Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

9 Şubat 2005

Ebulfeyz Elçibey

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Siyaset-Türkiye

 


Hülagu, Yunanlılar ve Tarih Dersi


-Hanifi Altaş-


Değerli arkadaşımız Hüseyin Mümtaz'ın " İnsan, Aydın ve Türk Olmak" başlıklı yazısını okuyunca aklıma Hülagu'nun zaptettiği bazı şehirleri fetihten sonra şehri taş taş üstünde kalmayacak biçimde yıktırması üzerine yazılmış bir anekdot geldi. Zeki Velidi Togan'ın Umumi Türk Tarihine Giriş adlı kitabında yer verdiği olay şudur:

 

İlk Osmanlı Osmanlı şairlerinden Ahmedi' (ölümü M.S. 1412), "Hülegü'nün fethettiği yerlerdeki bazı şehirleri  tahrip etmesine itiraz ederek; "bu şehirler artık senindir, bunları neden yıkıyorsun?" diye soran birisine şu cevabı verdiğini manzum olarak nakleder:

 

"Ayrugun yapduğunu yakmak gerek

Bikh u bendin koparıp yıkmak gerek

Bes dönüp yapmak gerekdir gerü hem

Ki urmıya kimse benimdir deyü dem

 

Mülkü tutmak kahr ile olur hemin,

Mihr ile yek mülkü saklamak yakin "

 

Yani; ülkesi tarafından fethedilmiş olan düşmanın kendinden evvel yapmış olduklarını yakmak, temelinden koparıp yıkmak, sonra dönerek gelip onu yeniden yapmak icabeder, ta ki o düşmanlar, bir zaman gelip te; bunlar önceleri benim mülkümdü diyemesin. Devlet kahr ve şiddetle alınır fakat şefkat ile muhafaza edilebilir." Zeki Velidi Togan, Umumi Türk Tarihine Giriş,  Enderun Kitabevi, İstanbul-1981, s, 223-224)

 

Hülegü'nün bu tutumunun doğruluğu veya yanlışlığı üzerine yorum yapmayacağım. Ancak onun bu söylediklerini en iyi uygulayanların Yunanlı'lar olduğunda hiç kuşku yoktur. Eğer Hülegü'nün yaptıkları Vandalizm idiyse de, Yunanlıların son üç yüzyılın (19, 20 ve 21.yüzyılların) Vandalları olarak anılmayı haketmiş oldukları muhakkaktır.

 

Yunan ayaklanması Batılı büyük devletlerdin ve Rusya'nın açık destekleri sonucu başarıya ulaşıp da Yunan Devleti kurulunca, Yunanistan Devletinin ve Yunanlıların yaptıkları ilk iki şey şu olmuştur. Fatih döneminden bu yana orada yerleşmiş olan Türklerin öldüremediklerini topluca sürmek yani tam anlamıyla etnik temizlik yapmak  ve ikincisi de Yunanistan sınırları içerisinde bir tek Türk eseri bırakmamak! Bugün Batı Trakya'da korunabilmiş az sayıdaki Türk eseri ise Lozan Antlaşması ile Batı Trakya Türklerinin mübadele dışı bırakılmış olması dolayısıyladır. Lozan'ın imzalandığı 24 Temmuz 1923 tarihinden bu yana ne kadar Türk eserinin yok edildiğini ise ancak Tanrı bilir. Tanrı bilir diyorum, çünkü bizde bunların kaydını tutacak ne tarihçi vardır, ne de arkeolog! Bizde tarihçi var mı yok mu (yabancı üniversitelerde görevli olanlar dışında) ayrı bir konu ama, sayın H. Mümtaz'ın yazısında sözünü ettiği Oktay Ekinci gibilerinin üstadı olan zat Türkiye'deki  Arkeolojinin piri ve üstadı Ekrem Akurgal adında bir ordinaryüs profesördü ve en önemli özelliği bir Hellensever olması idi.  Öyle ki,  bu zat kurucusu ve yöneticisi olduğu Türk-Yunan Dostluk Derneğinin kendi imzasıyla yayımlanan ilk bildirisinde, "Yunanistan'ı ve Yunanlıları eleştirmemeyi" baş ilke olarak benimsediklerini açıklamıştı. Evet! "Bazıları Hellen sever!" (Değerli sinema üstadı ve aziz dostum Metin Erksan, Cumhuriyet gazetesinde çok somut örnekleri görülen (ki Oktay Ekinci de onlardan biridir) Yunan hayranları için yine aynı gazetede bu başlığı taşıyan bir yazı kaleme almıştı.) Ne var ki, bizim Arkeologlarımız herkesten daha fazla sever!

 

Yunanlıların Yunanistan'da yaptıklarını Güney Kıbrıs'taki Rumlar yapmaktan geri dururlar mı hiç? Denktaş'ın sınır kapılarını tek yanlı bir kararla açmasından sonra görüldü ki, Kuzey Kıbrıs'tan göç ettirilen Rumların bütün malı mülkü bırakıp gittikleri günkü gibi yerinde duruyordu, ama Güney Kıbrıs'tan Kuzey'e göç etmiş olup da sınır açıldıktan sonra güneye, terk ettikleri şehir, kasaba ve köylere giden Türkler geçmişlerinden en küçük bir iz bile bulamadılar. Bulsalardı da şaşardım...

 

Bu konuda yazacak o kadar çok şey var ki. Yalnızca İstanbul'da yitip giden Türk eserleri yüzlerle ifade edilmektedir. (Sivil mimari örnekleri bunun dışındadır) Bunların önemli bir kısmını da, İnönü ve Menderes döneminde, yanılmıyorsam Fransa'dan getirilen bir şehir plancısının geniş caddeler ve bulvarlar açmak bahanesiyle ve pek çoğu hiç gereği yokken devlet ve belediye eliyle yıktırdıkları oluşturur.

 

Bundan on yıl kadar önce, Antalya'daki bir arkadaşımla birlikte, bir dava dolayısıyla vekilliğini üstlendiğim o dönemin Antalya Kemer Belediye Başkanı Mustafa Gül'ün konuğu olmuştuk. Akşam sohbet sırasında bize, Almanya'da başından geçen bir olayı anlatmıştı. Kendisi Kemer Belediye Başkanı sıfatıyla Almanya'nın bir kentinin Belediye başkanını makamında ziyaret eder. "Adam bana adeta dilenci muamelesi yaptı" demişti. "Hani neredeyse bir kovmadığı kalmıştı! Fakat ne zamanki, ben ona bizim beldedeki eski bir Kiliseyi onarmak'tan söz açtım. Tavırları birdenbire değişti. Bizi yere göğe koyamaz oldu. Bizim için yardım kampanyası açmaktan, hemşehrilerinin  tatillerini Kemer'de geçirmeleri için bizzat uğraşmaktan, Kemer'i kardeş şehir ilan etmekten söz etmeye başladı!"

 

Ne dersiniz? Tarih dersinden kim sınıfta kalır? Tarihi yapanlar mı, yoksa kendilerinin olmayan tarihi eserleri yani bir bakıma tarihi yok edenler mi?

 

Hanifi Altaş

09 Şubat 2005



"Türkiye'yi İçerden Çökertmek"  -Hanifi Altaş-


6 Ekim tarihli Avrupa Birliği Komisyonunun ilerleme raporunun içeriği ve içerdiği tuzaklar daha tam anlaşılamadan, gündeme bir de Azınlık Hakları raporu düşüverdi. Türkiye’de Avrupa namına gönüllü manda düzeni kurmak isteyen “küçük bir azınlığın” temsilcileri, Başbakanlık çatısı altında, “Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu”nda bir araya gelmişler, gerçekte bu kurulda da sayıca azınlık olmalarına rağmen, 78 üyeden oluşan bu kurulun toplantıda hazır bulunan 35 üyesinden 28’inin oyları ile “Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubu Raporu”nu kabul ettirip geçirmişler ve Başbakanlık başlıklı kağıtlara yazılmış bu raporu basın mensuplarına dağıtmışlardı. Raporu kaleme alan ve açıklandıktan sonra savunan zat-ı muhterem ise Agos adlı bir azınlık (Ermeni) gazetesinde köşe yazıları yazan bir profesördü. Türkiye Cumhuriyetinin yönetici kadrolarının yetiştiği Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde de hocaydı.


 

Hanifi Altaş


Yeni Hayat Dergisi'nin sahibidir. Serbest avukatlık yapmaktadır.


 Türkçülük ve Devrimcilik



Yeni Hayat


"Yeni Hayat programının önemli bir özelliği de devrimcilikle ülkücülüğü bağdaştırmasıdır. Bu iki kavramın bugün birer sözcük olarak bile yan yana durmasının ne kadar garipseneceğini söylemeye dahi gerek yoktur. Ne var ki, asil garipsenmesi gereken şey, bir ülküsü bulunmayanların devrimcilik iddiasına kalkışmalarıdır. Gerçekte ülkücülük, bugün var olan düzeni beğenmeyerek onun yerine tasarlanmış olan ideali koymak demek olunca, bu ideali yani ülküyü gerçekleştirmenin adına devrim, bu uğraşının adına da devrimcilik demek gerekmez mi? Bu mantığın dışında bir devrimcilik yani ülküsü olmayan bir devrimcilik düşünülebilir mi? Öylesinin adi devrimcilik değil, olsa olsa anarşizm olur; çünkü, devrim yalnızca beğenilmeyen bir şeyi, bir kurumu, bir düzeni yıkmak demek değildir. Yıktığınız şeyin yerine koyacak bir "idealiniz" yoksa, siz yalnızca yıkıcı bir anarşist olabilirsiniz; ama devrimci asla!


 Türkçülük



Enver Paşa


Enver Paşa’nın hem kişisel olarak, hem de devlet adamı ve asker olarak yanlış, eksik, kusurlu tarafları bulunabilir. Elbette bu yönleri eleştiri konusu da yapılabilir. Ancak işin şu yanı çok iyi bilinmelidir ki, onun ve ittihatçı arkadaşlarının gerek Meşrutiyetin ilanı, gerek 31 Mart irtica ayaklanmasının bastırılması, gerek Trablusgarp savaşı ve gerekse Bab-ı Ali baskını sırasında sergiledikleri cesaret ve ataklık, imparatorluğun çöküş döneminde yurtsever ve idealist kadroların önünü açmak bakımından bile çok çok önemlidir. Çöküş dönemlerinde devletin sivil ve askeri kadrolarına hakim olan karamsarlık, yılgınlık, ürkeklik, korkaklık ve tembellik gibi hastalıkları bünyeden söküp atan ve taa Milli Mücadeleye kadar uzayan, hatta onu kazandıran yenilmezlik ruhunu ve devrimci dinamizmi onlara kazandıran Enver Paşa ve İttihatçı arkadaşları olmuştur.


 Din Geleneğinde Yanlışlar...


The image “http://dukkan.dharma.com.tr/img/books/t/975-333-058-8.jpg” cannot be displayed, because it contains errors.


Kulluk Düzeni


Kölelik ve/veya kölecilik; bir sosyal ve ekonomik düzenin adıdır. Müslümanlık yahut İslamiyet de, Arapların yarı köleci-yarı feodal sosyo-ekonomik düzeni içerisinde meydana gelmiştir. Adına Cahiliye dönemi denilen İslam öncesi çağlarda Arapların sosyal yaşantısı, ancak böyle tanımlanabilir. Sayıları belirli Arap kentlerindeki bir kısım etkin (nüfuzlu) kabile üyelerinin ülke içinde ve dışında ticaret serbestisine sahip olmaları bu durumu değiştirmez. Bugün dahi Suudi Arabistan’da bu köleci sistemin veya kulluk düzeninin somut izlerine rastlanabilir. Sözgelimi bu ülkede bir yabancının işçi olarak çalışması için de, bir işyeri açması için de ancak bu ülke yönetimince makbul bir Arab’ı kefil olarak göstermesi gerekir. Bu kefalet; bizim bildiğimiz anlamda bir krediye veya borca kefil olmak anlamında değildir; insanın insana kefil olması demektir. Daha doğrusu kefil olunanın kefile mahkumiyeti ve esaretidir. Öyle ki, kefil olunan kişi yıllarca çalışıp didindikten sonra kazanıp biriktirdiği bütün serveti, kefilinin bir sözüyle kaybedip beş parasız olarak o ülkeden kovulabilir. Bu durum, hiç kuşkusuz kulluk düzeninin Arabistan’da hala ne denli güçlü bir sosyal geleneğe ve süregenliğe sahip olduğunun somut bir göstergesidir.


 Okumakta Olduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
  
  
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar