgeneral oluyorlar, öyle mi?
 

Moreşal olsalar ne fark eder?

 

“Civis Pacem Parabellum!”

 

Bu Latince özdeyişin Türkçe anlamı, “barış istiyorsan savaşa hazır ol” demektir. Bu satırların yazarı, Irak Savaşı(!) daha başlamadan üç ay önce “SAVAŞ VE SAVAŞ KARŞITLIĞI ÜZERİNE” başlığıyla yazdığı makaleyi Yeni Hayat’ın 2003/Ocak sayısında yayımlamıştır. O yazımın konumuzu ilgilendiren bölümünü aşağıya aynen alıyorum:

 

“Savaş karşıtlığı temelinde geliştirilen askerlik ve ordu düşmanlığı bir ülkeyi içerden çökertmeyi amaçlayan tipik bir “beşinci kol” faaliyetidir. Hitler Almanyasının, Fransa’ya saldırmasından kısa bir süre önce Fransız gençliği “Dünya barışı için Fransa’yı feda edebiliriz!” diye savaş karşıtı gösteriler yapıyordu. Alman beşinci kolunun marifeti olduğu sonradan anlaşılan bu ahmakça söylemlerin sonucunda Fransa, dünya barışının değil fakat dünya savaşının en büyük kurbanı oldu. Fransızların asla geçilmez sandıkları, bu niteliğiyle andıkları ve övündükleri o ünlü Majino hattı, Alman saldırısı başladıktan sonra çok kısa bir sürede, birkaç hafta içinde çöktü. Böyle bir çöküş kaçınılmazdı; çünkü, savaşlar beton ve demirden yapılmış tahkimatla değil, beton ve demirden daha sağlam bir ruh ve iradeyle kazanılırdı. Tıpkı Çanakkale’de olduğu gibi...

 

Sizin düşmanlarınız size diş bilediği, sizin ülkeniz üzerinde hayaller kurduğu sürece, “su uyur, düşman uyumaz” özdeyişi hükmünü yürütür. Eğer uyursanız av olur ve gafil avlanırsınız. Gafil avlanmamak içinse en az düşmanlarınız kadar uyanık, ama her bakımdan uyanık olmak ve uyanık kalmak zorundasınız. Onun için de taa Roma döneminden bu yana, uluslar ve devletler için ayakta ve hayatta kalmanın değişmez ilkesi olarak şu kural belirlenmiştir: “Civis Pacem Parebellum” (Eğer barış istiyorsan savaşa hazır ol). Osmanlı döneminde bu ilke, “hazır ol cenge eğer ister isen sulh ü salah” biçiminde ve bir darbımesel olarak söylenirdi.

 

Mustafa Kemal Atatürk, yukarıya aldığımız sözlerinden de anlaşılacağı üzere, Milli Savunma düşüncesini “barış istiyorsan savaşa hazır ol” düsturu üzerine kurmuş büyük bir önderdi. Sürekli olarak ona ait olup olmadığı bile belli olmayan “yurtta barış, dünyada barış” sözlerini papağan gibi tekrarlayan birtakım resmi ağızlar, bu sözleri kendi pasifist politikalarına uygun bir kılıf gibi kullanırken, bir kısım çevreler de bu tür söylemlerin gerisine sığınarak sinsice savaş karşıtlığı ve ordu düşmanlığı yapmışlardır. Sanki Ordular olmaz ise dünyada ebediyen sulh ve sükun hüküm sürecekmiş gibi. Oysaki, “Dünyanın düzenini, güvenliğini, dengesini kuran ve tutan etken güç'tür. Durum bir devlet için de böyledir” diyen Atatürk’ün kendisidir.

 

***

 

Savaş karşıtlığı ve buna paralel olarak anti-militarıst söylemlere dayalı ordu düşmanlığı Türkiye’de belli kesimlerin sürekli gündemde tuttukları konulardır. Bu değişmez tutum, Türklük ve dolayısıyla Türk ordusu düşmanlarının yabancı merkezler nam ü hesabına yürüttükleri psikolojik savaşın bir gereğidir. Son dönemlerde “vicdani retçiler” olarak adlandırılan askerlik karşıtı grupların ülkemizdeki faaliyetlerinin artmasına ve yoğunlaşmasına paralel olarak, kürtçü-bölücü kuruluşların da desteklediği sözde savaş karşıtı gösteriler düzenlenmesinin gerisinde de yine aynı emperyalist merkezler vardır. Özellikle Amerika’nın Irak’ı işgal edip Irak petrollerine el koyacağı kesinlik kazanınca, Avrupa Birliğinin patronu konumunda bulunan Almanya, içimizdeki uzantıları vasıtasıyla savaş karşıtı propaganda ve eylemlere hız verdirmiştir. Çünkü bu savaşın sonunda kendisine düşecek bir ganimet yoktur. Geleneksel olarak savaş karşıtlarına ve ordu düşmanlarına kucak açan medyada da, bu kez Amerikan veya Avrupa etkisi ölçüsünde savaş yandaşlığı veya aleyhtarlığı yönünde yayınlar yapılmaktadır.

 

Amerikan muhibbi olanların yazdıklarına bakılırsa Türkiye derhal Amerika’nın yanında saf tutmalıdır. Bunlara göre, Türkiye, Amerika’nın isteklerine uyarak, derhal İskenderun, Samsun ve Trabzon limanlarını Amerikan donanmasının emrine vermeli, Diyarbakır’a seksen bin asker yığılmasına derhal evet demelidir. Eğer Amerika’nın bu tür isteklerde bulunduğu doğru ise, Amerika’nın asıl hedefinin Irak mı yoksa Türkiye mi olduğu üzerinde ciddi ciddi düşünmek gereklidir. Bize göre ikinci ihtimal çok daha akla yakındır. Çünkü eğer bu küstahça isteklere boyun eğilecek olursa;

 

1- İskenderun-Samsun hattının doğusu fiilen bölünmeye müsait bir hale gelecektir. Lozan antlaşmasını tanımamış olan Amerikan emperyalistlerinin aklının dibindeki muhayyel planlara göre, bu bölgenin Kars, Ardahan Erzurum ve Erzincan’a kadar olan bölümü Iğdır ve Muş ovası dahil Ermenistan’a ; Rize Gürcistan’a; Trabzon’dan Sinop’a kadar olan bölge kurulması düşünülen Rum/Pontus Devletine, Güneydoğu Anadolunun GAP projesi kapsamındaki verimli Fırat havzası Büyük İsrail’e verilecek; Kürtlere ise dağlık araziler bırakılacaktır.


2- Seksen bin Amerikan askerinin (bu sayıyı nasıl kontrol edebileceksiniz) Diyarbakır’a konuşlanması, İrak sınırının fiilen ortadan kalkması ve bölücülerin Güney Kürdistan adını verdikleri Kuzey Irak ile Türkiye’deki Kürtlerin de fiilen birleşmesi yani Büyük Kürdistan hayalinin Amerikan bayrağı altında gerçekleştirilmesi demektir.,


3- Diyarbakır’da seksen bin değil de velev ki birkaç bin Amerikan askeri konuşlansa dahi, bu gerçekleşir gerçekleşmez; Türk Ordusunun ve güvenlik güçlerinin binlerce şehit ve on binlerce gazinin kanı pahasına, on sekiz yıl uğraşarak bölgede sağlayabildiği otorite bir anda yitirilecektir. Amerikan askeri varlığı bölgedeki kürtçü-bölücülerin muhtemel isyanları için en uygun zemini ve havayı yaratacak; potansiyel olarak bölücülerin etkinliğini artıracaktır. En iyimser ihtimalde, Türk Devleti ve Ordusunun kendi yurttaşlarımız üzerindeki otorite ve prestiji bir başka devlet lehine büyük ölçüde kayba uğramış olacaktır.

 

4-Amerika’nın asıl hedef olarak Türkiye’yi aldığının çok önemli bir göstergesi, geçen yıl Arizona çölünde “Bin yılın Meydan Okuması” adını taşıyan büyük bir askeri tatbikat yapmış olmasıdır. Bu tatbikat sırasında adı belirtilmeyen hedef ülkenin ancak Türkiye olabileceğinde bütün otoriteler müttefiktir. Aynı Amerika’nın kendi hukuksuz ve ölçüsüz saldırganlığını güya meşru göstermek için icad ettiği bir kavram olan “serseri devletler” kategorisine Türkiye’yi de dahil ettiği ise bir sır değildir.

 

Türkiye İrak Savaşına engel olamadığı takdirde, bir gün gerek Amerikan askeri varlığının ve gerekse onların durmadan silahlandırdığı Kürt aşiret ağaları ile bölücü örgütün muhtemel bir ittifakıyla silahlı çatışmaya gireceği ihtimalini bir an için gözden uzak tutmamalı ve bütün gücüyle böyle bir savaşa hazır olmalıdır. Bunun için de en önce yapılması gereken şey Türkiye’nin bir an önce nükleer silahlara sahip olmasıdır. Türkiye bunu sağlamanın yollarını aramalıdır. Bunun sağlanması o kadar da zor değildir.


İkinci olarak yapılması gereken, böyle bir savaşta değil Kuzey Irak’ı, bütün bir Irak’ı Kürt Devleti yapacağının sinyallerini veren Amerikan hamlesini bozacak karşı hamleler geliştirmektir. Sözgelimi Kuzay Irak’ta Musul ve Kerkük civarındaki Türkmenlerin yaşadığı bölge fiilen Türk askeri varlığının denetimine alınmalıdır. Orada yaşayan Arapların bile Türk ordusunu selam vaziyetinde karşılayacağından ben şahsen eminim.

 

Zor oyunu ancak ve yine zorla bozulur. Türk ulusu, kendisini silahla dize getirmenin kabil olmayacağını, bunu denemek isteyenlere göstermek kudret ve kuvvetine her zaman sahiptir”

 

Türk ulusu demişim…

 

Son olarak, askerlik ve diplomasiyle ilgili bir özdeyişi hatırlatmak istiyorum. Bu özdeyiş şudur:

 

“Diplomasinin kalemi süngüdür!”

 

Subayları asker ve savaşçı değil de diplomat olarak yetiştirmekten söz eden süngüsü düşmüşlere ithaf ediyorum.

 

Ben askerliğimi personel asteğmen olarak yapmış biriyim; yani muharip sınıftan da değilim. Ne var ki sonuçta, muvazzaflarla aynı askerlik andını içtim. Bu bakımdan, -profesyonel askerlik görevleri ve gerekleri dışında- aramızda etik anlamda bir fark bulunmuyor. Ama “bilmek ve bilmemek arasında doğru düşünmek diye bir şey vardır” der Sokrates. Askerliği bilmek iddiasında olmayan naçizane ben de, olabildiğince doğru düşünmeye çalışıyorum, hepsi bu.

 

Fakat başımıza geçirilen o çuval çıkarılmadığı müddetçe, Hüseyin Mümtaz Beğ dahil hiç kimse kusura bakmasın, hele de Edelman’ın söylediklerini okuduktan sonra, “Harbiye” benim için İstanbul’daki bir semtin adını ifade edecektir yalnızca. Ordu da, ancak o semtteki görkemli Orduevinden ötürü çağrışım yoluyla gelecektir aklıma!

 

Silahlara veda edip kalem erbabı yahut diplomat olmaya soyunan benim mensubu olduğum İstanbul Barosu değildir zira!

 

Artık her öğrenim yılı başlangıcında Mustafa Kemal’in numarası okunduğunda “içimizde!” diye haykırmalarının da hiçbir anlamı yoktur. Çünkü benim aklımda bir takım önemli günlerde teatral gösteriler yapan bir okuldan başka bir izlenim bulunmuyor…

Atatürk gerçekten içlerinde olsa böyle mi olurdu?

 

Eğer içlerinde ise gerçekten, içlerindeki Atatürk’ü uyandırsınlar. Ben de inanayım.

 

Çünkü ben geceleri uyuyamıyorum.

 

Başımıza çuvalın geçtiği o uğursuz günden bu yana bir türlü bitmek bilmeyen karanlık bir gecedeyim..

 

Bir türlü sabah olmuyor!

 

Hanifi Altaş

20 Haziran 2005



"Arkadan Hançerlemek" ve Aydın İhaneti Üzerine  -Hanifi Altaş-


Mithat Cemal Kuntay’ın, kendisine şöhret kazandıran şiirlerinden başka, ”Üç İstanbul” adlı bir de romanı vardır. Esasen pek fazla sayıda şiiri de bulunmayan bu yazarımızın tek romanıdır bu. Bir  yazmıştır, ama pir yazmıştır. Türk edebiyatında roman türünün ilk ve gerçek örneklerinden biridir, Üç İstanbul.  Bu eser aynı adla, yönetmen Feyzi Tuna tarafından 1983 yılında TRT için 11 bölümlük dizi halinde filme de çekilmiştir. Ben bu diziyi izlediğim gibi, romanı da okudum.



“Devlet”, Devletin Bekası ve Soysuzluktan Medet Ummak! -Hanifi Altaş-


Türkiye devleti bugün Kozmopolitizmin (soysuzluğun) ülkeselleştirilmesi, ülküselleştirilmesi ve ilkeselleştirilmesi sürecini yaşıyor. Bu sürece Türkiye’yi mahkum edenler ve zorlayanlar da yine soysuzlar ve köksüzlerden oluşan yönetici elitin mensuplarıdır. Bu yönetici elitin çekirdeğinde ise Osmanlı’dan bize miras kalan Enderun artıkları yer almaktadır. Biz, bunların bütününü, günümüz itibariyle “azınlık ırkları koalisyonu oligarşisi” diye adlandırıyoruz.



Kuzuların Ürküten Sessizliği yahut Minesi Solmuş Kozmopolitizmin Kırılmış Kanatları -Hanifi Altaş-


Ürküyorlar, korkuyorlar, panik içindeler. Hatta yaşadıkları bu panik havası bir paranoyaya dönüşmüş durumda. Öyle ki, artık “herkesi” kendilerine düşman olarak görüyorlar. Sağa bakıyorlar düşman, sola bakıyorlar düşman! Sağı, solu geçtik; bir de bakıyorlar ki, bugüne kadar hep “sessiz” diye nitelendirmeye ve kuzu gibi görmeye alıştıkları o “çoğunluk” da karşılarına geçmiş ve sonunda ses vermeye başlamış! Nasıl ürkmesinler?


 

Hanifi Altaş


Yeni Hayat Dergisi'nin sahibidir. Serbest avukatlık yapmaktadır.


 Türkçülük ve Devrimcilik



Yeni Hayat


"Yeni Hayat programının önemli bir özelliği de devrimcilikle ülkücülüğü bağdaştırmasıdır. Bu iki kavramın bugün birer sözcük olarak bile yan yana durmasının ne kadar garipseneceğini söylemeye dahi gerek yoktur. Ne var ki, asil garipsenmesi gereken şey, bir ülküsü bulunmayanların devrimcilik iddiasına kalkışmalarıdır. Gerçekte ülkücülük, bugün var olan düzeni beğenmeyerek onun yerine tasarlanmış olan ideali koymak demek olunca, bu ideali yani ülküyü gerçekleştirmenin adına devrim, bu uğraşının adına da devrimcilik demek gerekmez mi? Bu mantığın dışında bir devrimcilik yani ülküsü olmayan bir devrimcilik düşünülebilir mi? Öylesinin adi devrimcilik değil, olsa olsa anarşizm olur; çünkü, devrim yalnızca beğenilmeyen bir şeyi, bir kurumu, bir düzeni yıkmak demek değildir. Yıktığınız şeyin yerine koyacak bir "idealiniz" yoksa, siz yalnızca yıkıcı bir anarşist olabilirsiniz; ama devrimci asla!


 Türkçülük



Enver Paşa


Enver Paşa’nın hem kişisel olarak, hem de devlet adamı ve asker olarak yanlış, eksik, kusurlu tarafları bulunabilir. Elbette bu yönleri eleştiri konusu da yapılabilir. Ancak işin şu yanı çok iyi bilinmelidir ki, onun ve ittihatçı arkadaşlarının gerek Meşrutiyetin ilanı, gerek 31 Mart irtica ayaklanmasının bastırılması, gerek Trablusgarp savaşı ve gerekse Bab-ı Ali baskını sırasında sergiledikleri cesaret ve ataklık, imparatorluğun çöküş döneminde yurtsever ve idealist kadroların önünü açmak bakımından bile çok çok önemlidir. Çöküş dönemlerinde devletin sivil ve askeri kadrolarına hakim olan karamsarlık, yılgınlık, ürkeklik, korkaklık ve tembellik gibi hastalıkları bünyeden söküp atan ve taa Milli Mücadeleye kadar uzayan, hatta onu kazandıran yenilmezlik ruhunu ve devrimci dinamizmi onlara kazandıran Enver Paşa ve İttihatçı arkadaşları olmuştur.


 Din Geleneğinde Yanlışlar...


The image “http://dukkan.dharma.com.tr/img/books/t/975-333-058-8.jpg” cannot be displayed, because it contains errors.


Kulluk Düzeni


Kölelik ve/veya kölecilik; bir sosyal ve ekonomik düzenin adıdır. Müslümanlık yahut İslamiyet de, Arapların yarı köleci-yarı feodal sosyo-ekonomik düzeni içerisinde meydana gelmiştir. Adına Cahiliye dönemi denilen İslam öncesi çağlarda Arapların sosyal yaşantısı, ancak böyle tanımlanabilir. Sayıları belirli Arap kentlerindeki bir kısım etkin (nüfuzlu) kabile üyelerinin ülke içinde ve dışında ticaret serbestisine sahip olmaları bu durumu değiştirmez. Bugün dahi Suudi Arabistan’da bu köleci sistemin veya kulluk düzeninin somut izlerine rastlanabilir. Sözgelimi bu ülkede bir yabancının işçi olarak çalışması için de, bir işyeri açması için de ancak bu ülke yönetimince makbul bir Arab’ı kefil olarak göstermesi gerekir. Bu kefalet; bizim bildiğimiz anlamda bir krediye veya borca kefil olmak anlamında değildir; insanın insana kefil olması demektir. Daha doğrusu kefil olunanın kefile mahkumiyeti ve esaretidir. Öyle ki, kefil olunan kişi yıllarca çalışıp didindikten sonra kazanıp biriktirdiği bütün serveti, kefilinin bir sözüyle kaybedip beş parasız olarak o ülkeden kovulabilir. Bu durum, hiç kuşkusuz kulluk düzeninin Arabistan’da hala ne denli güçlü bir sosyal geleneğe ve süregenliğe sahip olduğunun somut bir göstergesidir.


 Okumakta Olduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
  
  
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar