Yazar | 
Hanifi Altaş |  | | Kişisel Web | Ekim 1910, Yusuf Akçura ----------------------- "...Avrupa sermayedarlığının geceli gündüzlü çalıştırdığı iki kölesinden birisi Garb`ın amelesi ise, diğeri de Şark`ın bütün ehalisidir..." ----------------------- Sırat-ı Mustakim Dergisi | | | |  | Maksim Gorki ----------------------- "Onlar gibi düşünmeye, onlar gibi yaşamaya, onlar gibi hissetmeye başlasanız da fark etmiyordu. Bu sefer de böyle davrandığınız için sizi kınarlardı. Onlar böyle insanlardı işte."----------------------- Ekmeğimi Kazanırkeni | | |
|
 "Arkadan Hançerlemek" ve Aydın İhaneti Üzerine
-Hanifi Altaş-
TÜRK’ÜN PARASINI ALIP TÜRK’E SÖVMEK!
Mithat Cemal Kuntay’ın, kendisine şöhret kazandıran şiirlerinden başka, ”Üç İstanbul” adlı bir de romanı vardır. Esasen pek fazla sayıda şiiri de bulunmayan bu yazarımızın tek romanıdır bu. Bir yazmıştır, ama pir yazmıştır. Türk edebiyatında roman türünün ilk ve gerçek örneklerinden biridir, Üç İstanbul. Bu eser aynı adla, yönetmen Feyzi Tuna tarafından 1983 yılında TRT için 11 bölümlük dizi halinde filme de çekilmiştir. Ben bu diziyi izlediğim gibi, romanı da okudum.
“Üç İstanbul”, İstibdat (yani Sultan Abdülhamit), Meşrutiyet (1908-1918) ve Mütareke (1919-1922) devri İstanbul’unu anlatır. Romanın baş kahramanı ve diğerleri bu üç dönemin de kalburüstü aydınlarındandır. Bazı karakterler o derece devrine uygun ve gerçekçi bir biçimde tasvir edilmişlerdir ki, sözgelimi romandaki Mehmet Raif tiplemesi ile Şair Mehmet Akif Ersoy’un aynı kişi olup olmadığı konusunda haklı olarak kuşkuya kapılabilirsiniz. Romandaki tiplemeler itibariyle ve belki Mehmet Raif bir istisna olmak üzere, romanın baş kahramanı Adnan da dahil olmak üzere, hemen bütün aydın tiplerinin ortak ve belirgin nitelikleri, ürkeklik, korkaklık, iki yüzlülük, döneklik ve kaypaklıktır. “Tanzimatçı aydınlar” diye nitelendirilen Türk-Osmanlı aydınlarının her üç dönemdeki genel karakteristiği budur. Türkçü aydınlar ise romanda tipleme olarak yer almamışlardır ve gerçekte Tanzimatçı anlayışı en şiddetli biçimde eleştirenler de onlar olmuştur.
Yalçın Küçük, Türk aydınının geleneksel niteliklerini, sözünü ettiğimiz romandan esinlendiğini düşündürecek tarzda ve yukarıda andığımız sıfatlarla ifade etmektedir. Fakat ne hazindir ki, kişisel macerası itibariyle Yalçın Küçük de, eleştirdiği Tanzimat aydınlarından farklı bir çizgi ortaya koyabilmiş değildir. Hatta o, adeta Jön-Türklerin yüz yıl sonraki bir türevi gibidir. Fakat konumuz bu değil.
Mithat Cemal Kuntay’ın İstibdat dönemini olağanüstü canlı ve renkli bir biçimde anlattığı romanın belleğimde iz bırakan bir yerinde; “gündüz saraydan para alıp gece saraya küfreden aydınlardan” söz edilir. Gerçekte de, istibdat döneminde böyle aşağılık kişilerin hem de bolca var olduğunda hiç kuşku yoktur. Peki ama, o günkülerle kıyaslayınca, bugünkülere ne demeli?
“Saray” o dönemin devletini simgeliyordu. Gece Saray’a küfredenler belli ki bencilce amaçlarla jurnalcilik yaparak gündüz Devletten para alıyorlar, geceleri ise ya istihbarat toplamak için rolleri gereği ya da eyyamcılıklarından ve goygoyculuklarından ötürü mensubu oldukları aydın çevrelerinde ’Saray’a küfrediyorlardı. Onların bu davranışlarına yakıştırılacak niteleme, hiç kuşkusuz düşüklük ve alçaklıktı. Peki ya bugünküler? Birinciler nihayetinde en yakın arkadaşlarını ihbar eden basit birer ispiyoncu idiler; para aldıkları merci de, ispiyon ettikleri merci de sonuçta bizim devletimizden başkası değildi. Kuşkusuz onlar, ikincilerle yani günümüzdeki benzerleri ile karşılaştırılınca Zemzem suyuyla yıkanmış kadar hafif ve günahsız kalırlar. Çünkü ikinciler parayı bizim devletimizden yani sonuçta bizden alıp* bize söven, ispiyonculuğu da başka devletler ve milletler hesabına yapan nüfuz casuslarıdırlar. Öz Türkçesiyle etki ajanları!
*** GEÇMİŞ DÖNEMDE İKİ AYDIN TİPİ
Dışarıda tanının adıyla Ahmet Agayef bizde bilinen adıyla Ahmet Ağaoğlu (1869-1939) bugün Ermeni işgali altında bulunan Karabağ’da doğmuş, Azerbaycan’lı bir Türk’tür. Meşrutiyet ve Cumhuriyet döneminin ileri gelen Türkçü düşünürlerinden biridir. !908 yılında Türkiye’ye gelmiş, İkinci Meşrutiyet döneminde Türk Ocaklarında yöneticilik yapmış; Ziya Gökalp, Yusuf Akçura ve Mehmet Emin Yurdakul gibi Türkçü aydınlarla birlikte Türk Yurdu dergisinde yazmıştır. 1913’de Darülfünuna atanmış ve Tercüman-ı Hakikat gazetesinin başyazarlığını yapmıştır. Birinci Dünya Savaşı sırasında Mebusan Meclisine girmiş ve İttihat ve Terakki Fırkası Umumi Merkezi azası olmuştur. 1917 Bolşevik Devrimi sonrasında Azerbaycan’da siyasi mücadeleye katılmış, Savaşın bitiminde İngilizler tarafından Malta’ya sürülmüştür. 1921 yılında serbest kalınca Anadolu’ya geçip Matbuat Umum Müdürlüğü görevinde bulunmuştur. Bu sıralarda Vakit gazetesinde yazılar yazmış ve Hakimiyet-i Milliye gazetesinde başyazarlık yapm! ıştır. TBMM’de ikinci ve üçüncü dönem Kars mebusu olarak bulunmuştur.
Celal Nuri (İleri) ise II. Meşrutiyet döneminde Batıcı akım içerisinde sivrilmiş bir aydın; yazar ve gazetecidir. Onun yandaşı ve fikirdaşı olan Abdullah Cevdet, bu fikrinde, “Neslimizi ıslah etmek için Avrupa’dan damızlık erkek getirelim” diye teklifte bulunacak kadar ileri gitmiştir. Ilımlı Batıcı diye anılan Celal Nuri İleri, Abdullah Cevdet kadar ileri gitmemiş ise de, “Ayan Meclisimize (Senatomuza) İtalyan Ayanlar (senatörler) getirelim”(1)demekten geri kalmamıştır.
Atatürk, 1930 yılına gelindiğinde, Türkiye’nin artık tek partili bir siyasi yapıdan gerçek anlamda demokratik bir düzene geçmesi gerektiği düşüncesinde ve arzusundadır. Bunun için çocukluğundan ve gençliğinden beri en yakın arkadaşlarından biri olan Fethi Okyar’a Serbest Cumhuriyet Fırka’sını kurmak görevini verir. Ahmet Ağaoğlu, Atatürk’ün bu partinin kuruluşunda Fethi Beyden sonra görevlendirdiği kişidir.(2) Serbest Fırka’nın en çalışkan ve etkili isimleri arasında yer almıştır.
Serbest Fırka’nın çok kısa bir zamanda örgütlenip geniş halk desteğini arkasına alması üzerine, Cumhuriyet Halk Fırkası yöneticileri, yapılacak ilk seçimde iktidarı yitirecekleri korkusuna ve telaşına kapılmışlardır. Bu Partiye mensup yazarlar da, gazete köşelerinde yerli yersiz ve haklı haksız Serbest Fırka’ya ve onun kurucularına şiddetle hücum etmeye başlamışlardır. Tabii muhatapları da partilerini ve kendilerini savunmaktan geri durmamışlardır. İşte bu tartışmalar sırasında CHP’li Celal Nuri (İleri) Ahmet Ağaoğlu’na Rus diye saldırınca, Ağaoğlu da kendisine şu ağır ve ibret alınacak cevabı vermiştir:
“Ağaoğlu Ahmet’in evinde Türkçeden başka dil konuşulmaz. Celal Nuri’nin evinde ise Rumcadan başka lisan konuşulmaz!
Ben Ağaoğlu Ahmet bey, “Türk Yurdu’nda, Türk yüzünün meziyetlerini arayıp genç nesle telkin ederken, o Celal Nuri Bey de “Edebiyat-Umumiye Mecmuasında” Lombroso’nun* “Mücrim Enmuzeci” (suçlu yaratılış örneği) diye tarif ettiği insana Türk milleti fertlerinin uygun geldiğini yazıyordu. Bu yazı dolayısıyla ben ve arkadaşlarım merhum Ziya Gökalp, Zonguldak mebusu Celal Sahir Bey, İstanbul mebusu Hamdullah Suphi Bey ve Darülfünün Müderrisi Köprülüzade Fuat Bey tarafından yazılan protestonameye mukabil Celal Nuri Bey kendisinin ve mecmuasının hamisi bulunan “Veliaht-ı Civanbaht” Mecit Efendiye bizi şikayet etti. Bir müddet sonra Celal Nuri Bey’in hemşehrisi Venizelos, Celal Nuri Beyin yazısını Cenevre Konferansında Türk milletinin aleyhine olmak üzere delil olarak gösterdi; ‘işte Türk milletinin cani olduğunu kendi muharrirleri yazıyorlar’ dedi”(3)
Şimdi, Boğaziçi Üniversitesinde yapılmak istenen ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Türklerin Ermeni Soykırımı yaptığını kabul ettirmek yani sonuç itibariyle Türk milletinin bütün fertlerinin boynuna topyekün katil ve cani yaftası astırmak amacına yönelik olduğu önceden açıkça ilan edilen sözde bilimsel toplantıyı ve bu toplantıyı düzenleyenleri, Ağaoğlu Ahmet Beyin yukarıdaki sözleri ışığında bir kez daha düşünüp değerlendirmek gerekmez mi?
Böyle bir toplantının yapılması gerektiğini demokrasi, fikir özgürlüğü, insan hakları adına safiyane bir biçimde savunanlar, tıpkı dün Venizelos’un Celal Nuri’nin yazısını Cenevre Konferansında aleyhimize delil olarak gösterdiği gibi, bugün de Ermenilerin, bir Türk Devlet Üniversitesinde yapılacak böyle bir toplantıda üzerimize atılacak iftira ve yalanları, derhal “bakın, işte Türklerin Ermenilere soykırım uyguladığını, kendi yazarları, akademisyenleri, bilim adamları(!) söylüyorlar” diye bütün uluslararası platformlarda aleyhimizde delil olarak kullanacaklarını hiç düşündüler mi? Bize göre, toplantının Boğaziçi’nde yapılmasının asıl maksadının da Ermenilerin eline böylesine paha biçilmez bir koz vermek olduğunda hiç şüphe yoktur. Arkadan hançerlemek daha başka nasıl olabilir?
Ne var ki, hiç kimsenin aklına, Ermeni iddiaları karşısında Türkleri – Türk tezlerini savunacak bir Allah’ın kuluna dahi tahammül göstermeyerek- mahkum etmeye kalkışanların gerçekte Türk olup olmadıklarını yahut evlerindeki gizli evrak ile banka hesaplarında neler bulunduğunu araştırmak gelmeyecektir. Gelmeyince de, tarih böyle tekerrür edip gidecektir: Tabii hep biz Türklerin aleyhine olmak üzere….
“MİLLETİME İFTİRA ETMEYİNİZ!”
30 Ekim 1918’de imzalanan uğursuz Mondros Mütarekesinin üzerinden üç ay geçince, Damad Ferid Paşa Hükümeti, Boğazlar ile İstanbul’u fiilen işgal eden ‘İtilaf Devletleri’nden İngilizlerin isteği ile, eski iktidar mensuplarını ve Türkçü aydınları tutuklattırıp muhakeme ettirmeğe başladı. Bu arada Ziya Gökalp da 28 Ocak 1919 günü Edebiyat Fakültesine gelen bir heyet tarafından “Müderrisler Odasında” gözaltına alınıp Sirkeci’deki Polis Müdiriyetine götürüldü. Daha sonra Bekirağa Bölüğü denilen tutukevine konuldu. Ziya Gökalp ve arkadaşları o dönemin adına Divan-ı Harp denilen Sıkıyönetim Mahkemesinde yargılandılar. Bu sırada, büyük düşünürümüz de, “Divan-ı Harp Reisi” Nazım Paşa tarafından Türkçülük fikirleri ve “Ermeni Tehciri” maddelerinden sorguya çekildiyse de Türklük adına verdiği keskin ve susturucu cevaplar yüzünden Nazım Paşa “Reis”likten istifa etti. Böylece Türkçülük fikri ve tutumu, işgal altındaki İstanbul’da bile, Damad Ferid’in “Meclissiz Hükümetine” rağmen, haklı! çıktı.
İşte, Gökalp’in yargılanmasından Ermeni Tehciri konusuna ilişkin olan bölüm: Gazeteci Hakkı Süha Gezgin bizzat tanık olduğu bu tarihi anı şöyle anlatıyor:
“…Bu sırada kapılar, maznunlara (sanıklara) açıldı. (Eski İttihad ve Terakki iktidarının) Kabine ve Merkez-i Umumi Azaları göründü. Ziya da aralarındaydı. Divan-ı Harb Hey’eti de, sağdaki kapıdan girdi. Gökalp’a da malum şeyleri sordular. Sakin, tereddütsüz cevaplar verdi. Nihayet:
“- Ermeni katliamına, siz fetva vermişsiniz. Buna ne diyeceksiniz? Diye sordular. Bu soru ona yanardağın kapağını fırlatan bir hız verdi:
“- Milletime iftira etmeyiniz! Türkiye’de bir Ermeni katliamı değil, bir Türk-Ermeni mukatelesi (karşılıklı öldürme) vardır. Bizi arkadan vurdular, biz de vurduk… Dedi.”
Böyle bir cevap alacaklarını ummamışlardı. Nazım Paşa’nın ağzı açık kaldı. Kaşları alnına tırmanmış, gözleri faltaşına dönmüştü:
“-Demek, Tehcir’i de mazur görüyorsunuz? Diye bağırdı.
Ziya; Diyarbekir şivesiyle: -Tebi! Demekten çekinmedi. Bundan sonra Divan’ca en ağır, en korkunç suç sayılan şeyler birer birer sıralandı.
“ O, hepsini birer –Tebi! ile karşıladı.”
Divan-ı Harb’in kanlı dekorundaki azametli gösterişi yıkan bu cevaplarda, bütün bir Tarih vardır. (Reis) Nazım Paşa’nın istifa kararında, bu tarihi anın tesiri büyüktür. Ziya, Velilere mahsus vekarı, namus ve faziletle aydın yüzü, inandırıcı ilim vecidli heyecanı ile, bir çocuk gibi girdiği Divan’dan, işte böyle bir kahraman olarak çıkmıştı.”(4)
Ziya Gökalp, bu yargılamanın sonucunda Malta’ya sürgüne gönderilmiştir.
ON YIL ÖNCESİNİN VE GÜNÜMÜZÜN AYDIN MANZARALARI
Yeni Hayat’ta da yazıları yayımlanmakta olan değerli araştırmacı-yazar ve kelimenin tam anlamıyla gerçek bir aydın olan Cengiz Özakıncı, bugün ne yazık ki mevcudu bulunmayan İletişim Çağında Aydın Kirlenmesi: NOMOS ve AYDIN adını verdiği kitabında, Abdullah Cevdet’lerin ve Celal Nurilerin günümüzdeki ardıllarını ve türevlerini teşhir etmiş ve onları çok ağır ve çarpıcı bir biçimde eleştirmiştir. Türk basın ve yayın tarihinde bu eserin bir eşi ve benzeri daha yoktur. Kitap, Türkiye’deki aydın ihanetinin geçit resmidir adeta. Böyle bir kitabın gereken ilgiyi niçin görmediğini içeriği yeterince açıklamaktadır; bir kez daha basılmasına da maddeten imkan bulunmamaktadır. Çünkü kitaptaki haklı yergilerinden gocunan muhataplarının açması muhtemel davalardan ötürü, yazarın, ödemesi gereken haksız vergilerin (tazminat ödencelerinin) altından kalkması mümkün gözükmemektedir.
Boğaziçindeki malum toplantının bir tesadüf eseri, bu toplantıyı düzenlemek isteyenlerin de rastgele bir araya gelmiş kimseler olmadığını anlamak ve anlatmak bakımından, yazarın bu eserinden kısa bir bölümü dikkatlerinize sunuyoruz. Özakıncı, on yıl öncesinden günümüze kadar hiç değişmeden süregelen, “İletişim Çağındaki kirlenmiş aydınların” Türk Tarihine karşı takındıkları tutumu, çoğu zaman bir kılıç, bazen de bir fırça gibi kullandığı usta kalemiyle bakınız nasıl gözler önüne seriyor:
“Bunlar, gerçekte birer çaşut (casus, ajan) yazar olduklarını çaktırmamak için, yaptıklarını “Tabu yıkıcılık”-“Yiğitlik”- “Aydınlanma kahramanlığı” diye yutturmaya çalışıyorlar. Bunlar kendi kendilerini “TÜRK RESMİ TARİHİ”nin yalanlarını yıkanlar olarak gösteriyorlar. Oysa bunlar, Arap, Acem, Avrupa, Amerika RESMİ TARİHLERİNİN TÜRKLER ÜZERİNE UYDURDUKLARI RESMİ YALANLARIN YERLİ SAVUNUCULARIDIR. Yerli Resmi Tarihe karşı yabancı resmi tarihlerin çığırtkanlığını yapmaktadırlar. Ağızlarından Türk Resmi Tarihini çürütmek üzere çıkan hiçbir söz yoktur ki, bu daha önce yabancı resmi tarihçilerce ortaya atılmamış olsun. Bunlar kendilerini ‘Gayri Resmi Tarihçiler’ olarak sunan yabancı Resmi Tarih savunucularıdır. Böyle yapmakla bir taşla iki kuş birden vurmaktadırlar: Bir yandan İletişim Çağının Kurt Yasası uyarınca ça-ça-çarpıcı yalanları gerçek imiş gibi yazarak ilgi çekip çok satarak,çok kazanarak; bir kitapla dört yüz milyonu bir yılda cukka ederken; öte yandan yabancıları mutlu! eden yalanları yaydıkları için onların gözünde “müstesna” bir yer edinip; böylece de geleceklerini sağlama bağlamaktadırlar; çünkü bunlar ulusumuzun, ülkemizin bir geleceği olduğuna inanmamaktadırlar. Bunların arasında “ÖNCE AJANIM SONRA GAZETECİ” diye hav-kırabilecek denli ar damarı patlamış utanmazlar dahi çıkmakta; Fransız Devleti bunlara “Şövalye” madalyası takmaktadır; (M. Ali Birand). Bunların arasında, Turgut Özal’ın yazındırığı olduğu için, kimi kuruluşların danışmanlık kadrosuna geçirilerek kendilerine ağırlıklarınca aylık bağlananlar da vardır; (Cengiz Çandar). Bu yazındırıklar arasında ağalarından diz bağı nişanları, sör unvanları alacak olanlar da çıkabilir. Yazdıkları irdelendiğinde hangi “BÖYYÜK TÜRK YAZINDIRIĞI” (!) nın hangi “DÜVEL-İ MUAZZAMA’nın ŞÖVALYESİ olduğu kabak gibi görülmektedir. Bunlar: “Ayan meclisimize (senatomuza) İtalyan Ayanlar (senatörler) dolduralım” diyen Celal Nuri’nin torunudurlar. Bunlar “Neslimizi ıslah için Evropa’dan damızlık erkek getürdelim” diyen Abdullah Cevdet’lerin (İlk Türk Darvincilerinden, böyyük biyolojik materyalistimizin) torunlarıdır. Düvel-i Muazzama bunlara madalya takmaz da ne yapar?”(5)
Biz ise işgal altındaki İstanbul’da o Düvel-i Muazzama’nın kurdurduğu Divan-ı Harp’te doğru ve hak bildiğini söylemekten sakınmayan, bu yolda ipe çekilmeyi de, sürgüne gönderilmeyi de göze alıp umursamayan Ziya Gökalp’lerin manevi torunlarıyız**… Layık olabiliyorsak eğer ne mutlu bize! Ötekilere ise Atatürk’ün dediği gibi; tek kelimeyle lanet!
“BU GİBİLERE LANET!”
Atatürk “8 Aralık 1919 günü yani bundan tam seksen altı yıl önce söylediği bir nutkunda sanki günümüze seslenir gibidir:
“Sözde ulusumuz, gayri-müslim yurtdaşlarını …. yönetmeye yeteneksizmiş…, sözde ulusumuz, yetenekten yoksun bulunduğu için, bayındır bulunan yerlere girmiş ve oralarını yıkıntıya çevirmiş!.. Bu savlar kesinlikle gerçek değildir. Her ikisi de iftiradır…. Bunu yalnızca BATIYA değil, dahası yurtdaşlarımıza da önemle ihtar etmek gereğini duyuyorum. Çünkü seyrek olmakla birlikte üzüntüyle işitiyoruz ki, ulusumuzun tarihini okumamış ya da ulusal duygudan yoksun kalmış olması gereken kimi kişiler, YABANCILARIN BİZE KARŞI ORTAYA ATTIKLARI SUÇLAMALARI REDDETMEDİKTEN BAŞKA, BİR DE ÜLKELERİNİ, ULUSLARINI ÖZÜRLÜ GÖSTERMEKTEN ÇEKİNMİYORLAR!.. Hala salonlarını, bize karşı konferans verdirtmek için yabancılara açık tutanlar var! BU GİBİLERE LANET!”
ARKADAN HANÇERLEMEK ÜZERİNE BİR İKİ SÖZ Birinci Dünya Savaşı sırasında öncelikle sivil halkın can, ırz ve mal güvenliğinin, daha sonra Ordunun cephe gerisi güvenliğinin ve genel anlamda devlet yani kamu güvenliğinin bir gereği olarak, özellikle Doğu Cephesinde bizi sürekli arkadan hançerleyen Ermenilerin topyekün göçürülmesine (tehcirine) ilişkin karar ve uygulamaları Ermeni Soykırımı olarak nitelendirmekte ısrar eden sözde Türk yazar, akademisyen ve bilim( !) adamlarının bu yaptıkları hiç kuşkusuz Türk ulusunu arkadan hançerlemekten başka bir anlam taşımamaktadır. Denebilir ki, bir bakıma dün silahla bizi arkadan hançerleyen Ermeniler; bugün de satın aldıkları kalemlerle yine bizi arkadan hançerletmek peşindedirler.
Peki ama, Türk varlığına kasdettikleri apaçık olan o bir kısım sözde aydınların bu tutumunu pek haklı ve yerinde olarak, “arkadan hançerlemek” diye nitelendiren bir Sayın Bakan, acaba böyle bir duruma ilk kez mi tanık oluyor? Bu sayın Bakan önüne, arkasına hiç bakmıyor mu?
Aynı Sayın Bakan, Başbakanlık koridorlarına çöreklenip “Azınlıklar Raporu” hazırlayanlar ile Boğaziçinde toplantı düzenleyenlerin, zihniyetleri ve yapmak istedikleri bakımından farklı olduklarını söyleyebilir mi? Peki ya o raporu hazırlatanlar?
“Ermeni Soykırımı Meselesinin” Türkiye için bugün milli bir dava haline gelmiş olduğunda kuşku yoktur; tıpkı kendi partileri iktidara gelinceye kadar Kıbrıs’ın da milli bir dava olduğunun tartışmasız bulunduğu gibi… Sayın Bakanın haklı infiali de, besbelli ki böyle bir milli davada sözde Türklerin Ermeni tezlerini savunmalarının bize ne ölçüde zarar vereceğini kestirmesinden, bundaki tehlikeyi öngörmesinden ileri gelmektedir.
İyi de, zat-devletlerinin de içinde yer aldığı Hükümetin şimdi madalya ile ödüllendirme(!) lütfunda bulunduğu , Kıbrıs davasının yaşayan en büyük temsilcisi, yılmaz savunucusu ve savaşçısı olan Denktaş’ı arkadan hançerlemek kimin marifetiydi?
Damat Ferit Paşanın mı? Hanifi Altaş 4 Haziran 2005
Notlar: * Burada yabancı vakıflardan ve gizli servislerin örtülü ödeneklerinden aldıklarını hesaba katmıyoruz. Bu konuda Mustafa Yıldırım’ın Sivil Örümceğin Ağında adlı kitabı yeterince bilgi ve fikir verebilir. ** Yeni Hayat; Ziya Gökalp ve arkadaşlarının 1911 yılında Selanik’te çıkardıkları Yeni Felsefe Mecmuası ile Genç Kalemler’de ortaya koydukları Türkçülüğün toplumsal programının adıdır. Yeni Hayat dergisi de adını buradan almaktadır.
(1) Cengiz Özakıncı; Nomos ve Aydın, Bellek Yayınları, İstanbul-1995; Türkiye’deki Aydın ihanetinin ulaştığı ürpertici boyutları görmek için bu kitap muhakkak surette okunmalıdır.
(2)Serbest Fırka hakkında ayrıntılı bilgi için bakınız; Çetin Yetkin, S.C.F Olayı, Otopsi yayınları, İstanbul- 2004 (3) Ahmet Ağaoğlu, Serbest Fırka Hatıraları, Baha Matbaası, İstanbul-1969 (4)Ziya Gökalp; Malta Konferansları, Haz. M: Fahrettin Kırzıoğlu, Kültür Bakanlığı Yayınları Ankara-1977. Yukarıdaki alıntılar, Kırzıoğlu’nun, kitabın başındaki Sunuş yazısında yer almaktadır. (5) Özakıncı, s. 20, 21
Türk Yurdu: İkinci Meşrutiyet ve Cumhuriyet döneminde Türk Ocaklarının yayın organı Edebiyat-ı Umumiye : 4 Kasım 1916 - 8 Mart 1919 tarihleri arasında110 sayı olarak Celal Nuri (İleri) tarafından yayımlanmış olan bir edebiyat dergisidir. Lombroso: İtalyan kriminolog (suç bilimcisi) ve kriminolojinin kurucusu. *Yeni Hayat Dergisinin Mayıs 2005 sayısında yayımlanmıştır.
|
“Devlet”, Devletin Bekası ve Soysuzluktan Medet Ummak! -Hanifi Altaş-
Türkiye devleti bugün Kozmopolitizmin (soysuzluğun) ülkeselleştirilmesi, ülküselleştirilmesi ve ilkeselleştirilmesi sürecini yaşıyor. Bu sürece Türkiye’yi mahkum edenler ve zorlayanlar da yine soysuzlar ve köksüzlerden oluşan yönetici elitin mensuplarıdır. Bu yönetici elitin çekirdeğinde ise Osmanlı’dan bize miras kalan Enderun artıkları yer almaktadır. Biz, bunların bütününü, günümüz itibariyle “azınlık ırkları koalisyonu oligarşisi” diye adlandırıyoruz.
|
Kuzuların Ürküten Sessizliği yahut Minesi Solmuş Kozmopolitizmin Kırılmış Kanatları -Hanifi Altaş-
Ürküyorlar, korkuyorlar, panik içindeler. Hatta yaşadıkları bu panik havası bir paranoyaya dönüşmüş durumda. Öyle ki, artık “herkesi” kendilerine düşman olarak görüyorlar. Sağa bakıyorlar düşman, sola bakıyorlar düşman! Sağı, solu geçtik; bir de bakıyorlar ki, bugüne kadar hep “sessiz” diye nitelendirmeye ve kuzu gibi görmeye alıştıkları o “çoğunluk” da karşılarına geçmiş ve sonunda ses vermeye başlamış! Nasıl ürkmesinler?
|
Bay Abdülhamit Bilici’ye Cevap! -Hanifi Altaş-
Benim eleştirim Zaman gazetesinde iki gün arka arkaya yazdığınız köşe yazılarında ileri sürülen görüşlere ve bu görüşlerin sahibine, onun mantık ve mantalitesine karşı yapılmıştır; abdülhamit bilici’yi yargılamak veya yermek için değil. Çünkü siz kendinizi savunmak için daha önce Aksiyon’da yayımlanmış başka yazılarınızın varlığını öne sürüyorsunuz. Benim, eleştiri konusu yaptığım yazılarınız hakkında fikir yürütmem için, sizin başka yazılarınızı da okumak gibi bir mecburiyetim mi var?
|
| | 
Hanifi Altaş
Yeni Hayat Dergisi'nin sahibidir. Serbest avukatlık yapmaktadır.
| 
| Türkçülük ve Devrimcilik |

| Yeni Hayat
"Yeni Hayat programının önemli bir özelliği de devrimcilikle ülkücülüğü bağdaştırmasıdır. Bu iki kavramın bugün birer sözcük olarak bile yan yana durmasının ne kadar garipseneceğini söylemeye dahi gerek yoktur. Ne var ki, asil garipsenmesi gereken şey, bir ülküsü bulunmayanların devrimcilik iddiasına kalkışmalarıdır. Gerçekte ülkücülük, bugün var olan düzeni beğenmeyerek onun yerine tasarlanmış olan ideali koymak demek olunca, bu ideali yani ülküyü gerçekleştirmenin adına devrim, bu uğraşının adına da devrimcilik demek gerekmez mi? Bu mantığın dışında bir devrimcilik yani ülküsü olmayan bir devrimcilik düşünülebilir mi? Öylesinin adi devrimcilik değil, olsa olsa anarşizm olur; çünkü, devrim yalnızca beğenilmeyen bir şeyi, bir kurumu, bir düzeni yıkmak demek değildir. Yıktığınız şeyin yerine koyacak bir "idealiniz" yoksa, siz yalnızca yıkıcı bir anarşist olabilirsiniz; ama devrimci asla!
|
| 
| Türkçülük |

| Enver Paşa
Enver Paşa’nın hem kişisel olarak, hem de devlet adamı ve asker olarak yanlış, eksik, kusurlu tarafları bulunabilir. Elbette bu yönleri eleştiri konusu da yapılabilir. Ancak işin şu yanı çok iyi bilinmelidir ki, onun ve ittihatçı arkadaşlarının gerek Meşrutiyetin ilanı, gerek 31 Mart irtica ayaklanmasının bastırılması, gerek Trablusgarp savaşı ve gerekse Bab-ı Ali baskını sırasında sergiledikleri cesaret ve ataklık, imparatorluğun çöküş döneminde yurtsever ve idealist kadroların önünü açmak bakımından bile çok çok önemlidir. Çöküş dönemlerinde devletin sivil ve askeri kadrolarına hakim olan karamsarlık, yılgınlık, ürkeklik, korkaklık ve tembellik gibi hastalıkları bünyeden söküp atan ve taa Milli Mücadeleye kadar uzayan, hatta onu kazandıran yenilmezlik ruhunu ve devrimci dinamizmi onlara kazandıran Enver Paşa ve İttihatçı arkadaşları olmuştur.
|
| 
| Din Geleneğinde Yanlışlar... |

| Kulluk Düzeni
Kölelik ve/veya kölecilik; bir sosyal ve ekonomik düzenin adıdır. Müslümanlık yahut İslamiyet de, Arapların yarı köleci-yarı feodal sosyo-ekonomik düzeni içerisinde meydana gelmiştir. Adına Cahiliye dönemi denilen İslam öncesi çağlarda Arapların sosyal yaşantısı, ancak böyle tanımlanabilir. Sayıları belirli Arap kentlerindeki bir kısım etkin (nüfuzlu) kabile üyelerinin ülke içinde ve dışında ticaret serbestisine sahip olmaları bu durumu değiştirmez. Bugün dahi Suudi Arabistan’da bu köleci sistemin veya kulluk düzeninin somut izlerine rastlanabilir. Sözgelimi bu ülkede bir yabancının işçi olarak çalışması için de, bir işyeri açması için de ancak bu ülke yönetimince makbul bir Arab’ı kefil olarak göstermesi gerekir. Bu kefalet; bizim bildiğimiz anlamda bir krediye veya borca kefil olmak anlamında değildir; insanın insana kefil olması demektir. Daha doğrusu kefil olunanın kefile mahkumiyeti ve esaretidir. Öyle ki, kefil olunan kişi yıllarca çalışıp didindikten sonra kazanıp biriktirdiği bütün serveti, kefilinin bir sözüyle kaybedip beş parasız olarak o ülkeden kovulabilir. Bu durum, hiç kuşkusuz kulluk düzeninin Arabistan’da hala ne denli güçlü bir sosyal geleneğe ve süregenliğe sahip olduğunun somut bir göstergesidir.
|
|  | Okumakta Olduğu Kitaplar | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | |  | Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | |
|
|