Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

4 Mart 2005

Osmanlı Divanı

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Siyaset-Türkiye

 


Devletin Tapusunu Türk'ün Elinden Almak


-Hanifi Altaş-


Geçen sayımızda, kamuoyunda “Azınlıklar Raporu” diye bilinen malum rapor vesilesiyle, onu hazırlatanların karanlık niyetleri üzerinde durmuştuk. Bu sayımızda ise, raporda öne sürülen hususların birebir eleştirisini değerli arkadaşımız Ali Tartanoğlu’na bırakarak, o raporla birlikte gündeme gelen Anayasa tartışmalarının anlamı üzerinde duracağız.

 

Acaba bu rapor niçin hazırlanmıştır, raporda öne sürülen isteklerle varılmak istenen nokta nedir?

 

Türkiye’de özellikle 1980’li yılların ortalarından bu yana süre gelen anayasa tartışmalarında, esas itibariyle Devletin milli (ulus-ulusal) yani Türk niteliğinin hedef alınmış olduğu bir gerçektir. Anayasa tartışmalarını gündeme getirenler bunu açıkça dillendirmiş olmasalar da, biz kimin aklının dibinde nelerin yattığını çok iyi biliyoruz. Bu bağlamda, 1960 ve 1982 Anayasalarının kurucu meclis tartışmaları dahi başlı başına bir kitap konusudur. Sözgelimi, konumuzla doğrudan ilgisi bulunan “ikinci cumhuriyet” kavramı, 90’lı yıllarda zuhur eden ikinci cumhuriyetçi takımının ortaya attığı bir kavram değildir. “İkinci Cumhuriyet”, 1960 Anayasasının hazırlanması sırasında, yani Kurucu Meclis tartışmaları yapılırken, sivillerce değil de, ihtilali yapan bir kısım aklı evvel askerlerce dile getirilmiştir. Hatta bunlardan biri o kadar ileri gitmiştir ki, Türkiye Cumhuriyetinin adını “Anadolu Cumhuriyeti” şeklinde değiştirmeyi teklife dahi kalkışabilmiştir. Böylesi bir cüreti münferit bir tutum olarak değerlendirmek mümkün değildir. Bu davranışın sahipleri, fırsatını buldukları zaman Türkiye Cumhuriyetinin Türk ulusu temeline saldırmaktan, bu temeli tahrip edecek işlem ve eylemlerde bulunmaktan asla geri durmamışlardır.

 

1960 Anayasasının getirdiği geniş özgürlük ortamından herkesten fazla yararlanma olanağına sahip bulunan ve bu sayede Türkiye’nin solunu denetim altına alan Türkümsüler, dönmeler ve devşirmeler; 1968’lerde Amerikan emperyalizmine karşı milli bir refleks, milli bir direniş olarak ortaya çıkan sol hareketi çok kısa bir zamanda yozlaştırarak asıl mecrasından saptırmışlar ve “bağımsız Türkiye!” sloganlarıyla başlayan bu hareketi, “halklara özgürlük” söylemleriyle “bağımsız Kürdistan” noktasına kadar getirmişlerdi. Bugün Yalçın Küçük gibi bir Marksist’in bile, analizlerinde sınıf kökeni yerine etnik kökeni öne almış olması ancak Türkiye’nin karşılaştığı bütün iç ve dış sorunlarda etnik boyutun birinci derecede etken olmasıyla açıklanabilir. Ne var ki, onun analizlerinin sağlıklı olabilmesi ormanın tümünü görmesine bağlıdır; yalnızca dönme adı verilen bir tayfayı masaya yatırmak, bir bakıma işin kolayına kaçmaktır. Boğazdaki aşireti görmek yetmez, saraydaki aşireti de görmek gerekir. Bu da yetmez; Türkiye’de Türklere karşı hayatın her alanında, kafalarını çarpanların dahi mahiyetini kavrayamadıkları aşılmaz duvarlar örmüş olan bir azınlık ırkları koalisyonu oligarşisinin varlığını da hesaba katmak şarttır.

 

Ancak ve ancak bu ayrımların ve ayrıntıların (neden sonra) farkına varan solculardır ki, bugün milli bir çizgiye gelebilmişler; onlarca yıldır kendilerini sözde sol ülküler adına ve sahte sol söylemlerle sömüren keneleri sırtlarından atmak cesaretini gösterebilmişlerdir.

 

Türkiye’nin solu böyledir de, sağı farklı mıdır?

 

Türkiye’de sağ diye nitelendirilen ve ne yazık ki “adı milliyetçi olan bir parti” ile onun güdümündekileri veya onunla aynı kulvardakileri de içinde barındıran sözde milliyetçi bir güruh ile bunlarla pek çok zaman işbirliği içine giren siyasal dinci, tarikatçı ve ümmetçi yapılanmaların ortak paydasını da yine, din kılıfına bürünmüş etnik rahatsızlıklardan kaynaklanan; modern, milli ve tekil bir devlet olarak kurulmuş Türkiye Cumhuriyetine, onun kurucusuna ve koruyucusuna (Türk Silahlı Kuvvetlerine) yönelik karşıtlık ve düşmanlık oluşturmuştur. Soğuk savaş döneminde bütün kurumlarıyla birlikte kendisini Amerika’nın güvenli ellerine teslim eden Türkiye’de taşlar yerinden oynamış, babaları Şeyh Sait isyanına katıldığı için Diyarbakır Hükümet konağı önünde asılmış olanlar; o dönemde ve o sayede, hem Türkiye Cumhuriyeti devletinin yönetiminde bulunan belli kesimlerin, hem de sağ cephenin kilit adamı konumuna bürünmüşlerdir. Sağdaki sinsi ve gizli/açık Atatürk ve cumhuriyet düşmanlığının kaynağında, saraydan beslenmenin özlemiyle yanıp tutuşan hilafet ordusu artıkları ve ardıllarının bulunduğu tartışmasız bir gerçektir. Cumhuriyet düşmanları, Cumhuriyetin temellerine saldıran kitapları durup dururken yazmamışlardır. Bu hınç ve kini tevarüs ettikleri yani manevi bir miras olarak benimseyip devam ettirdikleri kesindir. Ataları ve selefleri Anzavur Ahmetlerden, Sait Mollalardan kendilerine kalan budur. Hilafet ordusunun kılıç artıkları, soğuk savaş döneminde Atatürk’e ve onun kurduğu Türkiye cumhuriyetine olan savaşlarını sürdürmek için bu kez ellerine kalemi almışlardır. Necip Fazıl Kısakürek’in çıkardığı Büyük Doğu, Nurettin Topçu’nun çıkardığı Hareket ve Osman Yüksel Serdengeçti’nin çıkardığı Serdengeçti dergileri etrafında kümelenen bu Cumhuriyet ve Atatürk karşıtları ve düşmanlarının, anti-komünist cephede yer almış olmaları, uluslararası toplu durumun da (konjonktürün) etkisiyle, bu niteliklerinin ya görmezden gelinmesine yahut da önemsenmemesine yol açmıştır. Ne var ki, sözü edilen dergiler etrafında toplananların etkileri, o zamandan bu zamana kadar siyaset sahnesine çıkan bütün sağ partilerin yönetici kadrolarını oluşturmakla sınırlı kalmamıştır. Onların asıl ve en olgun meyveleri, günümüzdeki iktidar partisinin yönetici kadrolarını meydana getirenlerdir.

 

Türklük kavramına karşıtlığını açıkça dillendirip, bunun yerine Türkiyelik kavramını yerleştirmeye çalışanların en başında gelen Recep Tayip Erdoğan ile onun şahsında temsil ettiği çevrelerin sahip oldukları zihniyetin nasıl şekillendiğini göstermek açısından, yukarıda sözünü ettiğimiz dergilerde yazıları yayımlananlardan bir ikisini ele almak yeterli olacaktır. Bunlardan biri, Necip Fazıl ile birlikte Büyük Doğu dergisini çıkaran ve onun sağ kolu konumunda bulunan Abdürrahim Zapsu’dur. Bu kişinin adı Kürt Teali Cemiyeti ile Kürt Hoybun Cemiyetinin kurucuları arasında geçmektedir. Zapsu, aynı zamanda Said-i Kürdi’nin (Nursi) çok yakınlarından olan biridir. Öyle ki, Said-i Kürdi İstanbul’a geldiğinde onun evinde kalmaktadır. Bu kişi aynı zamanda son dönemde Kürtçülerin en büyük ideologu konumunda bulunan Musa Anter’in kayın pederidir. Başbakanın birinci derecede etkili akıl hocası olduğu söylenen Cüneyt Zapsu’nun da dedesidir. Bir diğeri ise yukarıda zikredilen bütün o dergilerde yazıları yayımlanan Anayasa Hukuku profesörü Ali Fuad Başgil’dir. Başbakanın 1970’li yıllarda yetiştiği veya yetiştirildiği MTTB ile Akıncılar derneğinde bu kişinin kitapları okunmakta ve okutulmaktadır. Başgil’e göre, “Türkiye’de Türk yoktur. Bin yıldır çeşitli ırklarla karışımından oluşmuş bir ırk harmanı, bir Anadolu milleti vardır.” Ve bu milleti(!) bir arada tutan biricik bağ veya tutkal da Sünni Müslümanlıktır. Bu adam, Türkiye’nin laik devlet yapısına sözde bilimsel ve düşünsel anlamda yöneltilen muhalefetin de mimarıdır. Aynı zamanda bir Anayasa hukuku profesörü oluşu, onun gerici sağ çevrelerce baş tacı edilmesini sağlamıştır. Bu kişi 1960 ihtilali sonrasında yapılacak ilk cumhurbaşkanlığı seçimine aday olmak üzere Cenevre’den kalkıp Türkiye’ye gelmiştir. Bütün bir sağ cephe onun adaylığına destek vermeye hazırdır. Tam o sırada Atsız, bu kişinin; “Türk milleti yoktur; Anadolu’da bin yılda oluşmuş bir ırk harmanı vardır” biçiminde özetlenebilecek görüşlerini ele alıp yerden yere vurduğu, “Bir Ordinaryüs’ün Fahiş Yanlışları” adlı broşürü yayımlar. Atsız’ın broşürü milliyetçi çevreler üzerinde uyarıcı etkisini gösterir ve Milli Birlik Komitesi üyelerinden biri olan General Sıtkı Ulay bu kişiyi kalmakta olduğu Ankara Palas’taki odasında ziyaret ettikten sonra da kendisi pılısını pırtısını toplayıp apar topar geldiği yere döner.


Turgut Özal da Başgil ile aynı Sünni-İslami Anadoluculuk zihniyetine sahipti. Nitekim, onun, Başbakanlığı döneminde 1987 yılında yapılan Avrupalılar Birliğine tam üyelik başvurusundan hemen sonra, 1988 yılında kendi imzasıyla ve “Avrupa’daki Türkiye-Türkiye’deki Avrupa” adıyla Fransızca bastırıp dağıttırdığı kitapta da Başgil’in görüşleri tekrar edilmiştir. Bu kitabın, Avrupalılara özet olarak:; “Türklerden korkmanıza gerek yoktur; çünkü zaten Türkiye’de sizin anladığınız anlamda (yani soyca) Türk de, Türk kültürü de, Türk milleti de yoktur” mesajı verilmek için kaleme alındığı çok açıktır. Geçtiğimiz günlerde Fransız Cumhurbaşkanı Chirac’ın, “hepimiz Bizinas’ın çocuklarıyız” diyerek Bizanslıları Türklerin atası olarak göstermeye kalkışmasını yine bu anlamda değerlendirmek gerekir. Gerçi mezhebi geniş, meşrebi hafif Fransızların bir hayli çok ve karışık olan atalarının yanına bir de Bizans’ı eklemelerinin kendileri açısından hiç de sakıncası yoktur; ama Türkiye Türklerine, kraliçelerinin pek çoğu fahişelikle ünlenmiş Bizans’ı hiç kimse ata diye gösteremez de, yutturamaz da. Ne var ki, Chirac’ın bu sözlerinin altındaki asıl incelik başkadır. Avrupalılar Türksüz bir Türkiye özlemi içindedirler. Tarihin kaydettiği en kokuşmuş ve çürümüş imparatorluklardan biri olan Bizans’ı kendilerine ata diye kabul edecek kadar soysuzlaştığı anda da zaten Türkiye’de Türklük bitmiş demektir. İşte Avrupalıların görmek istedikleri Türkiye, Bizanslaşmış böyle bir ülkedir; Türklerin Türkiye’si değil!

 

Özal döneminden bu yana basına çöreklenmiş, adı geçenin devri iktidarında köşe başlarına yerleştirilmiş ve bu sayede köşe olmuş, yükünü tutmuş yazındırıkların tamamının, malum rapordaki “Türkiyelilik” tezlerine dayanak oluşturan ırk harmanı ve mozaik tezlerini niçin yıllardır ısrarla işleyip durmakta oldukları şimdi daha iyi anlaşılacaktır. Sözünü ettiğimiz bu yazar-bozar takımının tamamı, -solcusuyla sağcısıyla- Türk olmamak veya Türklük iddiası taşımamak gibi niteliklere sahiptirler ve rast gele seçilmedikleri de muhakkaktır.

 

Türkiye bugün doğrudan doğruya Türk varlığını hedef alan büyük bir komplo ile karşı karşıyadır.

 

***

 

Bugün geldiğimiz ve bizim on yıl öncesinden öngördüğümüz nokta, Türkler için vahim falan değil, bir kırılma da değil, düpedüz bir var olma yok olma noktasıdır.

 

Türkiye Devletinin tarihsel süreç itibariyle içinde bulunduğu durumun özeti ise şudur:

 

Türkiye Devleti 1040 yılında Dandenakan savaşıyla kurulmuştur. Tuğrul ve Çağrı Beğlerin kurduğu bu devlet daha sonra bugünkü Türkiye topraklarına taşınmıştır. Selçuklu ve Osmanlı bu devleti yöneten iki hanedanın adıdır; devletin değil. Devletin adı Türk Devletidir. Nitekim Sultan Alparslan ve oğlu Sultan Melikşah’a baş vezirlik yapmış olan meşhur Nizam-ül Mülk Siyasetname adlı eserinde Selçuklu Devleti demez, Türk Devleti der. Osmanlı imparatorluğu döneminde yazılmış yabancı tarihlerde devletin adı Türk devleti, sahipleri ise Türkler olarak gösterilir. Hanedan adı olan Ottoman sözcüğü pek nadir olarak kullanılır. Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyetine geçiş sürecinin en temel belgesi olan Misak-ı Milli kararlarının oybirliğiyle alındığı son Osmanlı Meclisi Mebusanının 17 Şubat 1336 (1920) tarihli oturumunda yapılan görüşmelerde de, Türk’ten başka bir milletin adı geçmez. Misak_ı Milli kararlarında, 30 Ekim 1918 tarihi itibariyle yani Mondros Ateşkes anlaşmasının imzalandığı sırada, İmparatorluğun düşman taraflarca işgal edilmemiş kısımlarında yaşayan ve çoğunluğu ırken de Türk olan insanların tamamı tek bir millet olarak kabul edilmiştir. Misak-ı Milli sınırları dahilinde Türk’ten başka bir millet yoktur. Dolayısıyla bu sınırlar dahilinde yeniden kurulacak olan devletin asıl ve tek sahibi de yine Türk milletidir; Mozaik A.Ş. değil!

 

Peki ama çok uluslu, çok dinli, çok dilli Osmanlı imparatorluğunun Meclisinde bile esamisi okunmayanların, bir milli devlet olarak kurulmuş bulunan Türkiye Cumhuriyeti Devletine ortak olmak isteklerini ileri sürdükleri bugünkü noktaya nasıl gelindi? Bu sorunun cevabı Türk tarihinin genel sistematiği içinde verilebilir.

 

Devleti yöneten sultan veya padişahların, mensubu oldukları hanedanın varlığını ve saltanat hakkını diğer nüfuzlu Türk beylerinin ve boylarının rekabetine karşı korumak düşüncesiyle oluşturdukları devşirme sistemi (Selçuklular döneminde uygulanan gulam sistemi ile Osmanlılar dönemindeki Enderun sistemi), Türklerin kendi kurdukları ve yücelttikleri devletten tasfiye edilmeleri sonucunu doğurmuştur. Nitekim aynı sebeple, Mustafa Kemal Atatürk, 1923 yılı Şubat ayında İzmir’de toplanan İktisat Kongresine katılmak üzere geldiği bu şehirde halkla yaptığı çok uzun sohbetlerin bir yerinde, “Osmanlıların Sultan Orhan’dan itibaren kurucu asli unsur olan Türklere ihanet ettiğini” söylemiştir. Gerçekte de, Atatürk’ün kendisinin de bir çok kez işaret ettiği gibi, kurduğu Türkiye Cumhuriyeti bu anlamda hakimiyetin yeniden ve gerçek anlamıyla Türk’ün eline verilmesi anlamına geliyordu.

 

Ne var ki, Atatürk’ün ölümüyle süreç yeniden tersine dönmüş, Devlet fiilen Türklerin elinden çıkmış, dönme ve devşirme saltanatı yeniden kurulmuştur. Türkler devletten tekrar tasfiye edilmeye başlanmıştır. Çünkü Atatürk’ün kısa ömrü süresince Enderun geleneği kırılamadığı için dönme ve devşirme artıkları yeniden devlet bürokrasisini ele geçirmişlerdir. Ancak, bunlar kul zihniyetinde olduklarından ötürü*, kapılarına kul olacakları yeni efendiler bulmakta gecikmemişler; Padişah efendilerinin yerine bu kez Avrupalı ve Amerikalı efendilerini koymuşlar, Türkleri ise yönetim kademelerinden kovmuşlar veya mümkün olduğunca dışlamışlardır. Günümüzde ise artık kaderlerini tamamen yeni efendilerine bağladıklarından, onlara arkalarını dayamış olmaktan kaynaklanan bir güvenle, Türk Devletini tasfiye etmeye, Devletin Türk adını bile kaldırmaya cür’et edebilmektedirler.

 

Hukukta iki çeşit mülkiyet vardır. Mülkiyet hakkına tam anlamıyla sahip olanlar, ta Roma hukukundan bu yana tanımlandığı biçimiyle – ki bu kullanmak, tüketmek, semeresinden yararlanmak haklarından ibarettir- onu diledikleri gibi tasarruf edebilirler. Bir de çıplak veya kuru mülkiyet vardır. Sözgelimi yakın zamana kadar miras hukukumuzda sağ kalan eşlerden biri diğer yasal mirasçılarla birlikte mirasçı olması durumunda, dilerse mirasın yasada oranı belirlenmiş bir kısmının ölünceye kadar intifa (kullanma) hakkını, dilerse de kendi payına düşen mülkiyet hakkını seçebiliyordu. Birinci şıkkı seçmesi durumunda, intifa hakkına konu olan malların kuru mülkiyeti (yani tapusu) diğer mirasçılara ait oluyor ve fakat bunlar ancak intifa hakkı sahibinin ölümü üzerine malik olmaktan doğan haklarını kullanabiliyorlardı. İşte üzerinde üçüncü kişiler lehine ve tabii sahipleri aleyhine intifa (kullanma ve yararlanma) hakkı tesis edilmiş bir mülkiyetin asıl sahipleri açısından ifade ettiği anlam budur: Kuru mülkiyet!

 

Bugün geldiğimiz noktada, devleti fiilen işgal edip onu istedikleri gibi kullanan Enderun artıklarının, Türklere ait kuru mülkiyete de göz diktikleri anlaşılmaktadır. Türklerin elinden alınmak istenen doğrudan doğruya Devletin tapusudur. Devlet üzerindeki Türk hakimiyetidir. Hakimiyet hakkıdır. Türklere kuru mülkiyet bile çok görülmektedir artık…

 

Biz Baskın Oran ve şürekasınca hazırlanan raporun arkasındaki niyeti işte böyle anlıyoruz ve hiç kuşkusuz doğru anlıyoruz. Ancak onlara, bu meselenin akademik münakaşalar ile çözülemeyeceğini de hatırlatırız.

Zira Atatürk’ün de buyurduğu gibi;

 

“Hakimiyet hiç kimseye ilim icabıdır diye, akademik tartışmalarla verilmez!”

 

Böyle bir tartışmanın nasıl yapıldığının en somut örneğini, Türk milleti, tam yirmi yıldır bütün dünyanın desteklediği Kürtçü-bölücülere karşı göstermiştir. Onların Kandil dağı yerine Başbakanlıkta çöreklenmiş uzantılarına göstermeye de herhalde gücü yeter!

 

Hanifi Altaş

4 Mart 2005


* Yeni Hayat dergisinin 2004/Kasım-Aralık sayısında yayımlanmıştır.



Kerkük Konusundaki Tarihi Gerçekler ve Fetullahçılara Yakışır Bir Sahtecilik Örneği   -Hanifi Altaş-


Zaman zaman Turkistan Newsletter'da da yazılarına rastladığım, şimdilerde Zaman gazetesi yazarları arasında boy gösteren Abdulhamit Bilici, Kerkük konusunda yazdığı 16 ve 17 Şubat 2005 tarihli "İsmet Paşa Türkmenlerden gerçekçiymiş" başlıklı köşe yazılarında, Kürt tezlerine haklılık kazandırmak için olacak, gerçekleri açıkça çarpıtmış ve okuyucularını aldatmıştır.



Çekilme! -Hanifi Altaş-


Türklerin bugün içinde bulundukları durumu tek bir sözcükle ifade etmek gerekiyorsa eğer ben buna “çekilme” diyorum. Öyle bir durum ki bu; aklıma geldikçe, uykularım kaçıyor; adeta kanım çekiliyor.



Türkçülük Devrimciliktir -Hanifi Altaş-


"Yeni Hayat programının önemli bir özelliği de devrimcilikle ülkücülüğü bağdaştırmasıdır. Bu iki kavramın bugün birer sözcük olarak bile yan yana durmasının ne kadar garipseneceğini söylemeye dahi gerek yoktur. Ne var ki, asil garipsenmesi gereken şey, bir ülküsü bulunmayanların devrimcilik iddiasına kalkışmalarıdır. Gerçekte ülkücülük, bugün var olan düzeni beğenmeyerek onun yerine tasarlanmış olan ideali koymak demek olunca, bu ideali yani ülküyü gerçekleştirmenin adına devrim, bu uğraşının adına da devrimcilik demek gerekmez mi? Bu mantığın dışında bir devrimcilik yani ülküsü olmayan bir devrimcilik düşünülebilir mi? Öylesinin adi devrimcilik değil, olsa olsa anarşizm olur; çünkü, devrim yalnızca beğenilmeyen bir şeyi, bir kurumu, bir düzeni yıkmak demek değildir. Yıktığınız şeyin yerine koyacak bir "idealiniz" yoksa, siz yalnızca yıkıcı bir anarşist olabilirsiniz; ama devrimci asla!


 

Hanifi Altaş


Yeni Hayat Dergisi'nin sahibidir. Serbest avukatlık yapmaktadır.


 Türkçülük ve Devrimcilik



Yeni Hayat


"Yeni Hayat programının önemli bir özelliği de devrimcilikle ülkücülüğü bağdaştırmasıdır. Bu iki kavramın bugün birer sözcük olarak bile yan yana durmasının ne kadar garipseneceğini söylemeye dahi gerek yoktur. Ne var ki, asil garipsenmesi gereken şey, bir ülküsü bulunmayanların devrimcilik iddiasına kalkışmalarıdır. Gerçekte ülkücülük, bugün var olan düzeni beğenmeyerek onun yerine tasarlanmış olan ideali koymak demek olunca, bu ideali yani ülküyü gerçekleştirmenin adına devrim, bu uğraşının adına da devrimcilik demek gerekmez mi? Bu mantığın dışında bir devrimcilik yani ülküsü olmayan bir devrimcilik düşünülebilir mi? Öylesinin adi devrimcilik değil, olsa olsa anarşizm olur; çünkü, devrim yalnızca beğenilmeyen bir şeyi, bir kurumu, bir düzeni yıkmak demek değildir. Yıktığınız şeyin yerine koyacak bir "idealiniz" yoksa, siz yalnızca yıkıcı bir anarşist olabilirsiniz; ama devrimci asla!


 Türkçülük



Enver Paşa


Enver Paşa’nın hem kişisel olarak, hem de devlet adamı ve asker olarak yanlış, eksik, kusurlu tarafları bulunabilir. Elbette bu yönleri eleştiri konusu da yapılabilir. Ancak işin şu yanı çok iyi bilinmelidir ki, onun ve ittihatçı arkadaşlarının gerek Meşrutiyetin ilanı, gerek 31 Mart irtica ayaklanmasının bastırılması, gerek Trablusgarp savaşı ve gerekse Bab-ı Ali baskını sırasında sergiledikleri cesaret ve ataklık, imparatorluğun çöküş döneminde yurtsever ve idealist kadroların önünü açmak bakımından bile çok çok önemlidir. Çöküş dönemlerinde devletin sivil ve askeri kadrolarına hakim olan karamsarlık, yılgınlık, ürkeklik, korkaklık ve tembellik gibi hastalıkları bünyeden söküp atan ve taa Milli Mücadeleye kadar uzayan, hatta onu kazandıran yenilmezlik ruhunu ve devrimci dinamizmi onlara kazandıran Enver Paşa ve İttihatçı arkadaşları olmuştur.


 Din Geleneğinde Yanlışlar...


The image “http://dukkan.dharma.com.tr/img/books/t/975-333-058-8.jpg” cannot be displayed, because it contains errors.


Kulluk Düzeni


Kölelik ve/veya kölecilik; bir sosyal ve ekonomik düzenin adıdır. Müslümanlık yahut İslamiyet de, Arapların yarı köleci-yarı feodal sosyo-ekonomik düzeni içerisinde meydana gelmiştir. Adına Cahiliye dönemi denilen İslam öncesi çağlarda Arapların sosyal yaşantısı, ancak böyle tanımlanabilir. Sayıları belirli Arap kentlerindeki bir kısım etkin (nüfuzlu) kabile üyelerinin ülke içinde ve dışında ticaret serbestisine sahip olmaları bu durumu değiştirmez. Bugün dahi Suudi Arabistan’da bu köleci sistemin veya kulluk düzeninin somut izlerine rastlanabilir. Sözgelimi bu ülkede bir yabancının işçi olarak çalışması için de, bir işyeri açması için de ancak bu ülke yönetimince makbul bir Arab’ı kefil olarak göstermesi gerekir. Bu kefalet; bizim bildiğimiz anlamda bir krediye veya borca kefil olmak anlamında değildir; insanın insana kefil olması demektir. Daha doğrusu kefil olunanın kefile mahkumiyeti ve esaretidir. Öyle ki, kefil olunan kişi yıllarca çalışıp didindikten sonra kazanıp biriktirdiği bütün serveti, kefilinin bir sözüyle kaybedip beş parasız olarak o ülkeden kovulabilir. Bu durum, hiç kuşkusuz kulluk düzeninin Arabistan’da hala ne denli güçlü bir sosyal geleneğe ve süregenliğe sahip olduğunun somut bir göstergesidir.


 Okumakta Olduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
  
  
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar