Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

22 Şubat 2005

İbni Sina'nın Kanun Kitabı

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Siyaset-Türkiye

 


Çekilme!


-Hanifi Altaş-


Türklerin bugün içinde bulundukları durumu tek bir sözcükle ifade etmek gerekiyorsa eğer ben buna “çekilme” diyorum. Öyle bir durum ki bu; aklıma geldikçe, uykularım kaçıyor; adeta kanım çekiliyor.

 

Bu ‘çekilme’de her şey var. Ama en başta edilgenlik var. Kadere ve başkalarına boyun eğme var. Başkalarının iradesine tabi olmak var. Gitmek yok, çekilip götürülmek var. Sürüklenmek var. Hiçbir zaman ileriye doğru bir hamle yok; hep geri çekilmek var. Hatta geri çekilme de değil, hiçbir savaş kaybetmediğimiz halde düpedüz bozgun var…

 

Bütün dünyada iştihaların kabardığı, hırsların azgınlaştığı bir zamanda, her bir milletin kendi küresini inşa etmeye kalkıştığı bir dönemde, istisnasız dünyanın bütün ana karalarında silinmez izler bırakmış  görkemli bir tarihe, ufukları ve imkanları sınırsız bir coğrafyaya sahipken, dünyayı yeniden kurmak veya yeni bir dünya kurmak yerine kabuğuna çekilme var. Büyümek ve büyüklük düşüncesi yok, o olmayınca da ufukta ancak küçülme, ufalma ve ufalanma var…
                                                                       ***
Çekilmenin bir de öbür türlüsü var. Türkçesi var, Türk’yaraşanı, yakışanı var. Önce Ergenekon destanı geliyor aklıma.  Büyük bir bozgundan sağ kalabilmiş iki kişinin geçit vermez dağların ardına çekilerek Türk’ü yeniden büyük bir ulus haline getirmelerinin destanı  geliyor. O ne muhteşem bir çekilmedir. Ve sonrası… Aynı ihtişamla anlatır Ziya Gökalp: 

“ Ergenekon yurdun adı
  Börteçine kurdun adı
  Dört yüz sene durdun hadi
  Çık ey yüz bin mızrağımız”

O çekilmeyi özlüyorum…

Sonra Sakarya geliyor aklıma. Sakarya gerisine çekilmek de bir çekilmeydi.Üstelik de Eskişehir-Kütahya bozgununun hemen ertesinde, Garp cephesi kumandanı İsmet Paşa’nın “artık her şey bitti, mahvolduk” dediği noktada. Ama o büyük  bozgunu düzenli bir geri çekilişe dönüştüren bir irade vardı ve o çekilmek iradesi bizimdi. Orada yol ve yön gösteren bir sarışın kurt vardı.  Sakarya yayının gerisine çekildik ve sonra o yay, çekilebileceği en son raddeye kadar çekilmiş  olmanın verdiği müthiş enerjiyle Yunan ordusunu darmadağın etti.

İkinci Ergenekon’du bu. Ergenekon, Cumhuriyetin ilk dönemini simgeleştiren sihirli sözcüktü aynı zamanda. O dönemde yapılmış bir Ergenekon tablosu Milli Eğitim Bakanlığının girişini süslerdi. Şimdi böyle bir bakanlık var mı, varsa o tablo duruyor mu, bilmiyorum. Eğer hala varsa on yıl, yirmi yıl sonra yerinde kalır mı, emin değilim. O da çekilir, alınır; atılır; tıpkı şimdilerde tarihimizin tarihlerden çıkarıldığı gibi… Tarih gider de destan kalır mı hiç? Hatta değil destanlarımızı, masallarımızı bile silerler bu gidişle…

Ergenekonları özlüyorum…

Ne yaman, ne uğursuz bir çekilmedir bu. Karabağ’dan çekildik, yetmedi Laçin’den, Kelbecer’den çekildik. Yetmedi, Fizuli’den, Cebrail’den çekildik? Haydi, orada ordusuz Türklerdik, imdadımıza gelecek Nuri Paşa, Halil Paşa; Enver Paşa neslinden birileri de yoktu diyelim? Peki ya Kıbrıs’tan niye çekiliyoruz? Bir savaş mı kaybettik? Ruslar yeniden Yeşilköy’e kadar mı geldi? Değilse, Kuzey Kıbrıs’ı bir referandumla mı aldık ki, referandumla çekiliyoruz?

Ya Musul-Kerkük? Bakınız bundan tam doksan yıl önce Erbil’den geçen Yüzbaşı Selahattin Beğ (Yurtoğlu),  1915 yılında yani Birinci Dünya savaşı sırasında Irak cephesine görevli olarak giderken uğrayıp  bir gece kaldığı Erbil için, -Kürt-Ermeni kırması Özal ve onun işbirlikçisi olduğu Amerikalıların sayesinde bugün Kuzey Irak’taki Kürt eşkıyabaşlarının merkezi konumuna getirilen Erbil şehri için- anılarında bakınız neler söylüyordu: “Erbil pek az Kürt bulunan bir Türk şehridir. Ama çevresindeki Arap, Yezidi; Kürt aşiretleri mütemadiyen kasabaya ve kasabanın ova, bağ ve tarlalarına saldırır. Bağları, tarlaları yağma eder ve şehri soyarlar, insanları öldürürler, zenginlere musallat olurlar. Hükümet bunlarla başa çıkamaz. Halk gece olunca dar surların içine çekilir, kapılar kapanır,  can ve mal güvenliği ancak böyle sağlanabilir. Ova zengindir. Ama şehirden uzakta tarla ekmeye, bağ yapmaya imkan yoktur.“

Bugün ise Erbil, içinde pek az Türk’ün yaşadığı bir Kürt şehri haline gelmiştir. Türkler Erbil’de bir iki mahallede yaşama savaşı veren sığıntılar konumuna düşmüşlerdir.  Doğrusu Erbil, 1950 yıllarına kadar şehir nüfusu Türkçe’den başka dil konuşmayan, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisindeki Hakkari’ye bakarak iyi dayanmıştır. Çünkü Hakkari bugün itibariyle tamamen Kürtleşmiştir.

Öyle anlaşılıyor ki, Kerkük de pek yakında Erbil’in akıbetine uğrayacak, Türkler oradan da çekileceklerdir! Kerkük’ün acıklı hoyratlarından, feryatlarından başka bir şey kalmayacaktır geriye… Ama tabii gökkubede! Evlerinde Kafka’nın hamamböceklerine dönüştürülmüş hemcinslerini büyük bir dikkat ve merakla izleyen sürüler, Amerikan ordusunun koruyucu şemsiyesi altında Kerkük’e dalan çakal sürülerinin yalnızca o şehrin tapu ve nüfus dairelerini yakmakla yetinmediklerini, Türk’e ait mezar taşlarına  bile saldırdıklarını hiç bilmeyecekler. Onlar belki bilmeyebilir, bilmemekte de mazur olabilirler. Peki ama ya omuzları lüzumsuz derecede kalabalık olan birileri, o kırılan mezar taşlarından birinin de Mustafa Kemal’in en yakın arkadaşlarından Ömer Naci’nin olduğunu görmediler mi? Gördüler de acaba bir yerlere mi not ettiler? Peki ya, Atatürk sağ olsaydı bunlara izin verir miydi, velev ki yapsalar yapanların yanına bırakır mıydı diye hiç düşündüler mi?  

Ama bu uyuşuklukla gün gelir, yurt sandıkları yer vahşi bir cangıl, evleri mezarlıkları olur birilerinin ve  birileri birilerinin içeceği kahveye zehir koyma gereğini de duymazlar. Başlarına çuvalı geçiriverirler, emirlerine de öyle İmralı Adası filan tahsis etmezler…

Diyarbakır da bundan otuz beş kırk yıl öncesine kadar nüfus bakımından bir Türk şehriydi. Ama ya sonra ne olmuştur? Doğu Devrimci Kültür Ocaklarının kurulmasından ve Kürtçü-bölücülerin içine sızdığı solun Türkiye halkları söylemini benimsemesine paralel olarak günden güne Kürtleştirilmiştir. Akkoyunlu Uzun Hasan’ın başkenti, Ziya Gökalp’leri, Cahit Sıtkıları yetiştirmiş olan Diyarbakır’dır Kürtleştirilen!

Kıbrıs’tan çekilmekle, Musul ve Kerkük’te Amerikalılardan çekinerek kırmızı çizgilerimizden  çekilmekle kalacak mıyız peki? Bu gidişle sıra Hatay’dan, daha sonra da Anadolu’dan büsbütün çekilmeye gelmeyecek mi?

Çekilme çoktan başlamıştır bile…

Çok değerli arkadaşım, Muharrem Kılıç’ın, kendi köyü olan Ankara’nın hemen dibindeki Gölbaşı’nın bir Türk köyü ile yanıbaşındaki bir Kürt köyünün son otuz yıllık süre zarfında geçirdiği nüfus değişimini anlattığı dehşetengiz yazısının başlığı “Türkiye’de Türkler Asimile Ediliyor” idi. Ben bu yazıyı Yeni Hayat’ta biraz da merak uyandırsın diye bir “mi” ekleyerek  “Türkiye’de Türkler mi Asimile Ediliyor” diye yayınladım. Ama aslında o mi’nin hiç de gerekli olmadığını bile bile, içim kan ağlayarak…

Ben de Muharrem Beğ’e memleketim olan Kırşehir’in Köpekli köyünü örnek vermiştim. Köpekli köyünde Türk’ün köpeği dahi kalmamıştır bugün.

Osmanlı 19. yüzyılın hasta adamıydı. Türkiye ise yirmi birinci yüzyılın kanserli hastasıdır. Kanser bütün vücudu sarmak üzeredir. Trakya’dan tutunuz, İzmir’e, Aydın’a, Marmaris’e, Antalya’ya; Mersin’e kadar…

Mikro kozmos’u görerek, makro kozmos hakkında fikir edinmek mümkündür. Yeni Hayat’ın daha ikinci sayısında, “Kürtçü-Bölücü Hareket Üzerine” başlığıyla yazdığım bir yazıda aynı konuyu işlemiş ve Gaziantep’te Türklerin nasıl sürekli olarak Kürt istilası  karşısında evlerini ve mahallelerini bırakarak geri çekilmekte olduklarını örnek diye vermiştim. Yıl 1994’tü.
 

Ne var ki Kerkük’ün ebediyen yitimi anlamına gelecek bir istilaya seyirci kalmak demek, bu coğrafyada en eski Türk yerleşimine sahne olan Kerkük’ten çekilmek demek, iddiayı yitirmek, sahneden çekilmek demektir. İddiası olmayanların ise yaşama şansı da, yaşama hakkı da yoktur. Kerkük’ten çekilmek; sonrasında Antep’ten de, Maraş’tan da, sonra sonra bütün Anadolu’dan da çekilmek demektir!

Tarih sahnesinden çekilmek demektir!

 

Hanifi Altaş

22 Şubat 2005


Notlar:

1-Bkz: Atila İLHAN'IN, 15,17,19,22,24 ve 26.12. 1997 tarihli Cumhuriyet gazetesindeki köse yazilari

2-Artı Haber Dergisi, 4. sayı, 10-17 Ocak 1998

3-Ziya GÖKALP, Türkçülüğün Esasları, Kültür Bakanlığı Yay, Ankara 1990, sf:2-5

4-Ziya GÖKALP, sf:5-6

5-Mehmet Ö. ALKAN, "Laik bir İdeolojinin Doğusu ya da II. Meşrutiyet'te Türkçülüğün Toplumsal İdeolojisi: Yeni Hayat ve Yeni Felsefe Mecmuası" Tarik Zafer Tunaya'ya Armağan, İstanbul Barosu Yay, İstanbul-1992, sf:377 vd.

6- ALKAN, ,sf:380-381 "Tek parti dönemi bu uygulama çabasının tanıklığını yapar."

7- ALKAN, sf:388

8- ALKAN, sf:401 vd.

9-Ziya GÖKALP, sf:7

10- ALKAN, sf:407

11-Oral ÇALIŞLAR, "Medeni Kanun ve Cumhuriyet Devrimi", 18.02.1998 tarihli Cumhuriyet gazetesi



Türkçülük Devrimciliktir -Hanifi Altaş-


"Yeni Hayat programının önemli bir özelliği de devrimcilikle ülkücülüğü bağdaştırmasıdır. Bu iki kavramın bugün birer sözcük olarak bile yan yana durmasının ne kadar garipseneceğini söylemeye dahi gerek yoktur. Ne var ki, asil garipsenmesi gereken şey, bir ülküsü bulunmayanların devrimcilik iddiasına kalkışmalarıdır. Gerçekte ülkücülük, bugün var olan düzeni beğenmeyerek onun yerine tasarlanmış olan ideali koymak demek olunca, bu ideali yani ülküyü gerçekleştirmenin adına devrim, bu uğraşının adına da devrimcilik demek gerekmez mi? Bu mantığın dışında bir devrimcilik yani ülküsü olmayan bir devrimcilik düşünülebilir mi? Öylesinin adi devrimcilik değil, olsa olsa anarşizm olur; çünkü, devrim yalnızca beğenilmeyen bir şeyi, bir kurumu, bir düzeni yıkmak demek değildir. Yıktığınız şeyin yerine koyacak bir "idealiniz" yoksa, siz yalnızca yıkıcı bir anarşist olabilirsiniz; ama devrimci asla!



Hülagu, Yunanlılar ve Tarih Dersi -Hanifi Altaş-


Değerli arkadaşımız Hüseyin Mümtaz'ın " İnsan, Aydın ve Türk Olmak" başlıklı yazısını okuyunca aklıma Hülagu'nun zaptettiği bazı şehirleri fetihten sonra şehri taş taş üstünde kalmayacak biçimde yıktırması üzerine yazılmış bir anekdot geldi. Zeki Velidi Togan'ın Umumi Türk Tarihine Giriş adlı kitabında yer verdiği olay şudur:



"Türkiye'yi İçerden Çökertmek"  -Hanifi Altaş-


6 Ekim tarihli Avrupa Birliği Komisyonunun ilerleme raporunun içeriği ve içerdiği tuzaklar daha tam anlaşılamadan, gündeme bir de Azınlık Hakları raporu düşüverdi. Türkiye’de Avrupa namına gönüllü manda düzeni kurmak isteyen “küçük bir azınlığın” temsilcileri, Başbakanlık çatısı altında, “Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu”nda bir araya gelmişler, gerçekte bu kurulda da sayıca azınlık olmalarına rağmen, 78 üyeden oluşan bu kurulun toplantıda hazır bulunan 35 üyesinden 28’inin oyları ile “Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubu Raporu”nu kabul ettirip geçirmişler ve Başbakanlık başlıklı kağıtlara yazılmış bu raporu basın mensuplarına dağıtmışlardı. Raporu kaleme alan ve açıklandıktan sonra savunan zat-ı muhterem ise Agos adlı bir azınlık (Ermeni) gazetesinde köşe yazıları yazan bir profesördü. Türkiye Cumhuriyetinin yönetici kadrolarının yetiştiği Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde de hocaydı.


 

Hanifi Altaş


Yeni Hayat Dergisi'nin sahibidir. Serbest avukatlık yapmaktadır.


 Türkçülük ve Devrimcilik



Yeni Hayat


"Yeni Hayat programının önemli bir özelliği de devrimcilikle ülkücülüğü bağdaştırmasıdır. Bu iki kavramın bugün birer sözcük olarak bile yan yana durmasının ne kadar garipseneceğini söylemeye dahi gerek yoktur. Ne var ki, asil garipsenmesi gereken şey, bir ülküsü bulunmayanların devrimcilik iddiasına kalkışmalarıdır. Gerçekte ülkücülük, bugün var olan düzeni beğenmeyerek onun yerine tasarlanmış olan ideali koymak demek olunca, bu ideali yani ülküyü gerçekleştirmenin adına devrim, bu uğraşının adına da devrimcilik demek gerekmez mi? Bu mantığın dışında bir devrimcilik yani ülküsü olmayan bir devrimcilik düşünülebilir mi? Öylesinin adi devrimcilik değil, olsa olsa anarşizm olur; çünkü, devrim yalnızca beğenilmeyen bir şeyi, bir kurumu, bir düzeni yıkmak demek değildir. Yıktığınız şeyin yerine koyacak bir "idealiniz" yoksa, siz yalnızca yıkıcı bir anarşist olabilirsiniz; ama devrimci asla!


 Türkçülük



Enver Paşa


Enver Paşa’nın hem kişisel olarak, hem de devlet adamı ve asker olarak yanlış, eksik, kusurlu tarafları bulunabilir. Elbette bu yönleri eleştiri konusu da yapılabilir. Ancak işin şu yanı çok iyi bilinmelidir ki, onun ve ittihatçı arkadaşlarının gerek Meşrutiyetin ilanı, gerek 31 Mart irtica ayaklanmasının bastırılması, gerek Trablusgarp savaşı ve gerekse Bab-ı Ali baskını sırasında sergiledikleri cesaret ve ataklık, imparatorluğun çöküş döneminde yurtsever ve idealist kadroların önünü açmak bakımından bile çok çok önemlidir. Çöküş dönemlerinde devletin sivil ve askeri kadrolarına hakim olan karamsarlık, yılgınlık, ürkeklik, korkaklık ve tembellik gibi hastalıkları bünyeden söküp atan ve taa Milli Mücadeleye kadar uzayan, hatta onu kazandıran yenilmezlik ruhunu ve devrimci dinamizmi onlara kazandıran Enver Paşa ve İttihatçı arkadaşları olmuştur.


 Din Geleneğinde Yanlışlar...


The image “http://dukkan.dharma.com.tr/img/books/t/975-333-058-8.jpg” cannot be displayed, because it contains errors.


Kulluk Düzeni


Kölelik ve/veya kölecilik; bir sosyal ve ekonomik düzenin adıdır. Müslümanlık yahut İslamiyet de, Arapların yarı köleci-yarı feodal sosyo-ekonomik düzeni içerisinde meydana gelmiştir. Adına Cahiliye dönemi denilen İslam öncesi çağlarda Arapların sosyal yaşantısı, ancak böyle tanımlanabilir. Sayıları belirli Arap kentlerindeki bir kısım etkin (nüfuzlu) kabile üyelerinin ülke içinde ve dışında ticaret serbestisine sahip olmaları bu durumu değiştirmez. Bugün dahi Suudi Arabistan’da bu köleci sistemin veya kulluk düzeninin somut izlerine rastlanabilir. Sözgelimi bu ülkede bir yabancının işçi olarak çalışması için de, bir işyeri açması için de ancak bu ülke yönetimince makbul bir Arab’ı kefil olarak göstermesi gerekir. Bu kefalet; bizim bildiğimiz anlamda bir krediye veya borca kefil olmak anlamında değildir; insanın insana kefil olması demektir. Daha doğrusu kefil olunanın kefile mahkumiyeti ve esaretidir. Öyle ki, kefil olunan kişi yıllarca çalışıp didindikten sonra kazanıp biriktirdiği bütün serveti, kefilinin bir sözüyle kaybedip beş parasız olarak o ülkeden kovulabilir. Bu durum, hiç kuşkusuz kulluk düzeninin Arabistan’da hala ne denli güçlü bir sosyal geleneğe ve süregenliğe sahip olduğunun somut bir göstergesidir.


 Okumakta Olduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
  
  
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar