 Bazı Göstergelerin Işığı Altında AKP İktidarının Geleceği
-Hanifi Altaş-
Siyaset sosyolojisinde partiler, çeşitli sınıflandırmaların yanında türdeş ve türdeş olmayan partiler diye de bir ayrıma tabi tutulurlar. Bu yönüyle değerlendirildiğinde AKP türdeş bir parti değildir. Ama bundan önce sorulacak asıl soru AKP’nin bir parti olup olmadığı; dahası, Türkiye’de siyaset sosyolojisi anlamında parti denecek bir partinin bulunup bulunmadığıdır. AKP’nin bir siyasi parti olduğunu varsayarak, türdeş olmadığı açıkça görülen böyle bir partinin bugünkü konumu, rolü ve geleceği üzerine bir değerlendirmede bulunacağız. Türdeş olmayan partilerin mensuplarını bir arada tutan ögeler ancak şunlar olabilir. Önderinin olağanüstü (karizmatik) kişiliği yahut partiye mensup bütün grupların yıkılmasını arzu ettikleri ortak bir düşman veyahut ortak çıkarlar yada çıkar bölüşümü ve paylaşımı… Bu üç ögenin birlikte söz konusu olması da mümkündür.
AKP’nin simge olarak seçtiği ampule nazire olmak üzere, Ergün Poyraz ”Patlak Ampul” diye bir kitap kaleme almıştı. Bende ise bu simge ampulden ziyade, şişirilmiş bir balonu çağrıştırıyor. Gerçekten de gerek kendi söylemleriyle “AK Parti”nin suni olarak karizmatik hale getirilen lideri, gerekse Parti şişirilmiş bir balondan farksızdı. Bu durum günümüzde daha açık olarak görülmeye başlanmıştır. Bu bir yerlerden üfürme ve şişirme o kadar belirgindi ki, daha AKP adında bir parti ortada yokken, Yeni Hayat’ın 2001/Temmuz sayısında, özetle şunları yazmıştım: “Vaşington’dan icazetli mevcut bütün siyasiler ömrünü tamamlamıştır. Şimdi Amerika’nın üzerine oynayacağı iki muhtemel attan biri solda(!) Kemal Derviş, diğeri de sağda Erbakan’ı sollayarak rüştünü ispatlayan kemale ermiş derviştir (RTE).” Ancak ikincisinin önderliğindeki tarikatlar ve cemaatler koalisyonunun, mevcut iktidar partilerinin yanında muhalefet partilerinin dahi erime sürecine girmiş olmalarından ötürü, ilk seçimde tek başına iktidar olacağını da kesin bir kanaat olarak belirtmiştim. ***
Recep Tayyip Erdoğan suni olarak karizmatik hale getirilmiştir dedik. Gerçekten de, kurulur kurulmaz iktidarın en güçlü adayı olan bu parti, en başta R.T. Erdoğan adı etrafında yaratılan hava ile oluşturulmuştur. Peki R.T.E’nin adı sanı ne zaman ve neden ötürü parlamıştır? İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına kazandığı 1993 mahalli seçimlerinden sonra ve Belediye Başkanlığı döneminde… En başta şu tespiti yapmak durumundayız: 1993 seçimlerini Recep Tayyip kazanmamıştır; kazanması mümkün olmayan adayların karşısına rakip olarak çıkarılmaları ona bu seçimi kazandırmıştır yani İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığını kendi başarısına değil rakiplerinin başarısızlığına borçludur. Sözen döneminde ortaya çıkarılan İSKİ yolsuzluğundan ötürü olağanüstü derecede hırpalanmış olan SHP’nin adayı Zülfü Livaneli değil kim olursa olsun, SHP kaybetmeye mahkumdu. DYP İstanbul’da hem seçmen tabanı olarak zayıf bir partiydi hem de bir önceki seçimi yitirmiş olan Dalan’ı aday göstermekle yanlış bir seçimde bulunmuştu; nitekim ikisinin de birbirine faydası dokunmadı. Ne Dalan DYP’yi şaha kaldırabilirdi ne de DYP Dalan’ı diriltebilirdi ve öyle de oldu. Parti olarak seçimi kazanmaya en yakın olan ANAP ise İlhan Kesici’yi aday göstermekle en büyük yanlışı yapmıştı. Kesici yalnızca kendi partisinin ve tabii kendisinin önünü kesti, ama Recep Tayyip Erdoğan’ın yolunu da açmış oldu. İşte Recep Tayyip Erdoğan, tıpkı Belediye Başkanlığı makamına, kazanması imkansız rakipler yüzünden oturduğu gibi, kurduğu Parti de 2002 seçimlerini rakip iktidar ve muhalefet partilerinin geçmiş ve halihazır başarısızlıkları sayesinde kazandı. Dolayısıyla Recep Tayip Erdoğan’ın her iki dönemdeki başarısında en büyük pay kendisinin değil kaybetmeğe mahkum ve mecbur rakiplerinindir. Hapse mahkum edilişi, Belediye Başkanlığından ayrılmak zorunda kalışı ve bütün bunları kendisini zulme uğramış biri diye göstermek için dramatize ederek halka takdimi, Bahçeli’nin ahmakça seçim restinde bulunması vs. diğer bütün etkenler, bu sahte kurtarıcının işini kolaylaştıran ve etrafındaki çemberi büyüten şeylerdir. Ne var ki, DSP-MHP-ANAP koalisyonu ülkeyi o kadar kötü yönetmiştir ki, RTE gibi sıradan birinin (boyu posu, imam-hatip mektebinden aldığı retorik sayılmaz ise) adeta bir kurtarıcı gibi benimsetilmesini son derece kolaylaştırmıştır. Bir önceki dönemde Mecliste var olan bütün partilerin baraj altı olup Meclis’e girememeleri, AKP’ye verilen oyların ne oranda tepkisel olduğunun açık bir göstergesidir. Sonuç itibariyle, RTE’nin karizması da, onun gölgesindeki partinin yarattığı cezbe de sunidir…
AKP mevcut düzene ve ondan daha çok Türkiye Cumhuriyeti Devletine karşıt ve düşman olduğu bilinen geleneksel tarikat ve cemaat oyları ile tek başına iktidar olamazdı. Bu kesimlere ait oyların çok büyük ölçüde AKP’ye gittiği kesin olmakla birlikte, asıl yukarıda sözünü ettiğimiz tepki oyları AKP’ye Meclis’te üçte iki oranında temsil imkanı sağlamıştır. Ne var ki, ikincilerin oylarına olan ihtiyaç ile birlikte, geçmişlerinde mevcut devletle çok açık doku uyuşmazlığının en baştan beri Parti kurucuları üzerinde yarattığı baskı, bir yandan Partiyi geleneksel oy tabanını hüsrana uğratan söylem ve eylemlere mecbur kıldığı gibi, bir yandan da bunları susturmak için devlet içindeki irticai kadrolaşmaya hız vermeye zorlaması, AKP’ye yönelmiş tepki oylarının sahiplerini ürkütmekte ve Partiyi ister istemez bu iki kesim arasında sıkışmaya ve bunalmaya doğru itmektedir. Demek ki, bu iki kesim ortak bir paydadan yoksundur; çünkü ikinciler tepki oylarıyla zaten yıkılmasını istediklerini yıkmışlar, kızıp cezalandırmak istedikleri Partileri sandığa gömmüşlerdir. Birinciler ise doğrudan devlet düzeninin yıkılmasını hedefleyen açık veya gizli niyetlerini taşımayı halen sürdürmektedirler. İktidar olacağı kokusunu aldıkları partiye yamanmış çıkar gruplarının da AKP iktidarından umduklarını ne derece bulabildikleri kuşkuludur. Bu tür çıkar gruplarının da Partiyi sıkıştıran bir etken oldukları muhakkaktır. Öte yandan, iktidarın nimetlerinin türdeş olmayan gruplar arasında paylaşımının kavgalara ve gürültülere yol açılmadan halledilmesi de, bunların kamuoyuna yansımasının engellenmesi de mümkün gözükmemektedir. RTE’nin ve AKP’nin bu işi ÖZAL ve ANAP kadar uzun süre devam ettirmesi ihtimal dışıdır. Sonuç itibariyle suni olarak yaratılan karizması bir balon gibi sönmekte olan RTE liderliğindeki AKP’nin oy ve destek aldığı kesimlerin hiçbirini memnun edemeyerek dağılması mümkün, muhtemel ve mukadder gibi gözükmektedir. Hele de dış konjonktürün son dönemde AKP aleyhine dönmeye başlaması bu süreci iyiden iyiye hızlandıracaktır. *** Benim dikkatimi çeken, RTE’nin ve AKP’nin yıldızının sönmeye başladığının ilk belirtisi olarak gördüğüm nokta, Aydın Soyan medyasının, başbakanın Almanya’da verdiği ama sonra inkar ve tevile çalıştığı bir demeç üzerine iktidara karşı hücuma kalkışmasıdır. Burada iki ihtimal söz konusu olabilirdi: Ya sözü edilen kesimler bağlı oldukları merkezlerden bu hükümetin yakın zamanda gideceğine dair bir işaret almışlardı -ki bu da iki yolla olabilirdi; ya partinin bölünmesi yahut ağır bir ekonomik bunalım- ya da bu medya kesiminin patronu üzerine Uzanlar’a yapılanın benzeri bir operasyon kararının haber alınmış olması… Bugün birinci ihtimalin kuvvet ve ağırlık kazandığının işareti, Vaşington’daki Neo-Conlar ile onların yakın zamana kadar iktidar şakşakçılığı yapan yerli borazanları da AKP’ye yüklenmeye başlamış olmalarıdır. Bütün bunlar AKP için hiç de hayra alamet şeyler değildir ve Partideki kopmalar da bu çerçeve içinde değerlendirilmelidir. Eğer ABD İran’a ve Suriye’ye saldırmakta kararlı ise AKP’yi gözden çıkarmasını anlamak güç değildir. Çünkü, Irak konusunda geleneksel tabanına karşı bir nebze zevahiri kurtarabildiği 1 Mart tezkeresinin reddi dışında –ki bu da görünüşte hükümetin iradesine rağmen olmuştur üstelik- iktidar olduğu günden beri hemen her konuda ABD ile onursuzca işbirliği ve pazarlıklar içinde bulunagelen AKP’nin; kendi iktidarı sırasında ikinci ve üçüncü bir Müslüman ülkeye karşı yapılacak bir ABD sadırısına destek vermesi geleneksel tabanını tamamen yitirmesi ve bunun sonucu olarak da bu kesimin Meclisteki temsilcilerinin kopması sonucunu doğurur ki bu AKP’nin sonu olur. ABD de, AKP de bu gerçeği çok iyi bilmektedir. Nitekim bundan daha iki gün önce, iktidarın mutlak denetimi altındaki TRT’nin bir kanalında İran’la ilgili olarak bu ülkeye gidilmek suretiyle hazırlanmış bir program yayımlandı ve programda İran açıkça savunulduğu gibi Amerikan politikaları da eleştirildi. Gerçi bu yayın Amerika’dan yöneltilen eleştirilerden sonra yapılmıştı. Ancak Amerika tarafından dikkatle not edildiğinde kuşku yoktur. Saflar yeniden mi belirlenmektedir? Yoksa, Amerikalılar 1 Mart tezkeresininin Meclis’te reddedilmesinin hemen akabinde, AKP kurmaylarının İran heyetiyle bunu kutladığını iki yıl sonra mı haber almışlardır? İran’dan siyasi rüşvet olarak verilen dolarları da tabii ki! CHP kurultayında Sarıgül seçilebilseydi, AKP’nin bir şekilde bölünüp onun yerine Sarıgüllü bir CHP’nin iktidara taşınarak, böyle bir iktidar desteğinde Türkiye’nin ve Türk ordusunun Suriye ve İran’a karşı ABD’nin taşeronu rolünü üstlendirilmesi belki mümkün olabilirdi. Bu seçenek ortadan kalktığına göre, ABD’nin Neo-Conları ile yerli uzantılarının AKP’ye saldırmakta devam etmeleri, hem AKP’nin gözden çıkarıldığını gösterir, hem de AKP dışındaki bir iktidar alternatifinin elleri altında hazır bulunduğunu…. Cengiz Çandar gibi çoktan deşifre olmuş ilişik ve yılışık Amerikancıları geçiyoruz. Ama 28 Şubat döneminde yıldızı parlamış bazı ünlü gazetecilerin bugünlerde İran’a karşı tahrik edici programlar yaparak her vesileyle İran’ı düşman, Amerika’yı dost ve müttefikimiz diye takdim etme gayretleri ne ile açıklanabilir? Üstelik de iktidara “yeşil sermaye” desteğinin bulunduğu suçlamaları taa Vaşingtonlarda dile getirilirken…. Sakın, oldukça yumuşak bir görünüm ve alçak bir profil çizmesinden ötürü aşırı derecede tepki alan birileri, hem alttan gelen yoğun baskıları dindirmek, susturmak (ve aslında alttakileri son bir kez kandırmak, hem de NATO’ya bağlılığın gereklerini yerine getirmek için Pentagon’la anlaşmış olmasınlar? Malum, yumuşak huylu atın çiftesi pek olur derler. Recep Tayip Erdoğan, İstanbul Bayrampaşa’daki Parkada tesislerinin açılışı sırasında üstüne bindiği attan düşmekle kalmış, tepilmekten son anda kurtulmuştu. Fakat Amerika’nın bu son “at”ının çiftelerinden kurtulma şansı olmayabilir! Evet. O ”at” Amerika’nın üzerine oynayabileceği son at olacaktır. Tabii eğer oynama şansı bulabilirse… Çünkü Mustafa Sarıgül’le birlikte Vaşington’dan icazetli iktidar adayı siyasiler dönemi kapandığı gibi, yüzkarası "Çuval" hadisesinden sonra da NATO’cu generallere darbe yaptırma dönemi de kapanmıştır aslında... ................................................. Derken, kulağıma bir ses çalındı:
“Netekim! Ben en son ve tekim!” Hanifi Altaş 5 Mart 2005
* Yeni Hayat dergisinin 2004/Kasım-Aralık sayısında yayımlanmıştır.
|