Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

19 Nisan 2005

Nizami

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Siyaset-Türkiye

 


Bay Abdülhamit Bilici’ye Cevap!


-Hanifi Altaş-


Bay abdülhamit bilici;

 

İsterseniz önce en son yazdıklarınızdan başlayalım.

 

“Yazıda imzası olan benim ve buradayım” diyorsunuz. İyi de, benim eleştirilerime verdiğiniz karşılık yani cevap nerede?

 

Benim eleştirim Zaman gazetesinde iki gün arka arkaya yazdığınız köşe yazılarında ileri sürülen görüşlere ve bu görüşlerin sahibine, onun mantık ve mantalitesine karşı yapılmıştır; abdülhamit bilici’yi yargılamak veya yermek için değil. Çünkü siz kendinizi savunmak için daha önce Aksiyon’da yayımlanmış başka yazılarınızın varlığını öne sürüyorsunuz. Benim, eleştiri konusu yaptığım yazılarınız hakkında fikir yürütmem için, sizin başka yazılarınızı da okumak gibi bir mecburiyetim mi var?

 

 

Bay abdülhamit bilici;

 

Ben sizi Kürt ilan etmiş de değilim. Yazdıklarınızı Zaman’ın internet sayfasından okuyanlardan birinin sizin Kürt olabileceğinizi bir ihtimal olarak ileri sürdüğünü yazdım sadece. Benim yazımda sizin Kürt olduğunuza ilişkin peşin bir yargım olduğunu veya sizi Kürt ilan ettiğimi nereden çıkardınız? Kürt olma ihtimalinizi bir Zaman okuyucusu ileri sürdüyse, asıl bundan sizin kendi kendinize bir özeleştiri yapma payı çıkarmanız gerekmez miydi? Kaldı ki, bugünkü konjonktür itibariyle Kürt tezlerine destek vermekten başka hiçbir anlama gelmeyecek kadar açık olan bahse konu yazıları yazmış olan kişinin Kürt olup olmamasının sonuç bakımından pratik bir önemi de yoktur. Yoktur dedim ama,-biraz daha ince düşününce- kimbilir belki de vardır; çünkü eğer Kürt değilseniz ve “etnik anlamda Türk” iseniz; bu daha da can sıkıcı bir durum olabilir ancak. Çünkü böyle bir durumda, birileri için iş, “bakın işte ‘aklı başında’ Türkler de Türkmenlere ‘Kürtlerle birlikte hareket edin’ diyor noktasına geldi” propagandasına kadar varır. Sözgelimi ben Talabani veya Barzani’nin yerinde olsam Türkmenlere karşı sizin bu yazılarınızı gayet değerli bir malzeme olarak kullanırdım. Kullanılmamış olduğuna da emin değilim doğrusu.

 

Yazdıklarıma cevap vermek yerine, “Kendinden başkasına milliyetçiliği yakıştırmayan ve vatan sevgisinin tekelini ellerinde sanan bir avuç kişinin bu tavırları yüzünden Türkiye’deki bir zamanların gür, güçlü milliyetçi çizgisinin nasıl marjinalleştirildiğine ve hatta Maocu kimi grupların desteğine muhtaç hale düşürüldüğüne yürekten üzülüyorum” derken ima yoluyla sataşma yöntemlerine başvurmanıza ne demeli?

 

 

Bay bilici,

 

Ben sizi Kürt ilan etmiş değilim ama, ya siz benim “kendimden başkasına milliyetçiliği yakıştırmayanlardan olduğuma” nereden hükmettiniz? Eğer söylediklerinize uyan birileri varsa da, benim o kategori içinde yer almadığım muhakkaktır ve beni şahsen veya yazılarımdan tanıyanlar bunu bilir. Çünkü kuraldır; herkes gittiği yolda tanınır. Siz beni herhalde başkalarıyla karıştırıyorsunuz.

 

Söylediklerinizin tam aksine, şahsen benim ve genel yayın yönetmeni olduğum Yeni Hayat’ın izlediği çizgi, milliyetçiliği yahut ulusalcılığı toplumun bütün katmanlarında ortak payda haline getirmek doğrultusundadır. Bunda da başarısız olduğumuz herhalde söylenemez. Eğer sizin dediğiniz gibi milliyetçilik zayıf konumda idiyse, son günlerde milliyetçiliğe ve ulusalcılığa yönelik topyekün bir saldırı kampanyası başlatılması niye? Sakın bu, Türklerin topyekün uyanışlarından kaygı duyan birilerinin, işkilli büzüklerin dingildemesi olmasın?!

 

 

Bay bilici!

 

Türkler var olduğu ve var olmak iradesini taşıdıkları sürece, bu var olmak iradesinin düşünce düzlemindeki ifadesi olan Türkçülük de var olacaktır! Türkçülüğün varlığını ortaya koymak için birtakım yamalara ihtiyacı yoktur ve olmamıştır. Ama eğer Bay bilici, gerçekten milliyetçi olduğunuz iddiasında samimi iseniz, gerçeği çarpıtmadan görür ve düne kadar Maocu diye bilinenlerin, bu kimlikleriyle öne çıkmış olanların dahi bugün ulusal duyarlılıkları paylaşmak noktasına gelmiş olmalarından ötürü ancak sevinç duyarsınız. Samimi değilseniz, Hocaefendinizin suçüstü yakalandığının resmi olan video kasetleri yayınlandıktan sonra yapıldığı gibi tıpkı, işinize gelince eski “Halkın Kurtuluşu” örgütünün devamı niteliğindeki Emeğin Partisi başkanı Mustafa Yalçıner’i Samanyolu TV’ye çıkarıp Hocaefendinizi savundurmakta bir beis de; onun Marksist-Leninist, Maoist ve Enver Hocacı olduğunu da görmezsiniz olur biter…. İşinize gelmeyince de sizi eleştirenleri Çin’de bile nesli çoktan tükenmiş Maocularla işbirliği yapmakla suçlarsınız! Fakat suçladıklarınız ile savunduklarınız arasında şöylesine ufacık bir farkın olduğundan da bilmem haberdar mısınız? Türkiye’de, Çin’e sürgün gitmiş yahut kendisini Pekin’de sürgüne mahkum etmiş bir tek Maocu yokken, bir zamanların devrik İran Şahı gibi Amerika’da FBI koruması altında yaşayan “Dilenciler Şahı”nın varlığı gibi mesela… Ne yapsın garip diyeceksiniz, en büyük himmeti Amerikalılardan gördü! Bu himmetin karşılığında da Abant’ı Bolu’dan alıp taa Amerikalara kadar taşıdı.
 


Bay bilici;

 

Siz Türkmenlere içerden bakan bir göz iseniz de eğer, eyvah o Türkmenlere! Çünkü, siz onlara açıkça Kürtlerin himayesine sığınmayı ve onların kuyruğuna takılmayı teklif ediyorsunuz. Oysa ki yazınızın sonuna eklediğiniz Abdullah Gül’ün teklifi çok daha gerçekçi. Bulgar modelini önerdiği doğru ise eğer, Türkmenlerin de Kürtlerle değil, Araplarla birlikte hareket etmesi en doğru ve mantıklı yoldur. Çünkü Kürtlerin Kerkük üzerindeki emelleri son derece açıktır.  Ama siz; ” Nitekim Türkmen Cephesi’nin Erbil yetkilisi Kürtlerle seçime girseydik daha iyi sonuç alırdık diyerek bu süreci başlatmıştır” demekle, sonuçta Türkmenlerin Kürtlere yem olmasını getirecek bir süreci, Türkmenlere kurtuluş diye sunmaya kalkışıyorsunuz; inşallahınızı da eklemeyi unutmadan…

 

 

Bay bilici,

 

Demek ki siz beni, “ancak Türklük adına sağa sola küfretmekten başka iş yapmayan, bu millet adına dünyada önemli işler yapan isimlere her fırsatta taş atmayı marifet sayan, tezleri iflas ettikçe daha çok hırçınlaşan çevrelerin” diye nitelendirdikleriniz içinde mütalaa ediyorsunuz. Bizim işimiz küfretmek değil, deşifre etmektir. Konuyu niçin saptırıyorsunuz? Dünyada önemli işler yapan isimlerden maksat Hocaefendiniz midir? Eğer öyle ise de, ona attığımız bütün taşların yerini bulduğundan emin olabilirsiniz. Yeni Hayat’a karşı açtığı bütün davaları kaybetmiştir kendileri… Tezlerimizin iflas ettiği iddiasına gelince de, işte orada durun. Bizim hangi tezlerimiz iflas etmiş imiş, lütfen söyleyin. Kuru sıkı atmayın! Yalnızca benim Amerika’nın Irak operasyonu başladıktan yirmi dört saat sonra yazdıklarım ile kendi yazdıklarınızı ve başkalarının yazdıklarını karşılaştırın. Yeni Hayat’ta1994/Kasım’dan itibaren yazılanlar ise meydandadır. Bakın bakalım, tezleri iflas edenler biz miyiz? Yoksa, her iklime ve mevsime göre renk, her duruma göre şekil, her sert esen rüzgara göre yön değiştiren Bukale-moon tarikatı şeyhi ve mensupları mıdır?


“Kendimi de aralarında gördüğüm demokratik, rasyonel ve evrensel değerlerle barışık milliyetçilere kısa bir izah sadedinde yazıyorum” da ne demek? Bay bilici!

 

Sözünü ettiğiniz bütün bu değerlerin patentinın Batılılara ve özellikle de ABD’ye ait olduğunu bilmeyen mi var? Biz, o tür USA patentli değerlerle barışık milliyetçileri –varsa bile- hiç tanımadık ve tanımak da istemeyiz. Demokratik olmanın Kürt isyancılarının taleplerine direnmemek; rasyonel olmanın başımıza çuval geçirilirken ses çıkarmamak ve hatta çuval geçirenlere yardımcı olmak, evrensel değerlerle barışık olmanın da tıpkı sizin cemaatinizin yaptığı gibi Hıristiyan misyonerlerine kol kanat germek, dahası klavuzluk etmek demek olduğu da açık değil mi? Peki böyle bir milliyetçilik mümkün mü? Bu eşyanın tabiatına aykırıdır. Fakat, amaç uğruna her aracı meşru ve mübah gören, amacı gerçekleştirmek için her şekle girmeye, her renge bürünmeye hazır ve nazır olan birileri için bunlar hiç de sorun teşkil etmeyebilir. “Ama bize göre de, asıl sorun her ne ad ve nam adı altında olursa olsun teslimiyetçiliktir”. Sizin yukarıdaki ifadeleriniz de ancak ve ancak teslimiyetçilik olarak anlaşılacaktır. Sizin bu mantaliteyle, Türk milliyetçileriyle değil de, yazarı olduğunuz Zaman’da, milliyetçilik düşmanı makaleler kaleme alan Herkül Milas ile, Ermeni soykırımı yalanını kabul etmemiz gerektiğini yazan Etyen Mahcupyan ile aynı safta bulunmanızda garipsenecek bir yan da yoktur. Öyle ya, Ermenilere soykırım yaptığımız neredeyse evrensel bir doğru haline gelmek üzeredir. Buna direnmek, sizin deyiminizle Türkçü fanatizm olmaz mıydı?

 

Peki ya Zaman gazetesinde son günlerde artan ve milliyetçiliği tümüyle mahkum etmeye çalışan yazılara ne demeli? Sizi biz kendi tanımınızın ölçüleri içinde “milliyetçi” olarak kabul ettik diyelim. O zaman Zaman’da ne işiniz var?

 

 

Bay bilici,

 

Osmanlıcı anlayış bundan tam yüz yıl önce iflas etmiştir. Siz ve sizin gibiler mirasçıları olabilirsiniz, ama biz Türkçüler o anlayışın mirasçıları değiliz ve asla da olmadık. Bu konuda bilmediğiniz ve üzerinde düşünmediğiniz küçük bir nokta var: Osmanlıcılık eğer kurtarabilseydi Osmanlı’yı kurtarırdı, ama kurtaramadı. O halde, bu Osmanlıcılık savunusu niye? Samimiyetten söz eden siz, hem milliyetçi olduğunuzu iddia edip, hem de aynı zamanda Osmanlıcı ve nurcu nasıl olabiliyorsunuz? Demek biz Osmanlıcı olsak bütün bu sorunlar çözülecekti, öyle mi? Barzani ve Talabani Osmanlıcılık aşkıyla kendilerinden geçip Kerkük’ü Türkmenlere mi bırakacaklardı? Çünkü size göre asıl deava, öyle anlaşılıyor ki, Osmanlı topraklarını bir bütün olarak muhafaza ve müdafaa etmekti. Biz o anlayışın mirasçıları olabilsek, Barzani ve Talabani de hiçbir sorun çıkarmayacaktı, değil mi? Hatta bizimle birlikte Basra’ya kadar olan Memalik_i Osmani’yi kendilerinin değil bizim nam ü hesabımıza talep edeceklerdi! Bayım, buna hezeyan da değil, eskilerin deyimiyle hezayan-ı mürteiş derler!

 

Güya emperyalizme karşı çıkmak adına Türklerle Kürtleri, Türkçülükle Kürtçülüğü aynı kefeye koymak ise ancak ve ancak bilgisizlik eseri olabilir. Bir de tabii her türlü milliyetçiliği, ümmetçilik gayretiyle mahkum etmek artniyetinin eseri! Türkçülüğü, Kürtçülükle birlikte mikromilliyetçilik saymak da keza ya cahilliğin yahut da haddini bilmezliğin neticesidir. Bay bilicinin birçok şeyden haberdar olmadığı gibi, haddini bilmediği de anlaşılıyor.

 

 

Bay bilici;

 

Siz bu bilisizliğinizle değil, dünyanın en yüksek bilgini dahi olsanız, Türkçülükle Kürtçülüğü aynı terazinin kefelerine koyup tartamazsınız. Ama sizin milliyetçiliği kavmiyetçilik diye peşinen mahkum eden bir ideolojiye mensup olmanız yalnızca durumunuzu anlamamızı kolaylaştırır; yoksa size hak vermemizi gerektirmez… Kürtçülüğü Türkçülük ile kıyaslayarak ortada güya kendinizce hakem rolüne soyunmaya kalkışmak, hele de Türkçülüğü mikromilliyetçilik diye tanımlayıp bir de üstüne üstlük Türkçüleri Emperyalizmin oyununa gelmekle suçlamak ise terbiye sınırlarını aşmak demektir. Bayım siz, sakın Türkçüleri Emperyalist merkezlerin göbeğinde Abant toplantıları yahut Hilafet sempozyumları düzenleyenlerle karıştırıyor olmayasınız?

 

Siz Kürt olmayabilirsiniz, hatta Osmanlıcı anlayış adına Kürtleri kardeş olarak görmekte de devam edebilirsiniz. Ama aynı davranışı bizden beklemeye sizin de, başka hiç kimsenin de hakkı yoktur. Çünkü bugün PKK’lısı ile, Melik Fıratçısı, Şerafettin Elçicisi, Barzanicisi, Talabanicisi ile bütün siyasi Kürtçüler ve onların peşine takılanlar için “kardeşlik” edebiyatının hiçbir kıymeti harbiyesinin olmadığını hala uyumakta ısrar eden içimizdeki saf Türklerden başka bilmeyen kalmamıştır. Onların kardeşlerini –hem de çok uzun zamandır- Yunanistan’dan, Ermenistan’dan, Avrupa’dan, Amerika’dan seçtiklerini hala öğrenemediniz mi? Madem Irak ve Kerkük konusuyla bu kadar ilgilisiniz; o “kardeş” dediklerinizin, daha dün denecek kadar yakın bir zamanda, Saddam’ın oğlu Uday’ın başında bulunduğu bir futbol takımının Erbil’de yaptığı maç sırasında İngilizce olarak hep bir ağızdan biz “Türk kardeşlerine!” ana avrat küfrettiklerinden de mi haberiniz yok? Ama bütün bu olanlara rağmen o poşulu yaratıklara kardeş deyip dememek sizin bileceğiniz bir iş. Hayrını görürsünüz, inşaallah!…

 

 

Bay bilici;

 

Nihayet sadede gelmiş ve benim eleştirimle ilgili olarak; bahse konu “İsmet Paşa Türkmenlerden Daha Gerçekçiymiş!” başlıklı yazılarınızda, “Kerkük şehri ile Kerkük geneli istatistiklerinin detaylandırılmaması çarpıtma hevesinden değil, yararlandığım kaynağa göre İsmet Paşa’nın konuyu Lozan’da bu şekilde ortaya koymasındandır. Bir Türkmen yazara ait kaynaktan aldığım, İnönü’nün nüfus listesinde Kerkük’le ilgili verilen istatistik yazımda geçtiği gibidir” demişsiniz.


İyi ama, iki gün arka arkaya yazdığınız o yazılarınızda, Musul ve Kerkük’e ilişkin o nüfus verilerini, bir Türkmen yazara ait kaynaktan aldığınızı belirtmeyerek sanki doğrudan doğruya Seha L. Meray’ın Lozan’a ilişkin eserinden kendiniz almış gibi vermemiş miydiniz? Ben bu gerçek kaynağa dayalı bilgileri ortaya koyup da sıkışınca ise, bilgileri adını belirtmediğiniz “bir Türkmen yazara ait kaynak”tan aldığınız mazeretine sığınıyorsunuz? Peki o yazarın ve kaynağın adını niye vermiyorsunuz? Ama hala daha “İnönü’nün nüfus listesinde Kerkük’le ilgili verilen istatistik yazımda geçtiği gibidir” diye yanlışınızı örtbas etmeye kalkışıyorsunuz. İyi de hangi Kerkük? Kerkük sancağı mı, Kerkük şehri mi? Bu ayrıntıyı niçin gözden kaçırıyorsunuz?

 

Bakın, bahse konu yazınızda aynen; “Toplam 184 bin kişinin yaşadığı Kerkük’te 97 bin Kürt nüfusa karşı şehirdeki Türk sayısı 79 bindir. Şehirdeki Arapların sayısı ise sadece 8 bindir. Yani Kürt kökenliler Türklerden fazladır” demişsiniz. Açıkça görüldüğü üzere, siz Kerkük şehrinden söz ediyor ve bu rakamları Kerkük Sancağına değil de, Kerkük şehir merkezine ait imiş gibi gösteriyorsunuz. İkisi aynı şey mi? Siz bay bilici, tabii Çamçemal gibi –daha sonraları Süleymaniye’ye bağlanmıştır- hemen tamamı Kürtlerden oluşan kasaba ve civar nüfusunun da o dönemde Kerkük sancağına bağlı olduğunu, o sebeple de sancak genel nüfusu itibariyle Kürt sayısının fazla çıktığını bilmiyordunuz. Sonuç itibariyle de, Kerkük sancağının genel toplamına ilişkin nüfus verilerini Kerkük şehir merkezi nüfusu imiş gibi göstermekle çok açık bir şekilde Kürt tezlerine destek vermiş oldunuz bay bilici. Benim çok kızdığım ve sizi eleştirdiğim birinci nokta budur.

 

İkincisine gelince, sizin yaptığınız Türkmenleri suçlamak değilse nedir? Takazaya veya hafife almak mı? Hangi şartlarda yapıldığı besbelli ve sonuçları Kürt eşkıyabaşları tarafından önceden ilan edilmiş bir seçimin sonuçlarını, Türkmenleri ötedenberi yok saymayı değişmez ilke edinmiş Batılı emperyalist devletlerin ön yargı eseri nüfus tahminlerini doğrulayan bir veri olarak kullanan da yine siz değil misiniz? Bu konudaki eleştirilerime niçin en ufak bir karşılık dahi vermediniz? Kendi yazdıklarınıza destek olmak üzere alıntıladığınız Abdullah Gül’ün açıklamaları da, Sedat Ergin gibilerin yazdıkları da belli ki bir tek gayeye yöneliktir: “Bakın işte, Kuzey Irak’ta iddia edildiği kadar Türk yokmuş, onun için de biz Türkmenlere dayalı yanlış politikadan vaz geçelim. Kürtlerle iyi geçinelim!” Oysa işin içyüzünü bilenler, bu konuda, “Türkmen Cephesi başarılı olursa sahipleniriz, başarısız olursa da suçu onların üzerine yıkıp Türkmenleri sırtımızdan atarız” düşüncesine dayalı kalleşçe bir politikanın yürütüldüğünün farkındadırlar. Üstelik Türkmen Cephesinin başarılı olması için hiçbir şey yapılmadığı gibi, başarısız olması için gereken bütün olumsuz koşullar da, tam on beş yıldır bizzat T.C. ve T.C. Dışişleri tarafından hazırlanmıştır.

 

 

Bay bilici,

 

Önceki yazdıklarım, sizin cevabınız ve benim yukarıdaki yazdıklarım kimin meydanı boş bulup desteksiz attığını göstermeye yeterlidir, sanıyorum. “Zihinleri saptırmak, sapla samanı karıştırmak’ suçlamanıza muhatap olan da ben oluyorum besbelli ki. Benim saman ile Zaman’ı birbirine karıştırdığım doğrudur da, asıl bunca yazdıklarınız içinde eleştirilerime cevap vermeyerek minder dışına kaçmak yoluyla zihinleri saptıranın, Reha Oğuz Türkan gibi hakkında “Asker Kaçağı ve Amerikan Pasaportlu Türk milliyetçisi” başlıklı yazılar yazılmış kerameti kendinden menkul birini “Türkçülüğü en son tartışılacak adam” diye lanse etmekle de sapla samanı karıştıranın kim olduğunu siz kendiniz göstermiş oldunuz. Onun Türkçülüğünü ben değil, “Hesap Böyle Verilir” adlı broşürüyle bundan tam 59 yıl önce Türkçülüğü hiçbir zaman tartışılamayacak olan biri, Hüseyin Nihal Atsız tartışmış, tartışmayı bitirmiş ve son noktayı koymuştur. O broşürden sonra da, adı geçen kapağı Amerika’ya atmış ve otuz yıl oradan dönmemiştir. Kendisinin, tıpkı kendi gibi sıkışınca kapağı Amerika’ya atan birine ödül vermesini yadırgamalı mı?Ama asıl yadırgatıcı olan, bir nurcunun, fetullahçı olduğunu inkar etmeyen bay bilicinin, bir de Türkçülere “silsile-i meratib” dizmeye kalkmasıdır.

 

Başka?!?

 

Hanifi Altaş

19 Nisan 2005


* Yeni Hayat dergisinin 2004/Kasım-Aralık sayısında yayımlanmıştır.



Bazı Göstergelerin Işığı Altında AKP İktidarının Geleceği -Hanifi Altaş-


Siyaset sosyolojisinde partiler, çeşitli sınıflandırmaların yanında türdeş ve türdeş olmayan partiler diye de bir ayrıma tabi tutulurlar. Bu yönüyle değerlendirildiğinde AKP türdeş bir parti değildir. Ama bundan önce sorulacak asıl soru AKP’nin bir parti olup olmadığı; dahası, Türkiye’de siyaset sosyolojisi anlamında parti denecek bir partinin bulunup bulunmadığıdır.



Devletin Tapusunu Türk'ün Elinden Almak  -Hanifi Altaş-


Geçen sayımızda, kamuoyunda “Azınlıklar Raporu” diye bilinen malum rapor vesilesiyle, onu hazırlatanların karanlık niyetleri üzerinde durmuştuk. Bu sayımızda ise, raporda öne sürülen hususların birebir eleştirisini değerli arkadaşımız Ali Tartanoğlu’na bırakarak, o raporla birlikte gündeme gelen Anayasa tartışmalarının anlamı üzerinde duracağız.



Kerkük Konusundaki Tarihi Gerçekler ve Fetullahçılara Yakışır Bir Sahtecilik Örneği   -Hanifi Altaş-


Zaman zaman Turkistan Newsletter'da da yazılarına rastladığım, şimdilerde Zaman gazetesi yazarları arasında boy gösteren Abdulhamit Bilici, Kerkük konusunda yazdığı 16 ve 17 Şubat 2005 tarihli "İsmet Paşa Türkmenlerden gerçekçiymiş" başlıklı köşe yazılarında, Kürt tezlerine haklılık kazandırmak için olacak, gerçekleri açıkça çarpıtmış ve okuyucularını aldatmıştır.


 

Hanifi Altaş


Yeni Hayat Dergisi'nin sahibidir. Serbest avukatlık yapmaktadır.


 Türkçülük ve Devrimcilik



Yeni Hayat


"Yeni Hayat programının önemli bir özelliği de devrimcilikle ülkücülüğü bağdaştırmasıdır. Bu iki kavramın bugün birer sözcük olarak bile yan yana durmasının ne kadar garipseneceğini söylemeye dahi gerek yoktur. Ne var ki, asil garipsenmesi gereken şey, bir ülküsü bulunmayanların devrimcilik iddiasına kalkışmalarıdır. Gerçekte ülkücülük, bugün var olan düzeni beğenmeyerek onun yerine tasarlanmış olan ideali koymak demek olunca, bu ideali yani ülküyü gerçekleştirmenin adına devrim, bu uğraşının adına da devrimcilik demek gerekmez mi? Bu mantığın dışında bir devrimcilik yani ülküsü olmayan bir devrimcilik düşünülebilir mi? Öylesinin adi devrimcilik değil, olsa olsa anarşizm olur; çünkü, devrim yalnızca beğenilmeyen bir şeyi, bir kurumu, bir düzeni yıkmak demek değildir. Yıktığınız şeyin yerine koyacak bir "idealiniz" yoksa, siz yalnızca yıkıcı bir anarşist olabilirsiniz; ama devrimci asla!


 Türkçülük



Enver Paşa


Enver Paşa’nın hem kişisel olarak, hem de devlet adamı ve asker olarak yanlış, eksik, kusurlu tarafları bulunabilir. Elbette bu yönleri eleştiri konusu da yapılabilir. Ancak işin şu yanı çok iyi bilinmelidir ki, onun ve ittihatçı arkadaşlarının gerek Meşrutiyetin ilanı, gerek 31 Mart irtica ayaklanmasının bastırılması, gerek Trablusgarp savaşı ve gerekse Bab-ı Ali baskını sırasında sergiledikleri cesaret ve ataklık, imparatorluğun çöküş döneminde yurtsever ve idealist kadroların önünü açmak bakımından bile çok çok önemlidir. Çöküş dönemlerinde devletin sivil ve askeri kadrolarına hakim olan karamsarlık, yılgınlık, ürkeklik, korkaklık ve tembellik gibi hastalıkları bünyeden söküp atan ve taa Milli Mücadeleye kadar uzayan, hatta onu kazandıran yenilmezlik ruhunu ve devrimci dinamizmi onlara kazandıran Enver Paşa ve İttihatçı arkadaşları olmuştur.


 Din Geleneğinde Yanlışlar...


The image “http://dukkan.dharma.com.tr/img/books/t/975-333-058-8.jpg” cannot be displayed, because it contains errors.


Kulluk Düzeni


Kölelik ve/veya kölecilik; bir sosyal ve ekonomik düzenin adıdır. Müslümanlık yahut İslamiyet de, Arapların yarı köleci-yarı feodal sosyo-ekonomik düzeni içerisinde meydana gelmiştir. Adına Cahiliye dönemi denilen İslam öncesi çağlarda Arapların sosyal yaşantısı, ancak böyle tanımlanabilir. Sayıları belirli Arap kentlerindeki bir kısım etkin (nüfuzlu) kabile üyelerinin ülke içinde ve dışında ticaret serbestisine sahip olmaları bu durumu değiştirmez. Bugün dahi Suudi Arabistan’da bu köleci sistemin veya kulluk düzeninin somut izlerine rastlanabilir. Sözgelimi bu ülkede bir yabancının işçi olarak çalışması için de, bir işyeri açması için de ancak bu ülke yönetimince makbul bir Arab’ı kefil olarak göstermesi gerekir. Bu kefalet; bizim bildiğimiz anlamda bir krediye veya borca kefil olmak anlamında değildir; insanın insana kefil olması demektir. Daha doğrusu kefil olunanın kefile mahkumiyeti ve esaretidir. Öyle ki, kefil olunan kişi yıllarca çalışıp didindikten sonra kazanıp biriktirdiği bütün serveti, kefilinin bir sözüyle kaybedip beş parasız olarak o ülkeden kovulabilir. Bu durum, hiç kuşkusuz kulluk düzeninin Arabistan’da hala ne denli güçlü bir sosyal geleneğe ve süregenliğe sahip olduğunun somut bir göstergesidir.


 Okumakta Olduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
  
  
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar