Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

24 Nisan 2005

Kanuni Sultan Süleyman

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Siyaset-Türkiye

 


Kuzuların Ürküten Sessizliği yahut Minesi Solmuş Kozmopolitizmin Kırılmış Kanatları


-Hanifi Altaş-


Ürküyorlar, korkuyorlar, panik içindeler. Hatta yaşadıkları bu panik havası bir paranoyaya dönüşmüş durumda. Öyle ki, artık “herkesi” kendilerine düşman olarak görüyorlar. Sağa bakıyorlar düşman, sola bakıyorlar düşman! Sağı, solu geçtik; bir de bakıyorlar ki, bugüne kadar hep “sessiz” diye nitelendirmeye ve kuzu gibi görmeye alıştıkları o “çoğunluk” da karşılarına geçmiş ve sonunda ses vermeye başlamış! Nasıl ürkmesinler?

 

Bir türlü anlayamıyorlar, işin içinden çıkamıyorlar. Boşa koyuyorlar almıyor, doluya koyuyorlar dolmuyor. Batılı Efendilerinin kulaklarına üfürdüklerini biraz allayıp pulladıktan sonra satmak da artık para etmiyor çünkü. Çünkü artık herkes ve her şey aslına dönüyor, bu süreçle birlikte ve son olarak Türkler de!

 

Solcularımızın nihayet onlarca yıl süren uykularından uyanıp Türk olduklarını anımsamaları, bunları müthiş derecede rahatsız ediyor. Evrensellik diyerek, enternasyonalizm diyerek, hümanizm diyerek yıllardır köklerinden koparmaya çalıştıklarının, bu söylemlerle bir yandan sol maskesi takınmış Kürtçüler tarafından nasıl insafsızca sömürüldüklerini, diğer yandan kozmopolitizm ve onu örtüleyen türevlerinin aslında ve gerçekte Coca-Cola ideolojisinin sahiplerine hizmet etmekten başka bir anlam taşımadığını keşfetmiş ve kendi köklerine yönelmiş olmalarına müthiş derecede öfkeleniyorlar. Ulusalcı duyarlılığa sahip bir sol işlerine gelmiyor. Onların da, Batılı efendilerinin de!

 

Sovyetler çöktükten sonra Emperyalizmin yanaşmalığına soyunmuş solcuların, mankurtlaştırılmış solcuların, yabancı devletlerin gizli servislerince örgütlenip örtülü ödeneklerinden beslenen “sera solcularının” devri artık kapanmak üzeredir. Geriye kala kala bir avuç Pera solcusu kalmıştır ve kalacaktır ki, onlar da Türklerin uyanışından duydukları derin kaygılarını iletmek üzere hazırladıkları bildiri için iki yüz imzayı zar zor toparlayabilmişlerdir.


Ama artık bugün adına “Türk” diyeceğimiz bir Türk solu var. Dünyada ve Türkiye’de Türk olmanın ve Türk olmamanın ne anlama geldiğini çok geç, ama pek ağır bedeller ödedikten sonra kavramış bir Türk solu var. Dahası da var. Yıllarca hapishanelerde yatmış bir kısım eylemciler bile, artık başarısızlıklarının sebeplerini sorguluyorlar ve özetle şu ortak sonuca varıyorlar: “Solun başarısızlığının en genel ve temel nedeni tarihsel köklerimizden kopmamız ve aidiyet duygusunu yitirmemizdir. Solun Türk toplumuna kendisini vatansız ve kozmopolit bir nitelikte sunmuş olmasıdır.”


Türk solcuları, Türkiye’de ısrarla kozmopolitizmi şırınga etmeye çalışan Batılıların kendi ülkelerinde nasıl da çok doğal bir şeymiş gibi ırk ayrımcılığı yaptıklarını, sözgelimi Türkiye’den gelip de Türk kökenli olan kalifiye insanlar dahi iş bulmakta nasıl bin bir engelle karşılaşırken, T.C. vatandaşı “azınlık” mensuplarının nasıl baş tacı edildiğini bizzat görüp yaşadılar. Yunanistan’ın Lavrion kamplarından başlayarak Almanya ve Fransa’daki mülteci kamplarına kadar uzayan maceraları sırasında enternasyonalist ve solcu olmalarının hiçbir zaman “Türk” oldukları gerçeğini örtemediğine tanık oldular; Türk olmalarından ötürü açıkça veya sinsice nasıl da aşağılandıklarının ayırdına vardılar.

 

Batılılılara ve onların yerli işbirlikçilerine göre, Dünyada ve Türkiye’de Türk’ten başka her ırkın, ulusun veya kabilenin hakkı –ırkçılık, ulusçuluk veya kabilecilik düzleminde- savunulabilirdi, ama Türklerin asla! Türkler için varsa yoksa ve yaşasın kozmopolitizm! İlle de kozmopolitizm! Fakat artık kozmopolitizmin minesi solmaya başlamıştır!

***
Kozmopolitizmin solmuş ve pörsümüş ninesi pardon Mine’si, aklı sıra solculara solculuk dersi veriyor; olmuyor; sağcılara dönüyor, uzlaşmaz çelişkiler arıyor, haklı olarak bir takım mantık dışı noktalara işaret ediyor, yetmiyor. Çünkü milliyetçilik veya ulusalcılık, -kim adına ne derse desin- her türlü yapay ideolojinin temelinde, harcında, iskeletinde, çatısında amma ille de bir yerinde kendini gösteriyor. Bir yerlerden boy veriyor, baş veriyor. Osmanlıcılık özlemlerinden Pan-İslamizm hülyalarına kadar “Türk”ü anımsatmayan, çağrıştırmayan veya “Türk”ün kendini hissetirmediği bir düşünce alanı yok. Kendisi olmasa de gölgesi vuruyor bir yerlere. Türksüz bir dünya düşü yok kısacası…

 

Ama bütün dünyayı dikensiz bir gül bahçesine çevirmek isteyen emperyalist efendilerinin bu özlemlerinin ancak Türksüz bir dünyada gerçekleşebileceğinin ayırdında olarak, aslında Türklerin kendilerini koruma ideolojisine yani Türkçülüğe saldırıyor. Hızını alamıyor, doğrudan doğruya; “Boz milliyetçiliğin yalnızca kurtları yok. Koyunları, kuzuları da var ve onlar daha tehlikeli. Çünkü ister sağcı olsunlar, ister solcu, futbolcu ya da politikacı, onlar herkes, herkes onlar!” diyerek, tıpkı kırmızı görmüş bir boğa gibi, bütün Türklere saldırıyor. Yalnızca o değil, onun gibiler de durmadan Türklere saldırıyorlar, aşağılıyorlar, sövüyorlar…


Onlar bunu yaptıkça da Türkler uyanıyorlar. Çünkü ve ne yazık ki Türkler kendilerine açıktan düşmanlık yapılmadığı ve hatta kafalarına odunu yemedikçe uyanmıyorlar. Fakat yine o Türklerin, tarih sahnesine çıktıkları günden bu yana başlarında yabancı efendiler görmedikleri ve tanımadıkları için, kendilerine yönelik aşağılamaları sineye çekip hazmetmeyecek olduklarında da hiç kuşku yoktur. İhanet koalisyonu korosu mensuplarının aşağılamaları, sövgüleri ve yergileri, yansıtmanın geri yansıması biçiminde aynen kendilerine, o aşağılık sıfatların gerçek sahiplerine dönecektir. Onlar Türk kılıcının dövüle dövüle tavlandığını bilmiyorlar. Sövüp saymakla Türk’ün aklını başına getiriyor ve kılıcını biliyorlar yalnızca…


Korkuyorlar ve ürküyorlar; çünkü, “ulusalcılık”, artık toplumun bütün katmanlarını saran ve derinden kavrayan doğal bir refleks halini almaya başlamıştır.


Türkler bugün sağcısıyla solcusuyla aynı ulusun çocukları olduklarını ve uğradıkları bütün haksızlıkların arkasında yatan bütün sebeplerin gerisindeki tek sebebin “Türk” olmaları gerçeğinden ibaret olduğunu anlamış ve kavramış bulunuyorlar. Yarınlarda da kendilerini aynı ortak kaderin beklediğinin farkındadırlar. Artık onların arasında yapay ayrılıklar yaratamayacak, aralarına buzdan duvarlar öremeyecek, birbirlerinin boğazına saldırtamayacaksınız. Ne Kör Agop çetelerinin kurduğu ve kuracağı kumpaslar, ne Soros’un çöplüğünde eşelenen horozların kışkırtmaları, ne Avrupa Birliğinin fonları, ne gladio tezgahları, bunların hiçbiri ama hiçbiri. Ne yapsanız boş ve nafile artık… Telaşınız, ürkünüz, korkunuz, korkudan titreşmeniz*, paranoyanız bundan…


Bayan emperyalizmin G. noktalı Soldier’i pardon eski Solnier’i! Bilmem tatmin oldunuz mu?


Evet! Boz milliyetçiliğin kurtları var:

Başlarına tasma geçirilemeyen, kafese konulamayan, kafeslenemeyen kurtlar; bozkurtlar!
Boz kalpaklı kuva-yi milliyeciler!

 

Hanifi Altaş, 24.04.2005
-----------------------------------------------------

Pera : Beyoğlu’nun Rumca adı
*Solnier : (Fransızca) titreşmek
Soldier: (İngilizce) asker

 

Hanifi Altaş

24 Nisan 2005


* Yeni Hayat dergisinin 2004/Kasım-Aralık sayısında yayımlanmıştır.



Bay Abdülhamit Bilici’ye Cevap!  -Hanifi Altaş-


Benim eleştirim Zaman gazetesinde iki gün arka arkaya yazdığınız köşe yazılarında ileri sürülen görüşlere ve bu görüşlerin sahibine, onun mantık ve mantalitesine karşı yapılmıştır; abdülhamit bilici’yi yargılamak veya yermek için değil. Çünkü siz kendinizi savunmak için daha önce Aksiyon’da yayımlanmış başka yazılarınızın varlığını öne sürüyorsunuz. Benim, eleştiri konusu yaptığım yazılarınız hakkında fikir yürütmem için, sizin başka yazılarınızı da okumak gibi bir mecburiyetim mi var?



Bazı Göstergelerin Işığı Altında AKP İktidarının Geleceği -Hanifi Altaş-


Siyaset sosyolojisinde partiler, çeşitli sınıflandırmaların yanında türdeş ve türdeş olmayan partiler diye de bir ayrıma tabi tutulurlar. Bu yönüyle değerlendirildiğinde AKP türdeş bir parti değildir. Ama bundan önce sorulacak asıl soru AKP’nin bir parti olup olmadığı; dahası, Türkiye’de siyaset sosyolojisi anlamında parti denecek bir partinin bulunup bulunmadığıdır.



Devletin Tapusunu Türk'ün Elinden Almak  -Hanifi Altaş-


Geçen sayımızda, kamuoyunda “Azınlıklar Raporu” diye bilinen malum rapor vesilesiyle, onu hazırlatanların karanlık niyetleri üzerinde durmuştuk. Bu sayımızda ise, raporda öne sürülen hususların birebir eleştirisini değerli arkadaşımız Ali Tartanoğlu’na bırakarak, o raporla birlikte gündeme gelen Anayasa tartışmalarının anlamı üzerinde duracağız.


 

Hanifi Altaş


Yeni Hayat Dergisi'nin sahibidir. Serbest avukatlık yapmaktadır.


 Türkçülük ve Devrimcilik



Yeni Hayat


"Yeni Hayat programının önemli bir özelliği de devrimcilikle ülkücülüğü bağdaştırmasıdır. Bu iki kavramın bugün birer sözcük olarak bile yan yana durmasının ne kadar garipseneceğini söylemeye dahi gerek yoktur. Ne var ki, asil garipsenmesi gereken şey, bir ülküsü bulunmayanların devrimcilik iddiasına kalkışmalarıdır. Gerçekte ülkücülük, bugün var olan düzeni beğenmeyerek onun yerine tasarlanmış olan ideali koymak demek olunca, bu ideali yani ülküyü gerçekleştirmenin adına devrim, bu uğraşının adına da devrimcilik demek gerekmez mi? Bu mantığın dışında bir devrimcilik yani ülküsü olmayan bir devrimcilik düşünülebilir mi? Öylesinin adi devrimcilik değil, olsa olsa anarşizm olur; çünkü, devrim yalnızca beğenilmeyen bir şeyi, bir kurumu, bir düzeni yıkmak demek değildir. Yıktığınız şeyin yerine koyacak bir "idealiniz" yoksa, siz yalnızca yıkıcı bir anarşist olabilirsiniz; ama devrimci asla!


 Türkçülük



Enver Paşa


Enver Paşa’nın hem kişisel olarak, hem de devlet adamı ve asker olarak yanlış, eksik, kusurlu tarafları bulunabilir. Elbette bu yönleri eleştiri konusu da yapılabilir. Ancak işin şu yanı çok iyi bilinmelidir ki, onun ve ittihatçı arkadaşlarının gerek Meşrutiyetin ilanı, gerek 31 Mart irtica ayaklanmasının bastırılması, gerek Trablusgarp savaşı ve gerekse Bab-ı Ali baskını sırasında sergiledikleri cesaret ve ataklık, imparatorluğun çöküş döneminde yurtsever ve idealist kadroların önünü açmak bakımından bile çok çok önemlidir. Çöküş dönemlerinde devletin sivil ve askeri kadrolarına hakim olan karamsarlık, yılgınlık, ürkeklik, korkaklık ve tembellik gibi hastalıkları bünyeden söküp atan ve taa Milli Mücadeleye kadar uzayan, hatta onu kazandıran yenilmezlik ruhunu ve devrimci dinamizmi onlara kazandıran Enver Paşa ve İttihatçı arkadaşları olmuştur.


 Din Geleneğinde Yanlışlar...


The image “http://dukkan.dharma.com.tr/img/books/t/975-333-058-8.jpg” cannot be displayed, because it contains errors.


Kulluk Düzeni


Kölelik ve/veya kölecilik; bir sosyal ve ekonomik düzenin adıdır. Müslümanlık yahut İslamiyet de, Arapların yarı köleci-yarı feodal sosyo-ekonomik düzeni içerisinde meydana gelmiştir. Adına Cahiliye dönemi denilen İslam öncesi çağlarda Arapların sosyal yaşantısı, ancak böyle tanımlanabilir. Sayıları belirli Arap kentlerindeki bir kısım etkin (nüfuzlu) kabile üyelerinin ülke içinde ve dışında ticaret serbestisine sahip olmaları bu durumu değiştirmez. Bugün dahi Suudi Arabistan’da bu köleci sistemin veya kulluk düzeninin somut izlerine rastlanabilir. Sözgelimi bu ülkede bir yabancının işçi olarak çalışması için de, bir işyeri açması için de ancak bu ülke yönetimince makbul bir Arab’ı kefil olarak göstermesi gerekir. Bu kefalet; bizim bildiğimiz anlamda bir krediye veya borca kefil olmak anlamında değildir; insanın insana kefil olması demektir. Daha doğrusu kefil olunanın kefile mahkumiyeti ve esaretidir. Öyle ki, kefil olunan kişi yıllarca çalışıp didindikten sonra kazanıp biriktirdiği bütün serveti, kefilinin bir sözüyle kaybedip beş parasız olarak o ülkeden kovulabilir. Bu durum, hiç kuşkusuz kulluk düzeninin Arabistan’da hala ne denli güçlü bir sosyal geleneğe ve süregenliğe sahip olduğunun somut bir göstergesidir.


 Okumakta Olduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
  
  
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar