Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

28 Ocak 2006

Namık Kemal

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Siyaset-Türkiye

 


"Türkiye'yi İçerden Çökertmek"


-Hanifi Altaş-


6 Ekim tarihli Avrupa Birliği Komisyonunun ilerleme raporunun içeriği ve içerdiği tuzaklar daha tam anlaşılamadan, gündeme bir de Azınlık Hakları raporu düşüverdi. Türkiye’de Avrupa namına gönüllü manda düzeni kurmak isteyen “küçük bir azınlığın” temsilcileri, Başbakanlık çatısı altında, “Başbakanlık İnsan Hakları Danışma Kurulu”nda bir araya gelmişler, gerçekte bu kurulda da sayıca azınlık olmalarına rağmen, 78 üyeden oluşan bu kurulun toplantıda hazır bulunan 35 üyesinden 28’inin oyları ile “Azınlık Hakları ve Kültürel Haklar Çalışma Grubu Raporu”nu kabul ettirip geçirmişler ve Başbakanlık başlıklı kağıtlara yazılmış bu raporu basın mensuplarına dağıtmışlardı. Raporu kaleme alan ve açıklandıktan sonra savunan zat-ı muhterem ise Agos adlı bir azınlık (Ermeni) gazetesinde köşe yazıları yazan bir profesördü. Türkiye Cumhuriyetinin yönetici kadrolarının yetiştiği Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde de hocaydı.
 

Azınlık raporunu ani bir baskınla, kurulun üçte birinin oyları ile geçiren bu kişi Baskın Oran’dır. Atalar boşuna “baskın basanındır” dememişler! Yardımcısı da, Almanlara ve Alman Vakıflarına yakınlığıyla bilinen bir başka akademisyen ve muhtemelen kendisi de bir azınlık mensubu olan Prof. Dr. İbrahim Kaboğlu’dur. Anlaşılan, her ikisinin de gördüğü iş aynı kaba ve kalıba dökülmektedir.
 

Türkçede “ön tekerin gittiği yerden arka teker de gider” diye bir özdeyiş daha vardır. Ancak bunlar, Avrupalı efendilerinden de hızlı davranmışlar, 6 Ekim’den de önce, 1 Ekim tarihinde yukarıda sözünü ettiğimiz raporu geçirmeyi başarmışlardır. Basına yansıyanlardan öğrendiğimize göre, raporun geçirilmesi sırasında, onu hazırlayanlara yardımcı ve destek olanlar ise şunlardır: Kanal-7’ye yakınlığı ile bilinen Deniz Feneri Derneği, Fetullah Gülen’in onursal başkanı olduğu Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı, Helsinki Yurttaşlar Derneği ve Mazlum-Der!
 

Doğrusu pek de yakışır!
 

Avrupalı efendilerin buyrukları doğrultusunda hazırlandığı muhakkak olan raporun özeti diyebileceğimiz noktalar ise şöylece sıralanabilir:
 

    1- Azınlık kavramına yönelik gelişmeler izlenmeyerek Lozan’a takılıp kalınmıştır. Lozan, istenilen dilin konuşulması ve azınlıklara tanınmış haklar yönünden eksik uygulanmaktadır.
 

    2- Kemalist devrimin yapıldığı 1920 ve 1930’larda doğal olan bu tutum, bizzat Mustafa Kemal Atatürk’ün “muasır medeniyet” tezi icabı artık geride kalmıştır.
 

    3- Tek kültürlü ulus devlet modelinin insan haklarını göz ardı eden boyutu yerine, “Türkiye’lilik” üst kimliği altında çok kültürlü yeni bir toplum (mozaik) modeli benimsenmelidir.
 

    4- Devletin ülkesiyle bölünmez bütünlüğü son derece doğal ve bütün dünyada tartışmasız kabul edilen bir husustur. Fakat “milletin bölünmez bütünlüğü” kavramı, milletin tek parça “monolitik” olduğunu söylemektir ki, milleti oluşturan çeşitli alt kimliklerin inkarı anlamına gelir, dolayısıyla demokrasinin özüne karşıdır.
 

    5- “Türkiye Devletinin dili Türkçedir” ibaresini anlamak hepten imkansızdır, çünkü devletin dili olmaz. Resmi dili olur ve o ülkedeki yurttaşlar devletle ilişkilerinde bu resmi dili kullanmanın yanı sıra çeşitli diller konuşurlar. Bu da doğaldır.
 

    Yukarıdaki maddelerden dil bahanesiyle Lozan’a dil uzatılan birincisi de dahil olmak üzere bütün maddelerin, 6 Ekim tarihli AB Komisyonunun ilerleme raporu ve Avrupa Birliğinin daha önceki sayısız kararları ve belgeleriyle birlikte değerlendirilmesi gerekir. Böyle bir değerlendirme sonucunda ortaya çıkacak olan tablo ise şudur: Bizim tam on yıl evvel Yeni Hayat’ın daha ilk sayısında da tespit ettiğimiz üzere, “Avrupalı sömürgeciler, yetmiş beş yıl önce ordular yürüterek gerçekleştiremediklerini yani Sevr antlaşmasının maddelerinde somutlaşan isteklerini, bugün içimizdeki yerli işbirlikçileri aracılığıyla gerçekleştirme peşindedirler.” Maksatları açıktır: Türk varlığını Türkiye’de bitirmek ve bunun için de Türk milli devletini tasfiye etmek!
 

Bu, “Sevr’i içerden zorlamaktır.” Lozan’ın öcünü ve rövanşını almaktır.
Türkiye’yi içerden çökertmektir!
 

    **
Ne diyordu milli şairimiz Mehmet Akif?


    “Girmedikçe tefrika bir millete ona düşman giremez
    Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez!”
 

Yukarıda sözü edilen ve Türkiye’nin içine tefrikayı yani ayrımcılığı Devlet eliyle sokmayı öğütleyen Azınlıklar raporunun asıl sahibi de yine hiç kuşkusuz Avrupa(lılar) Birliğidir. Şehit arkadaşımız Dr. Necip Hablemitoğlu’nun Alman Vakıfları ve Bergama Dosyası adlı kitabına bakarsanız, Azınlıklar raporunun hangi Avrupa ülkesinin gizli servis çalışmalarından mülhem olduğunu da anlarsınız. Bu itibarla, sadece raporu düzenleyenleri hedef almakla ve onlara tepki göstermekle yetinmek, asıl hedefi gözden kaçırmaktır. Oysa ki, bizim ortada gördüklerimiz yalnızca birer hortumdur. Filler arkada saklıdır.
 

Azınlıklar raporunda ileri sürülen ve pek çoğu safsatadan ibaret olan bir takım hususları irdelemek yazımızın sınırlarını aşacağından, bu değerlendirmeyi bir sonraki yazımıza bırakarak, biz şimdilik, çağdaş ve uygar Avrupalıların, Lozan’ın imzalanmasından bu yana aradan seksen yılı aşkın bir zaman geçtiği halde, niçin Sevr’i yeniden diriltmek istedikleri, bize karşı neden böyle düşmanca davrandıkları sorularına cevap arayalım. Fakat bu arada bize yönelik şöyle bir karşıt soru da akıllara gelebilir: Acaba biz Avrupa(lılar) Birliği hakkındaki yargılarımızda yanılıyor olamaz mıyız? Avrupalılar gerçekten de bizim iyiliğimizi istiyor olamazlar mı?
 

Bu son sorunun cevabını, tarihçi yazar Murat Bardakçı, Hürriyet gazetesinin 31 Ekim 2004 tarihli nüshasında yayımlanan yazısında çok çarpıcı bir biçimde vermişti. Bardakçı yazısını şöylece özetlemişti:
 

“ Başbakan Tayyip Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün Roma’daki Conservatori Sarayı’nda Papa Onuncu Innocent’in heykelinin önünde Avrupa Anayasası’nın nihai senedini imzalamaları bana artık unuttuğumuz bir başka Avrupa maceramızı, 1856’nın 30 Mart’ındaki Paris Anlaşması’nı hatırlattı.
 

Biz, bu anlaşma ile káğıt üzerinde de kalsa resmen ‘Avrupalı’ olmuş, ‘büyük devlet’ kabul edilmiş, o zamanın AB’si sayılan ‘Avrupa Devletleri Konseyi’ne girmiştik ama işler başka türlü neticelenmişti: Paris Anlaşması ile toprak bütünlüğümüzü garanti altına alan Avrupa’nın baskısıyla, anlaşmanın üzerinden geçen 50 sene boyunca her vesileyle toprak kaybetmiştik.”
 

Murat Bardakçı aynı yazısında, toprak bütünlüğü Avrupalıların garantisi altında bulunan Türk-Osmanlı İmparatorluğunun, böyle bir garanti altında iken neleri ve nereleri yitirdiğinin bir listesini de veriyordu:
 

“MART 1870: Rusya’nın baskısıyla Bulgar Kilisesi’nin bağımsızlığını tanıdık.
 

MAYIS 1876: Hersek’te devam eden isyan, Avrupa’nın verdiği muhtıra ile bölgenin elimizden çıkmasıyla neticelendi.
 

MAYIS 1876: Selánik’te olaylar çıktı ve yine Avrupa’nın baskısıyla altı Müslüman’ı idam etmek zorunda kaldık. Aynı sene Rusya ile girdiğimiz ve tarihlere ‘93 Harbi’ diye geçen savaşta yenildik, Ruslar Yeşilköy’e kadar geldiler ve çok büyük toprak kaybettik.
 

HAZİRAN 1878: İngiltere, Rus tehdidi karşısında vereceği desteğin bedeli olarak bizden Kıbrıs’ı istedi. Adayı, İngiltere’ye vermeye mecbur kaldık.
 

NİSAN 1881: Türkiye’nin toprak bütünlüğünü garanti eden ülkelerden biri olan Fransa, Türk toprağı sayılan Tunus’u işgal etti.
 

TEMMUZ 1882: İngiltere, alacaklarını tahsil edebilmek için Mısır’a donanma gönderdi ve İskenderiye’yi bombalattı. Karaya çıkan birlikler Kahire’ye girdiler ve Mısır’da seneler boyu sürecek olan İngiliz işgali başladı.
 

EYLÜL 1895: İstanbul’un Kadırga semtinde reform bahanesiyle ayaklanan ve Avrupa’dan destek alan Ermeniler ile askerler arasında çatışma çıktı ve bu olay Ermeni sorununun başlangıcı oldu.
 

KASIM 1901: Fransa, alacağını tahsil etmek bahanesiyle Midilli’ye donanma gönderdi ve adadaki gümrük binasını işgal ederek adanın bütün gelirlerine el koydu.
 

KASIM 1906: Türkiye’nin borçlarını ödemediği gerekçesiyle, Avrupa devletleri Midilli ve Limni adalarındaki posta ve gümrük dairelerini işgal ettiler. İşgale sadece Almanya katılmadı.”
 

Gerçek şu ki, biz Avrupalıları ne gözle görürsek görelim, onlar için birinci derecede önemli olan, yalnızca ve daima kendi değerleri ve kendi çıkarlarıdır. Çağdaşlık ve uygarlığın simgesi olsalar da, olmasalar da, onların biz Türklere ve bizim gibi Avrupalı olmayan uluslara bakış açıları asla değişmez. Çünkü Avrupalıların geleneksel anlayışlarına göre, kendileri dünyanın merkezindedirler; merkezde olmayanlar yani çevredekiler ise barbarlardır ve bunlar Avrupalılara baş eğmek; onları efendi olarak tanımak zorundadırlar.
 

Avrupalıların gözünde, bizim gibi ulusların kendileri kadar uygarlaşmasına imkan yoktur ve buna da imkan verilmemelidir. Çünkü onlar daima “uygarlığın temsilcisi ve çevre ülkelere karşı uygarlık yolunda klavuz” rolünü oynamalı, bu konumu kendi ellerinde tutmalı ve bunu sürdürmelidirler. Çünkü merkezde olmak bunu gerektirir ve bu onların merkezde bulunmalarını da meşru kılar. Kaldı ki, kendilerinden olmayanların uygarlık bakımından önde olmaları, Avrupalıların onlara saygı duymalarını ve saygılı olmalarını da gerektirmez.
 

Unutmayalım ki, çağının en ileri ve en yüksek uygarlığını kurmuş olan Endülüs Emevilerini yani İspanya’yı fethetmiş Müslüman Arapları bu ülkeden söküp atmak, sürüp çıkarmak için tam yedi yüz yıl boyunca ve büyük bir sabırla “reconquista” ( Türkçe anlamı yeniden fetih) projesini yürüterek sonuca ulaştıranlar; Endülüs’ü yakıp yıkarak yok eden ve sonunda İspanya’da bir tek Müslüman bırakmayacak biçimde etnik ve dinsel temizlik yapanlar da aynı Avrupalılardı. Onlarla bizim aramızdaki fark işte asıl bu noktadadır. Onlar asla unutmaz; biz ise çok çabuk ve kolay unuturuz. Onlarda ulusal bellek doğuştan itibaren beyinlere kazınan ortak tarihi ve kültürel değerlerden oluşur ve o değerler manzumesi içinde Türk düşmanlığının apayrı bir yeri vardır; bizde ise ulusal bellek diye bir kavram yoktur.
 

Diyebilirsiniz ki, Endülüs’ü yok edenler Ortaçağın Avrupalılarıydı. İyi de, daha dün Bosna-Hersek’te bir milyona yakın insanın katledilmesiyle sonuçlanan kanlı boğazlaşmaları teşvik edip sonra da kılını kıpırdatmadan seyredenler de aynı Avrupalılar değil miydi?
 

Bakınız, bundan yüz elli yıl önce, 1856 yılındaki Paris Konferansında bizi lütfen Avrupalı sayıp Avrupa Konseyine kabul eden ve tabii zamanın çağdaş ve uygar Avrupa’sını temsil ettiklerinde kuşku bulunmayan Avrupalı Devletler, biz Türkleri hangi gözle görüp bize nasıl davranıyorlarmış? Aşağıdaki alıntı da, o dönemin tanığı olan Wanda adlı bir Avrupalı generale aittir. Memoires Anecdotiques adlı eserin sahibi olan General Wanda, Tanzimatın etkileri geçtikten sonra ”Devlet-i Aliye’nin (Osmanlı Devletinin) zaafından ecnebilerin nasıl yararlandıklarına ve bu hali nasıl gaddarca sömürmek istediklerine ilişkin gözlemlerine dayanarak, şu kısa fakat Avrupalılar için acı tenkit ile dolu satırları kaleme almıştır:
 

“ Türklerde aslen Hıristiyanlardan, ecnebilerden (yabancılardan) nefret yoktur; batının siyaseti Türkiye’yi ve Türkleri sıkıştırarak onlarda böyle duygular uyandırıyor. Taassuba isnat edilen şiddetin başlıca sebebi budur. Türkiye zaafa uğrayınca spekülasyon yapan ecnebiler (tefecilik yapan ve borsada oynayan yabancılar) – bunlar daima iki yüzlü, yalancı ve küstahtırlar!- avcı kuşlar gibi bu zengin ve güzel memlekete atıldılar.
 

Ecnebiler harpleri bile ekseriya bu yoldaki teşebbüsleri ve keyfi isteklerinin gerçekleşmesi için çıkarırlar. Diplomasi bunları himaye eder, davaların iyisini kötüsünü ayırmaz. Ecnebi daima, işleri ne kadar fena ve çürük olursa olsun daima, kazanmalıdır!
 

Türk daima kaybetmelidir. Parasile ödemeli, hürriyeti, sıhhatile, bazen hatta hayatı ile ödemeli. Konsoloslar, cürmü meşhut halinde (suçüstü) yakalanan mücrimleri (suçluları) bile tahliye, masumları hapis, (kendi) işlerine gelmiyen memurları azlettirirler; serserileri himaye eylerler! Bab-ı Ali (Türk-Osmanlı Hükümeti) hakkını savunmamalı ve bunda direnmemelidir.
 

Türkler uygar Avrupanın isteklerine karşı durabilirlermiş! Onları ne yapıp yaparak ecnebileri dinlemeğe, ecnebilere boyun eymeğe mecbur etmelidir. Onlar ki mutaassıp ve barbardırlar!”*
 

Avrupalıların yüz elli yıl önceki bu anlayış ve uygulamalarıyla günümüzdeki anlayış ve uygulamaları arasında bir fark olduğu söylenebilir mi?
 

Yukarıdaki mülahazaları ve Avrupa-Türkiye ilişkilerinin Atilla’dan bu yana sürekli biri diğeri aleyhine yayılma ve genişleme ile geçen rekabet ve düşmanlıkla dolu tarihini bir yana bıraksak bile, Avrupalıların Türkiye’ye karşı düşmanca davranmakta yine de kendilerince haklı sebeplere sahip olacaklarında hiç kuşku yoktur. Olmasa dahi hiç ummadığınız bir yerlerden bir vesile bulup çıkaracaklarından emin olabilirsiniz. Türkiye-AB ilişkilerinin geçmişten günümüze kadarki seyri de bunu göstermiyor mu?
 

AB ile olan ilişkilerimizin geleceği ise karanlıktır ve bu konu hakkında içimizdeki Avrupa mandacıları ne derlerse desinler, Türkiye’nin mevcut haliyle Avrupalılar Birliğine (AB’nin tam açılımı budur; Avrupa Birliği değil Avrupalılar Birliği) kabul edilmeyecek olduğu muhakkaktır. Velev ki, Avrupalılar kendi çıkarlarını gözeten bir takım düşüncelerle aksi yönde hareket edecek olsalar dahi, Türkiye’yi, ancak yutulabilir ve sindirilebilir bir lokma haline getirdikten sonra içlerine almaya yanaşacaklardır. 70 milyonluk genç ve dinamik bir nüfusa sahip Türkiye’yi aralarına almak onlar bakımından hiç de akıl karı değildir. Siz bu yetmiş milyona, Yunanistan’daki Batı Trakya ile bizden önce AB’ye gireceğine kesin gözüyle bakılan Bulgaristan, Makedonya ve Romanya gibi ülkelerde yaşayan Türkleri ve yine doğu Avrupa’daki doğal müttefiklerimiz olan diğer Müslüman unsurları da eklediğiniz zaman, Türkiye fiilen Avrupa kıtasının yarısına hükmeder hale gelecektir. Böylelikle, eski Osmanlı hinterlandı yani hakimiyet sahası yeniden Türklerin denetimi altına girmiş olacaktır. Bugün Türkiye’yi sözüm ona yöneten çapsızların böyle bir niyeti bulunmasa dahi, Avrupalıların bu ihtimalleri düşünmemiş olmalarına imkan var mıdır? Zaten şimdiden bir yaşlılar topluluğu haline gelmiş bulunan Avrupa, genç ve dinamik nüfusuyla bütün kıtanın ekonomik ve sosyal hayatında birinci derecede söz ve karar sahibi olacağı muhakkak görünen bir Türkiye’yi tekparça olarak bünyesine kabul eder mi? İşte, Avrupa’nın ikide bir Türkiye’nin önüne sürdüğü, Sevr’i hatırlatan bir yığın taleplerinin ve şartlarının arka planında bu endişeler yer alıyor. Batılılar, hem de ABD ve AB’siyle bir blok olarak, Tıpkı Nasrettin Hoca’nın çok uzun ve biçimsiz bulduğu için leyleğin ayaklarını, kuyruğunu, kanatlarını, gagasını kesip de, “İşte şimdi bir kuşa benzedin” dediği hesap, Türkiye’nin kolunu kanadını budamak istiyorlar. Ancak kolu kanadı budanmış ve kuşa çevrilmiş bir Türkiye AB için bir tehdit ve tehlike olmaktan çıkar. Kürtleri azınlık olarak kabul ettirme ve hatta daha ileri giderek Türk devletine ortak etme gayretleri yetmezmiş gibi, en son olarak yüzde doksanı halis muhlis Türk olan Alevileri de ayrı bir azınlık olarak tanıtma ve Türk’ten ayrı bir kimlik sahibi yapma çabalarının gerisinde yatan budur. Bir yandan kamu yönetimi reformu adı altında devletin milli, tekil ve üniter yapısı darmadağın edilip merkezi Türk devletinin gücü ve otoritesi kırılırken, aynı zamanda azınlıklar örgütlendirilip palazlandırılacak; bir yandan da yıllardır bu maksada yönelik olarak ortaya atıldığı besbelli olan “mozaik ve ırk harmanı” gibi safsatalar gerçekmiş gibi benimsetilerek, Türk milleti yoktur, Türk yoktur; Türkiyeli vardır diye diye, Türk oğlu Türk olan Aleviler ile Türkçe’den başka dil konuşmayan ve kendisini Türk sayan yurttaşlarımız Türklükten uzaklaştırılıp farklı kimlikler verilmek suretiyle Türklük kendi atayurdunda eritilip bitirilecektir. Türk devleti ve Türk milleti kavramları ortadan kaldırıldıktan sonra, Türkiye, tıpkı dikensiz bir gül bahçesine girercesine, kolaylıkla işgal altına alınabilir. Savaşarak elde edemedikleri Türkiye, içerden kuşatma ve çökertme yoluyla, Türkleri uyutacak ve uyuşturacak sinsice ve kahpece yöntemlerle zapt edilebilir. Akıllarının dibinde yatan budur.
 

Esasen Türkiye’nin dışındaki Türklere yapılanlar da içerde yapılmak istenenlere paraleldir ve aynı maksada yöneliktir. Kıbrıs’ta çevrilen dolaplar da, Telafer’e atılan bombalar da, hatta daha önce Bosna-Hersek’te, Karabağ’da, Afganistan’da yani Türklerin etki alanı, ilgi alanı ve çekim gücüne dahil neresi varsa oralarda Türklerin veya doğal müttefiklerinin nüfusunu yok etme, eritme, dağıtma, sindirme biçiminde yürütülen uygulamaların tamamı da, esas itibariyle Türkiye’nin dışarıdaki gücünü ve etkinliğini kırmaya dönük bir planın parça parça, aşama aşama uygulanmasından başka bir şey değildir. Türkiye içerden ve dışarıdan kuşatılmaktadır.
 

“Adalet dilenmek ve acındırmak gibi bir ilke yoktur.”
 

Peki ama, Türkiye dışardan ve içerden kuşatılıp çökertilmeye, kolu kanadı budanmaya çalışılırken, buna karşı tedbir alması gerekenler, kendilerinden devletin varlığını koruma refleksini ortaya koyması beklenenler, ne yapıyorlar? Türkiye’yi yönetenler ve onlarla eşgüdüm içerisinde bulunanlar, karanlık bir gecede projektörün ışığına yakalanmış bir tavşan gibi hareketsiz haldedirler. AB büyüsü veya hipnozunun etkisi altındadırlar. Tek yaptıkları cellatlarının merhametine sığınmak ve onlardan adalet dilenmektir. Tıpkı daha önce de Kıbrıs’ta yaptıkları gibi…
 

Bu konuya yeniden dönmek üzere, malum raporda bizim gibi düşünenleri Sevr paranoyası ile suçlayan Baskın Orang familyasına da bir cevap olması açısından, 6 Ekim tarihli AB raporundan yalnızca bir paragrafı dikkatlerinize sunuyorum:
 

“Önümüzdeki yıllarda Türkiye’nin AB’ye üye olması ile birlikte bölgedeki anahtar konu suyun gelişimi ve sulama olup, Ortadoğu’da stratejik önem kazanacaktır. Dicle ve Fırat havzasındaki kaynak ve barajlar ile sulama tesislerinin –sınır aşan sular- kapsamında İsrail ve komşu ülkeler arasında uluslar arası yönetimi AB’nin büyük meselesi olacaktır.”
 

Bu paragrafın aşağıda tırnak içinde verilen yorumu ise, AB komisyonu raporunu elinin tersiyle itmesi gerekenlere hitaben, haklı olarak asıl yapılması gerekenin ne olduğuna bir nazire, bir gönderme olmak üzere, “Peki Yumruk Neden Vardır?” başlıklı bir yazı kaleme alan değerli arkadaşımız Hüseyin Mümtaz’a ait:
 

“Buyurun buradan yakın..
 

Dicle ve Fırat havzasını “uluslar arası yönetime” bırakacakmışız ve bu AB’nin temel meselelerinden olacakmış.
 

Bana Dışişlerinden bir ehil kişi çıkıp da anlayabileceğim bir dille, ama hiç kıvırmadan Dicle ve Fırat ile AB’nin ne gibi bir ilgisi olduğunu, İsrail’in burnunun bu işe nereden dahil edildiğini açıklayabilir mi acaba?
 

6 Ekim 2004 tarihli AB İlerleme Raporu’ndaki “Dicle-Fırat havzasına uluslar arası Yönetim” mantığının, Sevr’deki İstanbul ve Boğazlar Komisyonu’ndan, İzmir Bölgesi ve Komisyonu’ndan, Edirne için öngörülen “özel” yönetim biçiminden ne farkı vardır?
 

Fakat Sevr, cephelerde yenilen, ordusu dağılmış bir İmparatorluğa dayatılmıştı?
 

Koca Türkiye Cumhuriyeti 2004’de nerede yenilmiştir, ordusu nerededir de başı böyle eğik ve siniktir?” (Hüseyin Mümtaz, “Peki yumruk Neden Vardır?”, www.internetgazete.com)
 

Aşağıdaki okuyacağınız haberi ise çeşitli internet siteleri “MGK’DAN AB’YE ADALET ÇAĞRISI” başlığıyla yayımlamış iken, Hürriyet gazetesi (28/10/2004 günü) içeriğiyle hiç de uyuşmayan şu başlıkla vermiştir:
 

Sivil MGK’dan AB’ye tarihi çağrı
 

Milli Güvenlik Kurulu’nun (MGK) dün Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in başkanlığında yaptığı toplantıda, Avrupa Birliği’ne ‘diğer ülkeler için öngörülmeyen ölçüt ve yöntemlerin Türkiye için de öngörülmemesi gerektiğini’ ilk kez kuvvetle vurguladı.
 

AB komisyonunun 6 Ekim’de yayınladığı rapordaki ‘müzakerelerin ucu açıktır ve sonucu önceden garanti edilemez’ ifadesine, bu bağlamda, Ankara’nın isteği üzerine ‘doğası gereği’ sözcüğü eklenmişti.
 

Çankaya Köşkü’nde dün saat 13.30’da başlayan ve 5 saat süren toplantıdan sonra yayınlanan MGK bildirisinde şöyle denildi:
 

‘Avrupa Birliği Komisyonu tarafından açıklanan 6 Ekim 2004 günlü rapor ve ülkemizle üyelik görüşmelerinin başlatılması yönünde raporda belirtilen öneri ışığında Türkiye Avrupa Birliği ilişkileri, ayrıntılı olarak incelenmiş; 1999 Helsinki kararlarıyla kabul edilen eşit işlem ilkesi doğrultusunda diğer ülkeler için öngörülmeyen ölçüt ve yöntemlerin Türkiye için de öngörülmemesinin gerekliliği vurgulanmış; ayrıca Irak’taki son durum ve bunun ülkemize yansımaları üzerinde kapsamlı bir değerlendirme yapılmıştır.’
 

Sivil sekreter yüzleri güldürdü
 

MGK’nin ilk sivil Genel Sekreteri Yiğit Alpogan, görüntü almaları için salona alınan basın mensuplarının ilgi odağı oldu. Kameraman ve foto muhabirlerinin salona alınır alınmaz objektiflerini Alpogan’a yöneltmeleri üzerine Başbakan Erdoğan ile Cumhurbaşkanı Sezer arasında geçen bir espri, üyeleri güldürdü. “
 

Hürriyet’in tarihi çağrı diye takdim etmeğe kalkıştığı, ama bence en uygun başlığı “Sinik MGK’dan AB’ye Adalet Çağrısı” olması gereken bu haber beni tarihe çağırıyor. Nutuk’u karıştırıyor, üç cümleden ibaret o bölümü arayıp buluyorum.
 

Bakınız Mustafa Kemal Atatürk ne diyordu:
 

“Adalet dilenmekle ve başkalarını kendine acındırmakla ulus işleri, devlet işleri görülemez; ulusun ve devletin onuru ve bağımsızlığı güven altına alınamaz.
 

Adalet dilenmek ve acındırmak gibi bir ilke yoktur. Türk ulusu, Türkiye’nin yarınki çocukları, bunu bir an bile akıllarından çıkarmamalıdırlar.”
 

    ***
 

Agos gazetesi yazarlarından Baskın Oran’ın, Azınlıklar raporuyla Türk Devletinin ölümüne fetva çıkardığı günlerde ve 6 Ekim tarihli malum AB raporunun açıklanmasının ardından, aynı Ermeni gazetesinde her fırsatta Türklüğe kin kusan Hırant Dink “Hoş Gidişler Ola” başlıklı yazılar yazıyor.
 

Azınlıklar azdıkça azıyor. Salyalarını akıtıp dişlerini göstermeye başlıyorlar…
 

Devletin ve milletin bekasının konuşulması gereken yerde, yani yukarıdan beri anlattığımız konuların görüşülmesi gereken yerde ise hala espriler yapılıyor ve bütün yüzler gülüyor…!
 

Bizimse yüzümüz kızarıyor, içimiz yanıyor, yüreğimiz kanıyor!
 

* Süleyman Kani İrtem, Sultan Abdülaziz ve Bir Seraskerin İhtilali, Temel yayınları, İstanbul-2004, s.90-91

 

Hanifi Altaş

28 Ocak 2005


 

Hanifi Altaş


Yeni Hayat Dergisi'nin sahibidir. Serbest avukatlık yapmaktadır.


 Türkçülük ve Devrimcilik



Yeni Hayat


"Yeni Hayat programının önemli bir özelliği de devrimcilikle ülkücülüğü bağdaştırmasıdır. Bu iki kavramın bugün birer sözcük olarak bile yan yana durmasının ne kadar garipseneceğini söylemeye dahi gerek yoktur. Ne var ki, asil garipsenmesi gereken şey, bir ülküsü bulunmayanların devrimcilik iddiasına kalkışmalarıdır. Gerçekte ülkücülük, bugün var olan düzeni beğenmeyerek onun yerine tasarlanmış olan ideali koymak demek olunca, bu ideali yani ülküyü gerçekleştirmenin adına devrim, bu uğraşının adına da devrimcilik demek gerekmez mi? Bu mantığın dışında bir devrimcilik yani ülküsü olmayan bir devrimcilik düşünülebilir mi? Öylesinin adi devrimcilik değil, olsa olsa anarşizm olur; çünkü, devrim yalnızca beğenilmeyen bir şeyi, bir kurumu, bir düzeni yıkmak demek değildir. Yıktığınız şeyin yerine koyacak bir "idealiniz" yoksa, siz yalnızca yıkıcı bir anarşist olabilirsiniz; ama devrimci asla!


 Türkçülük



Enver Paşa


Enver Paşa’nın hem kişisel olarak, hem de devlet adamı ve asker olarak yanlış, eksik, kusurlu tarafları bulunabilir. Elbette bu yönleri eleştiri konusu da yapılabilir. Ancak işin şu yanı çok iyi bilinmelidir ki, onun ve ittihatçı arkadaşlarının gerek Meşrutiyetin ilanı, gerek 31 Mart irtica ayaklanmasının bastırılması, gerek Trablusgarp savaşı ve gerekse Bab-ı Ali baskını sırasında sergiledikleri cesaret ve ataklık, imparatorluğun çöküş döneminde yurtsever ve idealist kadroların önünü açmak bakımından bile çok çok önemlidir. Çöküş dönemlerinde devletin sivil ve askeri kadrolarına hakim olan karamsarlık, yılgınlık, ürkeklik, korkaklık ve tembellik gibi hastalıkları bünyeden söküp atan ve taa Milli Mücadeleye kadar uzayan, hatta onu kazandıran yenilmezlik ruhunu ve devrimci dinamizmi onlara kazandıran Enver Paşa ve İttihatçı arkadaşları olmuştur.


 Din Geleneğinde Yanlışlar...


The image “http://dukkan.dharma.com.tr/img/books/t/975-333-058-8.jpg” cannot be displayed, because it contains errors.


Kulluk Düzeni


Kölelik ve/veya kölecilik; bir sosyal ve ekonomik düzenin adıdır. Müslümanlık yahut İslamiyet de, Arapların yarı köleci-yarı feodal sosyo-ekonomik düzeni içerisinde meydana gelmiştir. Adına Cahiliye dönemi denilen İslam öncesi çağlarda Arapların sosyal yaşantısı, ancak böyle tanımlanabilir. Sayıları belirli Arap kentlerindeki bir kısım etkin (nüfuzlu) kabile üyelerinin ülke içinde ve dışında ticaret serbestisine sahip olmaları bu durumu değiştirmez. Bugün dahi Suudi Arabistan’da bu köleci sistemin veya kulluk düzeninin somut izlerine rastlanabilir. Sözgelimi bu ülkede bir yabancının işçi olarak çalışması için de, bir işyeri açması için de ancak bu ülke yönetimince makbul bir Arab’ı kefil olarak göstermesi gerekir. Bu kefalet; bizim bildiğimiz anlamda bir krediye veya borca kefil olmak anlamında değildir; insanın insana kefil olması demektir. Daha doğrusu kefil olunanın kefile mahkumiyeti ve esaretidir. Öyle ki, kefil olunan kişi yıllarca çalışıp didindikten sonra kazanıp biriktirdiği bütün serveti, kefilinin bir sözüyle kaybedip beş parasız olarak o ülkeden kovulabilir. Bu durum, hiç kuşkusuz kulluk düzeninin Arabistan’da hala ne denli güçlü bir sosyal geleneğe ve süregenliğe sahip olduğunun somut bir göstergesidir.


 Okumakta Olduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
  
  
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar