Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

17 Mayıs 2005

Türk İnançları

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Siyaset-Türkiye

 


“Devlet”, Devletin Bekası ve Soysuzluktan Medet Ummak!


-Hanifi Altaş-


Türkiye devleti bugün Kozmopolitizmin (soysuzluğun) ülkeselleştirilmesi, ülküselleştirilmesi ve ilkeselleştirilmesi sürecini yaşıyor. Bu sürece Türkiye’yi mahkum edenler ve zorlayanlar da yine soysuzlar ve köksüzlerden oluşan yönetici elitin mensuplarıdır. Bu yönetici elitin çekirdeğinde ise Osmanlı’dan bize miras kalan Enderun artıkları yer almaktadır. Biz, bunların bütününü, günümüz itibariyle “azınlık ırkları koalisyonu oligarşisi” diye adlandırıyoruz.

 

Bir Türk Cumhuriyeti, bir  milli/ulusal Türk devleti olarak kurulan Türkiye Cumhuriyeti devleti döneminde de ne yazık ki Osmanlı’nın bize en kötü imparatorluk miraslarından biri olan bu Enderun geleneği kırılamamıştır. Bir yabancı düşünür, “bir imparatorluğun leşinden daha kötü kokan başka hiçbir şey yoktur!” demiştir. Bugün hemen herkesçe yakınma konusu yapılan devlet düzenindeki  çürüme ve kokuşmanın başlıca sebebi de işte budur.

 

Kuruluşunu tamamlayıp yükselme dönemine geçtikten hemen sonra Türk’e sırtını dönerek ona yabancılaşan “Osmanlı”;  kavram olarak da, imparatorluğun son döneminde yetişen Ziya Gökalp’in belirttiği gibi, her bakımdan “yabancılaşmış” köksüz ve soysuz oligarklardan teşekkül eden yönetici sınıf yahut hakim sınıf anlamına geliyordu. Bunların en belirgin ve ortak niteliği ise Türk’e düşmanlıktı. Sözgelimi, dönme ve devşirmelerin tartışılmaz ağırlığı altında bulunan Divan-ı Hümayun’a kazara Türk kökenli bir vezir düşecek olursa, topluca yemek yenildiği sırada onlardan biri yoğurt çanağını bizim Türk’ün önüne uzatıp; alay eder gibi, “üstadım siz yoğurdu seversiniz” derdi. Ama asıl maksat alay etmek değildi. Bu söz, diğerlerine yeni gelenin “Türk” olduğunu anlatan ve onları uyaran bir şifre niteliğindeydi.  Ben bundan dört yıl kadar önce Türkmenistanlı tarihçi bir dostuma bu anekdotu anlattığımda, okkalı bir küfür savurduktan sonra böyle bir tepki vermesinin nedenini anlatmıştı. Meğer, bir müddet yokluk, yoksunluk ve yoksulluktan ötürü Kilim Yayma Cemiyetinin yurdunda kalmaya mecbur olduğu günlerde yoğurt ve ekmekle karnını doyurup öğünleri geçiştirirken, etnik özürlü  “Türkiye’li” yurt arkadaşları da kendisine sırıtarak aynı sözleri söylerler imiş. Hayret ettim. Demek ki, Türkiye’de Türk olmayanların Türklere karşı davranış kodları yüz yıllardır değişmemiştir. Fakat paradoksal olan şudur ki, bizim köksüz ve soysuz diye bildiğimiz ve kendileri de ideolojik anlamda kozmopolit olan bu OSMANLI Enderunu artıklarının evlerini Paşa dedelerinin resimleri süsler, yani köklerine(!) bağlılık onlarda her bakımdan biz Türklerle kıyaslanmayacak kadar güçlü ve derindir. Fakat aynı kozmopolit elitlerin biz Türkleri tarihimizden ve köklerimizden koparıp uzaklaştırmak için  yapmadıkları kalmamıştır.

 

Kırım Savaşında İstanbul BalolarıNeden?

 

***

Psikolojide yansıtma diye bir mekanizma vardır. Sorunun cevaplarından biri budur. Yansıtma mekanizması, kişinin kendinde gördüğü veya farkına vardığı olumsuzlukları başkalarına da mal etmeye çalışması, hatta başkalarına kara çalmasıdır. Bunun konumuzla ilgili en somut örneği “mozaik” ve “ırk harmanı”safsatasıdır. Cahil, ahmak ve avanak (ve tabii bir kısım da satılmış) Türklerin  -ki bunlar da bir dezinformasyon (Türkçesi:yalan haber yayma ve yanlış yönlendirme) kampanyasının sonucunda bu yalanı benimseyenlerdir- dışında, etnik bakımdan özürlü  veya soyca karışık olanların tamamı, on beş yıldır ısrarla, bıkıp usanmadan, “Türkiye’nin bir mozaik veya ırk harmanı olduğu (ve hatta bu iki sıfata aynı anda sahip olduğu)  safsatasını her vesileyle ve hatta yerli yersiz tekrarlamak suretiyle topluma kabul ettirmeye uğraşmaktadırlar ve bunda da bir ölçüde başarılı olmuşlardır. Buna benzer fakat biraz daha farklı bir örnek, uyuşturucu tutkunlarının (müptelalarının) bu zararlı alışkanlıklarını başkalarına da bulaştırmak hususunda gösterdikleri gayretttir. Burada biri açık diğeri gizli iki maksat güdülmektedir: Bunlardan biri, uyuşturucu maddeyi, onu kullanan tanıdık bildik, eş-dost ne kadar artar yani “çevre” ne derece genişlerse, ihtiyaç hasıl olduğunda o kadar kolayca temin ve tedarik etmek (ve tabii satın alıcı  bulmak) gibi açık, şahsi ve bencilce bir maksattır. Sözgelimi, esrarcıların çoğu aynı zamanda esrar satıcısı oldukları yani birbirlerine bu zehri parayla sattıkları halde, esrar maddesini hiç kullanmamış olanlara veya yeni heves edenlere karşı aşırı derecede cömert davranırlar. Diğeri ise hem devletçe yasadışı ve hem de toplumca ahlak dışı olarak görülen uyuşturucu kullanımının, toplumun geneline yaygınlaştırılması yoluyla önce toplum gözünde yani kamu vicdanında ahlak dışı olarak görülmesinden ve tabii bir sonraki aşamada da devlet ve hukuk katında yasadışı olarak tanımlanmasından kurtulmak yani meşrulaşmak isteğidir. Bu da belki pek çoğunun farkında bile olmadığı içgüdüsel bir davranıştır; sosyolojik anlamda anomi (normdan sapma) olarak görülen bir tutumun normalleştirilmesi ve bu yolla meşrulaştırılmaya çalışılmasıdır.

 

Bazı verem hastalarının kasten yerlere tükürdükleri de gözlenmiş bir olgudur. Keza AIDS hastası olan fahişelerin veya eşcinsellerin kendi durumlarını bile bile sağlıklı insanlarla cinsi münasebette bulunduklarına da sıkça rastlanmaktadır. 

 

 Bir zamanlar pek meşhur olan bir karikatür dergisinin ilk ve son sayfalarında ünlü bir tiyatrocu ve karikatürcü, sürekli olarak kendisine ayrılan sayfalara kocasını aldatan kadın veya karısını aldatan erkek karikatürleri çizerdi. O adamın karikatürlerinde ısrarla bu temaları işlemesinin şahsına özgü psikolojik ve sosyo-psikolojik sebeplerini kendisini birazcık tanıyanlar tahmin edebilirlerdi. Aynı yıllarda bu adamın karısı, kocasının sağlığında ve üstelik boşanmış olmadıkları halde, başka erkeklerle nasıl fingirdeştiğini anlattığı kitaplar kaleme alıp yayınlıyordu. Şimdi, sıradan halkın “boynuzlu” diye nitelendireceği bu adamın sözünü ettiğimiz gayretli karı-ka(vat)tür(ü) çalışmalarını esrarcıların yukarıda belirtilen davranışları ile ilişkilendirmek yanlış mıdır sizce?  Bu son verdiğimiz örneği lütfen bir de pek çoğu birer lağım kanalından farksız hale gelmiş olan televizyonlarda ve diğer medya organlarındaki kepazeliklerle kıyaslayınız. “Kuşum Aydın” gibi tiplerin ısrarla öne çıkarılmasının, her fırsatta ve her vesileyle orospuluğun, ibneliğin, puştluğun ve pezevenkliğin reklamının yapılmasının arka planında nelerin yattığını bir düşününüz…  

 

Tekrar yukarıdaki soruya dönecek olursak, cevapların ikincisi de bizce şudur:  Türklerin kök ve soy bilincine sahip olması, hem Enderun artıklarına soysuzluklarını ve köksüzlüklerini hatırlatacak ve onları rahatsız edecektir, hem de Türkler, böyle bir bilinçlenmeden ötürü kendilerini ve haksız yere gasp etmiş oldukları iktidarlarını sorgulamaya başlayacaklardır. Türkler hümanizm, enternasyonalizm ve kozmopolitizm afyonuyla uyuşturulmalıdırlar ki, iktidarları bir kaza belaya uğramadan devam edebilsin. Bununla ilintili olan bir başka boyut da, nesep ve soy-sop sağlamlığına özel önem veren bir toplumu yani Türkleri aslında Türk diye bir soyun olmadığına, Türk denilenlerin tamamının soysuz olduğuna inandırmak yoluyla onların Türklük bilincini aşındırıp yok etmektir. Türk milletinin fertlerini milli kimliğinden sıyırmaktır. Böylelikle Türkler, isteyerek veya istemeyerek başlarına getirdikleri veya getirilen “yerli” ve hatta “ecnebi efendileri” yadırgamayacaklardır. Oysa ki, daha biz bir imparatorluk iken, Türklerin büyük düşünürü Ziya Gökalp bakınız ne diye haykırıyordu:

 

“Bana yol gösteren benden olmalı

Olamaz Türk’e baş Türk’üm demeyen!” (1917 yılı)

 

Türklerin o dönemdeki psikolojik üstünlüğü ile bir de bugünkü durumu karşılaştırınız lütfen!

                                                          

***

 

Bir imparatorluk olan Osmanlı’nın yaşatılabilmesi için koruyucu ve kurtarıcı  bir ideoloji olarak Tanzimat döneminde ileriye sürülen Osmanlıcılığın iflas ettiğini, Yusuf Akçura bundan tam yüz bir yıl önce, 1904 yılında Mısır’da yayımlanan Türk gazetesinde yayımlanan “Üç Tarz-ı Siyaset” adlı makalesiyle ortaya koymuş ve tarih Akçura’yı çok kısa bir sürede haklı çıkarmıştı. Peki bugün ne olmuştur da, bir milli devlet olarak kurulan Türkiye, ideolojik planda yüz yıl öncesinden bile daha geriye düşmekle karşı karşıya kalmıştır? Bu durum, yukarıdaki açıklamalarımızın ışığında, ancak Devletin karar verici, yürütücü ve yönlendirici mekanizmalarının tümüyle gayri-Türklerin istilası altına girmiş olduğunun işareti olarak değerlendirilebilir. .

 

Fakat arada önemli bir fark var. Yüz yıl öncekiler belki de konumları gereği devletin bekası kaygısıyla Osmanlıcılıktan medet umuyorlardı. Bugünkülerin ise fiziği ve kimyasını değiştirip devleti ve onu kuran milleti soysuzlaştırmaya kalkışırken “beka” düşüncesiyle hareket etmedikleri muhakkaktır. İkinciler yalnızca aşağılık zümrevi çıkarlarının bozulmaması hesabıyla hareket ediyorlar. Devlet de, millet de umurlarında değildir. AB cenderesine sokulmamız da işte  bu elitin eli ve aklı mahsulüdür.

 

Onlara göre “devlet”,  kendilerinin babadan kalma bağ-bahçeli köşkleri ve konaklarıdır; arsaları ve tapularıdır. Kapılarında da tıpkı dönme devşirme dedeleri gibi kapıkulu zihniyetine sahip bekçi köpekleri ve “zağarlar” onları korumak için ürümelidir. Hala Etrak-i biidrak olarak gördüklerinde kuşku bulunmayan Türklere onların biçtiği rol ve yakıştırdıkları konum budur. Taa Okyanus ötelerinden kendilerine destek için havlayan Amerikan çomarları da işin cabası…

 

Fakat kabul etmeliyiz ki, Osmanlı dönemi ile kıyaslanınca günümüzde roller yine bizim aleyhimize olmak üzere ters yüz edilmiştir. Çünkü Dedeleri, sonuçta Türk hakanının yazgısı değişmez kapıkulları idiyken, torunları, bugünkü süreçte bütün Türkleri kendilerine ve kaderine boyun eğmiş kapıkulları sürüsüne dönüştürme sevdası peşindedirler.

 

Devleti yaşatmak adına da olsa, böylesi bir soysuz gidişten ve Türk ulusunu topyekun soysuzlaştırma sürecinden medet umanlar ise hain değillerse eğer-soyca Türk olsalar bile-soysuzların kapısına gönüllü kul-köle olan sıvama aptallar, süzme  salaklar ve su katılmamış ahmaklardır!

 

Hanifi Altaş

17 Mayıs 2005


* Yeni Hayat dergisinin 2004/Kasım-Aralık sayısında yayımlanmıştır.



Kuzuların Ürküten Sessizliği yahut Minesi Solmuş Kozmopolitizmin Kırılmış Kanatları -Hanifi Altaş-


Ürküyorlar, korkuyorlar, panik içindeler. Hatta yaşadıkları bu panik havası bir paranoyaya dönüşmüş durumda. Öyle ki, artık “herkesi” kendilerine düşman olarak görüyorlar. Sağa bakıyorlar düşman, sola bakıyorlar düşman! Sağı, solu geçtik; bir de bakıyorlar ki, bugüne kadar hep “sessiz” diye nitelendirmeye ve kuzu gibi görmeye alıştıkları o “çoğunluk” da karşılarına geçmiş ve sonunda ses vermeye başlamış! Nasıl ürkmesinler?



Bay Abdülhamit Bilici’ye Cevap!  -Hanifi Altaş-


Benim eleştirim Zaman gazetesinde iki gün arka arkaya yazdığınız köşe yazılarında ileri sürülen görüşlere ve bu görüşlerin sahibine, onun mantık ve mantalitesine karşı yapılmıştır; abdülhamit bilici’yi yargılamak veya yermek için değil. Çünkü siz kendinizi savunmak için daha önce Aksiyon’da yayımlanmış başka yazılarınızın varlığını öne sürüyorsunuz. Benim, eleştiri konusu yaptığım yazılarınız hakkında fikir yürütmem için, sizin başka yazılarınızı da okumak gibi bir mecburiyetim mi var?



Bazı Göstergelerin Işığı Altında AKP İktidarının Geleceği -Hanifi Altaş-


Siyaset sosyolojisinde partiler, çeşitli sınıflandırmaların yanında türdeş ve türdeş olmayan partiler diye de bir ayrıma tabi tutulurlar. Bu yönüyle değerlendirildiğinde AKP türdeş bir parti değildir. Ama bundan önce sorulacak asıl soru AKP’nin bir parti olup olmadığı; dahası, Türkiye’de siyaset sosyolojisi anlamında parti denecek bir partinin bulunup bulunmadığıdır.


 

Hanifi Altaş


Yeni Hayat Dergisi'nin sahibidir. Serbest avukatlık yapmaktadır.


 Türkçülük ve Devrimcilik



Yeni Hayat


"Yeni Hayat programının önemli bir özelliği de devrimcilikle ülkücülüğü bağdaştırmasıdır. Bu iki kavramın bugün birer sözcük olarak bile yan yana durmasının ne kadar garipseneceğini söylemeye dahi gerek yoktur. Ne var ki, asil garipsenmesi gereken şey, bir ülküsü bulunmayanların devrimcilik iddiasına kalkışmalarıdır. Gerçekte ülkücülük, bugün var olan düzeni beğenmeyerek onun yerine tasarlanmış olan ideali koymak demek olunca, bu ideali yani ülküyü gerçekleştirmenin adına devrim, bu uğraşının adına da devrimcilik demek gerekmez mi? Bu mantığın dışında bir devrimcilik yani ülküsü olmayan bir devrimcilik düşünülebilir mi? Öylesinin adi devrimcilik değil, olsa olsa anarşizm olur; çünkü, devrim yalnızca beğenilmeyen bir şeyi, bir kurumu, bir düzeni yıkmak demek değildir. Yıktığınız şeyin yerine koyacak bir "idealiniz" yoksa, siz yalnızca yıkıcı bir anarşist olabilirsiniz; ama devrimci asla!


 Türkçülük



Enver Paşa


Enver Paşa’nın hem kişisel olarak, hem de devlet adamı ve asker olarak yanlış, eksik, kusurlu tarafları bulunabilir. Elbette bu yönleri eleştiri konusu da yapılabilir. Ancak işin şu yanı çok iyi bilinmelidir ki, onun ve ittihatçı arkadaşlarının gerek Meşrutiyetin ilanı, gerek 31 Mart irtica ayaklanmasının bastırılması, gerek Trablusgarp savaşı ve gerekse Bab-ı Ali baskını sırasında sergiledikleri cesaret ve ataklık, imparatorluğun çöküş döneminde yurtsever ve idealist kadroların önünü açmak bakımından bile çok çok önemlidir. Çöküş dönemlerinde devletin sivil ve askeri kadrolarına hakim olan karamsarlık, yılgınlık, ürkeklik, korkaklık ve tembellik gibi hastalıkları bünyeden söküp atan ve taa Milli Mücadeleye kadar uzayan, hatta onu kazandıran yenilmezlik ruhunu ve devrimci dinamizmi onlara kazandıran Enver Paşa ve İttihatçı arkadaşları olmuştur.


 Din Geleneğinde Yanlışlar...


The image “http://dukkan.dharma.com.tr/img/books/t/975-333-058-8.jpg” cannot be displayed, because it contains errors.


Kulluk Düzeni


Kölelik ve/veya kölecilik; bir sosyal ve ekonomik düzenin adıdır. Müslümanlık yahut İslamiyet de, Arapların yarı köleci-yarı feodal sosyo-ekonomik düzeni içerisinde meydana gelmiştir. Adına Cahiliye dönemi denilen İslam öncesi çağlarda Arapların sosyal yaşantısı, ancak böyle tanımlanabilir. Sayıları belirli Arap kentlerindeki bir kısım etkin (nüfuzlu) kabile üyelerinin ülke içinde ve dışında ticaret serbestisine sahip olmaları bu durumu değiştirmez. Bugün dahi Suudi Arabistan’da bu köleci sistemin veya kulluk düzeninin somut izlerine rastlanabilir. Sözgelimi bu ülkede bir yabancının işçi olarak çalışması için de, bir işyeri açması için de ancak bu ülke yönetimince makbul bir Arab’ı kefil olarak göstermesi gerekir. Bu kefalet; bizim bildiğimiz anlamda bir krediye veya borca kefil olmak anlamında değildir; insanın insana kefil olması demektir. Daha doğrusu kefil olunanın kefile mahkumiyeti ve esaretidir. Öyle ki, kefil olunan kişi yıllarca çalışıp didindikten sonra kazanıp biriktirdiği bütün serveti, kefilinin bir sözüyle kaybedip beş parasız olarak o ülkeden kovulabilir. Bu durum, hiç kuşkusuz kulluk düzeninin Arabistan’da hala ne denli güçlü bir sosyal geleneğe ve süregenliğe sahip olduğunun somut bir göstergesidir.


 Okumakta Olduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
  
  
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar