Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

26 Haziran 2007

Muharrem Ertaş

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Siyaset-Türkiye


ASELSAN Şeytan Üçgeninde mi?


-Muharrem Kılıç-


Dünyanın çift kutupluluktan tek kutupluluğa dönüşmesinden sonra, dünyayı tek başına yönetme iddiasında olan güçler, diğer devletlere karşı pervasızca tavırlar sergilemeye başladılar. Daha önce karşı kutuptan çekinerek, mülayim davrandıkları devletlere, artık karşılarında çekinecekleri bir güç kalmadığı için, daha sert davranmaya başladılar. Çünkü onlara göre artık yolları açılmıştı. İstediklerini ne pahasına olursa olsun elde etmek yaklaşımı sergiliyorlardı. İşte bu devletlerden biri de Türkiye Cumhuriyeti Devletidir. Bu sert davranışların neler olduğuna bakacak olursak, karşımıza öncelikle Çekiç Güç, Kuzey Irak, PKK, Maden ve Petrol yasaları gibi konular çıkar. 

 

ASELSAN ülkemiz açısından çok önemli kurumlardan biridir. “Aselsan Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfı ‘nın bir kuruluşudur.”[1] Türkiye’nin Kıbrıs Barış harekatından karşılaştığı zorluklardan sonra, askeri alanda dışa bağımlılığı azaltmak için devletimiz tarafından kurulmuştur. Sahasında kısa zamanda çok uzun yol kat etmiş, pek çok başarının altına imza atmıştır. Hatta bazı konularda kendi iç gereksinimlerimizi karşıladıktan sonra, ihracat da yaparak, teknoloji transferi yaparak kendini kanıtlamıştır. Aselsan’ı burada uzun uzun anlatmaya gerek duymuyorum. Aselsan hakkında bilgi edinmek isteyenler, istemedikleri kadar bilgiyi, kurumun www.aselsan.com.tr/map adresinde bulabilirler.

 

Aselsan’ın başarılarının, ülkemiz dışında bir yerleri rahatsız etmesi çok doğaldır. Çünkü, bu sahada rakipsiz olmak istiyorlar. Milletler mücadelesi penceresinden bakıldığında, bunu da normal karşılamak gerekir. Her devlet, diğer dünya devletleri karşısında en güçlü konumda olmak ister. Bunu, şu anda “dünya jandarması” rolünü oynayan bir ülkenin veya onunla işbirliği yapanların istemesi de normaldir. Bizim açımızdan önemli olan, Aselsan gibi bir kurumun yaşaması ve orada hizmet veren vatan evlatlarının da korunmasıdır. Türk milleti her ne kadar olaylarla yakından ilgilenmiyor gibi görünse de, TV dizileriyle, magazin programlarıyla oyalanmaya çalışılsa da, değerlerinden ve bu değerleri üretenlerden haberdardır. Onları sevmekte, kıskançlıkla da korunmalarını beklemektedir. Oyak bank gibi hassas bir Türk finans kurumunun yabancılara satılması düşüncesinden ne kadar rahatsız olmuşsa, Aselsan gibi bir kurumun da kıskançlıkla korunmamasından rahatsız olmaktadır.

 

Uluslar arası güçler, istediklerini elde etmek için kimsenin gözünün yaşına bakmazlar. Darbeler yaptırırlar. Hanedanlar devirirler. Devletler yıkarlar. Binlerce, milyonlarca insanın, masum çocukların, yaşlıların, kadınların, kısacası sivil insanların ölümüne neden olan savaşlar çıkartırlar. Çünkü, güç sahibi olmak ve bu gücü elinde bulundurmak için bunları yapmalarının gerekliliğine inanmışlardır. Dolaysıyla, “acıma” gibi bir duyguları da yoktur. Kendi faaliyetlerine engel teşkil ettiği için, Pakistan eski devlet başkanı rahmetli Ziya-ul Hak ve tüm kabinesinin bindiği uçağı havada vuracak kadar gözü kara davrananların, bizim mühendislerimize kıyma konusunda merhamete gelmeyecekleri aşikardır.

 

Uçak, tank ve daha bir çok önemli silah sisteminin modernizasyonunda görev yapan bu mühendislerimizin, milyonlarca hatta milyarlarca dolar dövizin bu ülkenin kasasında kalmasına birinci derecede katkıları bulunmaktadır. Buna küçük bir örnek vermek istersek aklımıza; “.. 2002 yılında İsrail’le yaptığımız tankların modernizasyonu ile ilgili anlaşma geliyor. Anlaşmaya göre Türkiye 170 tankın modernizasyonunu, yaklaşık 700 milyon dolar bedelle İsrail'in devlet kuruluşu IMI firmasına verdi”[2]

 

Devletler fedakar evlatlarının kanları ile yaşarlar. Bu anlamda her meslek de aynı önemdedir. İster asker olsun, ister mühendis, ister doktor, ister öğretmen! Fark etmez. Devletler bazı durumlarda, bu tür ölümler konusunda her nedense kamuoyuna doyurucu açıklamalar da yapmazlar. Tıpkı, cenaze törenine en üst düzeyde katılıp da, halen faillerini bir türlü yakalayamadıkları rahmetli Necip Hablemitoğlu’nda olduğu gibi. İşte bu durum kamu oyunun vicdanını yaralar. Ve toplum çeşitli şekillerde tepkiler vermeye başlar. Gerçekçi bir açıklama yapılmadığı sürece de,  düşünceleri iddiaya dönüşür ve bunlara samimiyetle inanmaya başlar. Ve bunda da haklıdır.

 

Bu ölümlere kamuoyu tepkisi o kadar net oldu ki, bir muhalefet Milletvekili konuyu meclise taşıdı. “Cumhuriyet Halk Partisi Ankara Milletvekili Prof. Dr. Mehmet Tomanbay, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a yazılı bir soru önergesi vererek, Aselsan’da yaşanan intihar olaylarını sordu.  Tomanbay soru önergesinde, söz konusu intihar olaylarının araştırılması gerektiğinin önemine işaret ederken, Başbakan Erdoğan’ı şu soruları yöneltti:

“-Aselsan yönetimi bu konuda bir çalışma yapmakta mıdır?
-Bu intiharlar arasında bir psikolojik bağ var mıdır?
-Aselsan adlı şirketimizde bu intiharları besleyen bir ortam söz konusu mudur?”

Tomanbay, soru önergesinde söz konusu olayların şirketin çalışma koşullarından kaynaklanıp kaynaklanmadığını sorarken, “Çalışma koşulları yol açmıyorsa bu intiharların arkasında başka nedenler mi vardır; ya da sadece tesadüfle mi açıklanmaktadır?” diye kaydetti.”[3]

 

 

Ülkelerin piramitlerinin üst kesimini (Yönetim kadrolarını) dönüştürmek belki bir ölçüde mümkündür ama, piramidin orta ve alt kesimini oluşturan toplum kolay kolay dönüştürülemez. Bu kesim kendi düşüncelerini ve kendi savunma mekanizmalarını kendi oluşturur. Devletleri ayakta tutan en büyük güç de budur. Biz Aselsan’ın genç mühendislerinin ölümlerine bu açıdan bakıyoruz. Şimdi aşağıdaki tabloyu birlikte izleyelim.

 

ASELSAN MÜHENDİSLERİNİN ÖLÜMLERİ

 

Tarih: 7 Ağustos 2006
Yer: Pursaklar-Ayancık Yolu (Ankara)

Makine mühendisi Hüseyin Başbilen

Ölüm şekli: Bileklerinin ve boynunun kesilmesi suretiyle intihar(!)

 

Tarih: 16 Ocak 2007
Yer: Gölbaşı (Ankara)

Elektrik mühendisi Alim Ünsem Ünal

Ölüm şekli: Aracının içinde başından tabancayla vurulmak yoluyla intihar(!)

 

 

Tarih: 26 Ocak 2007
Yer: Batıkent (Ankara)

Elektrik mühendisi Evrim Yançeken

Ölüm şekli: Batkent’te Alhisar sitesinde, 7. kattaki evinden atlayarak intihar(!)

 

Hiç birinin ölümünün görgü tanığı yok.

 

“7 Ağustos'taki ilk intiharda şüpheler vardı. Mühendis Hüseyin Başbilen'in vücudundaki kesikler için "kendi yaptı" dendi.

Gölbaşı'ndaki 2. intihar da mühendis Ali Ünsem Ünal,aracının içinde başından vurulmuş bulundu. "İntihar etti" dendi.

Batıkent'teki 3. intiharda ise Evrim Yançeken intihar notunu yazıp 7. kattan kendini attı.


Dikkat ederseniz 3 ölüm de farklı biçimde gerçekleşiyor. 3 farklı intihar metodunu uyguluyor mühendisler. İntiharlar son 6 aya sıkışmış.”

 

Aselsan bir Türk kurumudur ve burada çalışanların tamamı da Türkiye için, Türk Devleti ve Türk Milleti için çalışır. Aselsan gibi hassas bir kurumda çalışanların bu kadar kısa süre içinde, şaibeli bir şekilde peş peşe ölmeleri, Türk halkının vicdanını rahatsız etmiştir. Yetkililer toplumu teskin edici hiçbir açıklama yapmayınca da, konu üzerinde spekülasyonlar artmaya başlıyor. Ve artık toplum tepki vermeye başlıyor. Nitekim, mühendis Hüseyin Başbilen’in ailesi bu intiharı normal görmeyerek bağımsız Türk yargısını göreve çağırmış, dava açmıştır.

 

“Sincan 2. Ağır Ceza Mahkemesi, çocuklarının cinayete kurban gittiğini savunan Başbilen ailesinin başvurusunu kabul etti. Başsavcılığın 'normal intihar' tespitiyle daha önce aldığı takipsizlik kararını bozan mahkeme, olayla ilgili soruşturmanın genişletilmesine karar verdi.”[4]

 

Bu sır intiharlar konusunda, mühendis Alim Ünal’ın babası Şemsettin Ünal’ın vicdanı da rahat değil.

 

"Oğlumun başına bir iş geldi. 'İntihar' diye kapatılan dosya yeniden açılsın" diyor acılı baba. “Ünal, oğlunun Aselsan'da ağırlıklı olarak F-16'lar üzerine çalıştığını söylüyor. Ünal, oğlunun sadece Türkiye'de değil, başta Amerika olmak üzere çeşitli Avrupa ülkeleri ile Kanada ve İsrail'de bulunan savunma sanayii şirketlerinden önemli iş teklifleri aldığını belirtiyor. Ünal, "Oğlum, örneğin İsrail'den çok önemli iş teklifleri aldığını söylüyordu. Ancak bunları geri çevirdi. Siz düşünebiliyor musunuz? Binlerce dolarlık iş teklifini o bölgenin güvensiz olduğu gerekçesiyle geri çeviren biri intiharı seçer mi?" diye konuşuyor. Ünal, oğlunun çalıştığı projeler hakkında ise aileden kimseye bilgi vermediğine dikkat çekiyor.” Oğlunun hiçbir şekilde psikolojik sorunu, iş ve maddi sıkıntısı olmadığını anlatan Şemsettin Ünal, "Nikah hazırlıklarını sürdürüyordu, evlenecekti. Böyle bir değerin intihar etmesini kabul edemiyorum." diyor. .. Anne Semra Ünal da oğlunun intihardan birkaç gün önce nişanlısıyla birlikte nikah hazırlıkları yaptığını belirterek, "Benim oğlum intihar etmedi." diyor.”[5]

 

26 Ocak’da şaibeli bir şekilde ölen ODTÜ mezunu Elektrik mühendisi Evrim Yançeken’in ailesi ise şok olmuş durumda. En büyük ideali Aselsan’da çalışmak olan Evrim’in intihar etmiş olacağına inanamıyorlar. Anne Melek Yançeken, oğlunun Aselsan’da çalışmaktan çok mutlu olduğunu söylüyor. Oğlumun hayali her zaman Aselsan’da çalışmaktı diyor. Bu hayali

 

Bu ölümler konusunda deneyimli gazeteci Fatih Çekirge ise, sık sık “paranoyak olmadığını” tekrarlayarak (malum, artık ülkenin ve milletin kaderine sahip çıkma konusunda söz söyleyen herkes “paranoyaklıkla” suçlanarak pasifize edilmeye, susturulmaya çalışılıyor)  şunları söylüyor:

 

“Ve son olarak iki yıldır ASELSAN’nda görev yapan 26 yaşındaki Evrim Yançeken sabah saat 06.00 sıralarında Ankara’daki evinin 6’ncı katından “atladı”.

 

Şimdi soralım… ASELSAN Türkiye’nin en gizli askeri/teknolojik çalışmalarının yapıldığı yerdir. Bu üç mühendis orada çok önemli görevlerde bulundular. Hele birisi var ki, Türkiye’nin en hassas konusu olan “Milli savaş yazılım” projesinde çalıştı… GÖRGÜ TANIĞI YOK. Paranoyak değilim ama…Paranoyak değilim ama…ODTÜ mezunu çocukların bu “görgü tanığı olmayan” intiharları konusunda kuşku bulutları görüyorum.”[6]

 

 

EŞREF BİTLİS

 

1990'da orgeneral rütbesi aldı ve Jandarma Genel Komutanlığı'na atandı.Bitlis, bölgede konuşlanmış durumda bulunan Çekiç Güç Kuvvetlerinin Türkiye'den ayrılması gerektiğini açıklıyor ve ABD'nin Kuzey Irak'da oluşturmaya çalıştığı Kürt Devleti'nin Türkiye'nin zararına olduğunu söylüyordu. Bu nedenle ABD büyükelçiliği tarafından birkaç defa hükümete şikayet edildiği iddia edildi. 17 Aralık 1992'de Çekiç Güç'e bağlı Amerikan savaş uçakları, kendilerine bildirildiği halde Irak'ın Selahattin kentine gitmekte olan Bitlis'in helikopterine taciz uçuşu yaptı ve helikopteri inişe zorladı.

 

Eşref Bitlis, 17 Şubat 1993'de, uçağının henüz aydınlanamayan nedenlerle düşmesi sonucu şehit oldu.”[7]

Eşref Bitlis yüksek rütbeli bir Türk Silahlı Kuvvetleri mensubuydu ve Türkiye Cumhuriyeti devletine, dolaysıyla da Türk Milletine çalışıyordu.

 

NECİP HABLEMİTOĞLU

 

“1954 yılında Ankara’da doğan Hablemitoğlu, 1977 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, Basın Yayın Yüksek Okulu'ndan mezun oldu. 1977 ve 1978 yıllarında "Dilde Fikirde İşde BİRLİK" adlı aylık dergi yayınladı. Uzun yıllar çeşitli kuruluşlarda basın müşaviri olarak çalıştıktan sonra Ankara Üniversitesi Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü’nde master ve doktora yaptı.

 

Türkiye dışındaki Türk topluluklarının yakın tarihi ile ilgili olarak çalışmalar yapan Hablemitoğlu, Orta Avrupa ve Balkanlar’da Türk eserleri, Türk azınlıkları ve şehitliklerimiz konusunda alan çalışmaları yürüttü. 1995-1996 yılları arasında Birleşmiş Milletler Örgütü’nün (UNDP) bir projesinde görev alarak Gagauz Türkleri’nin latin alfabesine geçişi ile ilgili olarak danışmanlık hizmeti verdi.

 

Türkiye’de ve yurt dışında faaliyet gösteren bölücü terör örgütleri ve Alman vakıfları üzerine yaptığı araştırmalarla dikkat çeken Hablemitoğlu, 18 Aralık 2002'de uğradığı bir suikast sonucu öldürüldü.” [8]

 

Hablemitoğlu da kendi sahasında tam bir uzmandı. Kamuoyu onu, Alman vakıflarıyla ilgili olarak, Ceviz Kabuğu programında konuştuklarıyla tanıdı. Konuştuğu hiçbir şey afaki değildi. Söylediği her sözün ardından belgeleri kameralara gösteriyordu. O gece adeta tek başına Alman devletini alt etmişti. Türk milletinin varlığı, birliği ve bekasına adamıştı kendisini. Eskişehir’de yaptığı son konuşmasında söylediği sözler çok anlamlıydı. Şehit edilmesinin ardından en çok o sözleriyle anıldı: “Ben Türk’üm ve başka Türkiye yok.”

 

AHMET CEM ERSEVER

 

Tarih:1 Kasım 1993.

Yer: Çamlıdere-Ankara

Neval Boz, Ersever’in ekibinden.

 

Tarih: 2 Kasım 1993

Yer: Polatlı-Ankara

Murat Demir, itirafçı, Ersever’e çalışıyordu

 

Tarih; 4 Kasım 1993

Yer: Elmadağ- Ankara

Ahmet Cem Ersever, Emekli Binbaşı

 

Peki, bu üçlüyü ölüme götüren gelişme neydi diye soracak olursak; “Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Eşref Bitlis'in kuşkulu bir uçak kazasında ölümünün üzerinden bir ay kadar sonra 17 Mart 1993'de 30 arkadaşı ile birlikte görevinden istifa etti. İstifa mektubunda "Güneydoğu'da yetkili organlar içerisinde oluşturulan bir çete, cereyan eden hadiselerin gerçek boyutlarının Türk Milleti tarafından görülmesini engellemektedir." diyor ve yaşanan gerçekleri ve PKK ile mücadelenin eksikliklerini kamuoyuna duyurmaya çalışacağını açıklıyordu.”[9]

 

Yani Türk Devleti ve Milleti için çalışma konusunda ısrar ediyordu. Ersever ekibinin ölümünün, Aselsan mühendislerinin ölümünden tek farkı, intihar süsü verilmeden infaz edilmiş olmalarıydı. Bu cinayetler de aydınlatılamadı. Sadece, devlet Ahmet Cem Ersever’i sahiplendiğini göstermek ister gibi, Yenimahalle’deki MİT kampusünün yanındaki caddeye onun adını vermekle yetindi. Bazı güçler bu değerli vatan evladını da kurdukları bir şeytan üçgeninde yok ettiler.

 

 

 

 

SONUÇ OLARAK

 

Ankara’yı bilenler hemen fark etmişlerdir. Gencecik mühendislerimizin ölümlerin gerçekleştiği yerler Ankara’nın Kuzeyi, Güneyi ve Batısı. Mekanlar bir üçgen oluşturuyor. Tıpkı Rahmetli Binbaşı Ahmet Cem Ersever olayında olduğu gibi. Malum, Binbaşı Ersever ve yakın çevresindeki iki kişi de Ankara’da üç ayrı yerde öldürülmüşlerdi. Adeta bir mesaj veriliyor gibi! Bu infazlardan anladığımız şudur: Karşı güç, böyle organize bir şekilde hareket ederek, ne kadar güçlü olduğunu, öldürme konusunda bile programlı çalıştığını ve yapamayacağı herhangi bir şey olmadığını vurguluyor. Öldürülenlerin yolunda ilerleyenlere de en etkili mesajı vermiş oluyor.

 

Bu yiğit Türk evlatlarının tamamının da Türk Milletinin ve Türk Devletinin bekası uğruna can verdiklerini biliyoruz. Hepsini rahmetle ve şükranla anıyoruz. Bu yiğit insanların hepsi de, verdikleri emeğin, çektikleri çilenin reklamını yapmayacak kadar onurlu, abide şahsiyetlerdir. Bu vatan onların döktükleri kanlarla hayat bulmaktadır. Bu yiğit Türk çocukları yiğitçe tavırlarıyla “Ser vermek var, sır vermek yok” ilkesiyle hareket ederken,  birileri bir ömür boyu yapmadıkları, yapamadıkları işleri yapmış gibi akşam-sabah kendi reklamlarını yapmakla meşguller. Milletlerin tarihi yazılırken, herkes layık olduğu yeri bulacak, şehitlerimiz rahmet ve şükranla anılırken, kimileri de nefretle kınanacaktır. 

 

Bu konu ile ilgili olarak, toplumun her kesiminden, konuştuğum pek çok kişinin düşüncesi, Aselsan mühendislerinin intihar etmedikleri, katledildikleri yönündedir.  Yani, Türk kamuoyunun genel görüşü, bu genç kardeşlerimizin birer suikasta kurban gittikleri yönündedir. Benim kişisel düşüncem de bun yöndedir. Bekleyip göreceğiz. Sorumlu yetkililer ne zaman toplumu aydınlatacaklar. “Söz konusu vatan olunca gerisi teferruattır” düşüncesini kendine ilke edinen insanların öldürülmesi bu milleti zayıflatmaz, bilakis güçlendirir. Ancak bizim asıl korkumuz, üç-beş gün sonra, Aselsan’ın da liberal ekonomi düşüncesiyle (Oyakbank’ta olduğu gibi) yabancılara satışının gündeme gelmesidir. Sizce olmaz mı?

 

Muharrem Kılıç

İstanbul, 26 Haziran 2007


Dipnotlar

[1] http://www.aselsan.com.tr/map.asp

[6] Fatih ÇEKİRGE-29 Ocak 2007 Hürriyet

[7] http://tr.wikipedia.org/wiki/E%C5%9Fref_Bitlis

[8] http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=2462

[9] Ç.Ağaşe, Cem Ersever ve JİTEM Gerçeği, s.99



2008 Yılı Navruz Bayramını Nasıl Kutlayalım -Muharrem Kılıç-


Nevruz’u bir takım dış kaynaklı güçler ısrarla ayrılık unsuru olarak lanse etmeye çalışsa da, Nevruz bizim birlik ve bütünlüğümüzün en önemli unsurlarından biridir. Çünkü, Türk Milletinin çocukları Alevi, Sünni, Bektaşi, hatta Müslüman, Hıristiyan  demeden bütün kollarıyla birlikte aynı günü bayram olarak kutlamaktadırlar. Bu nedenle böyle geniş kitleleri etkileyen bu kadim Türk bayramını başkalarının propaganda unsuru olmaktan kurtarıp, milletimizin kendi kültür değerlerine sahip çıkmasını sağlamak zorundayız. Bunun için de, daha şimdiden 2008 yılı Nevruz bayramını nasıl kutlamamız gerektiği konusunda çalışmalara başlamalıyız.



Türk Piramitleri -Muharrem Kılıç-


Piramitler sırlarını halen korumaya devam eden devasa yapılardır. İnsanlarda hayranlık uyandıran, büyük bir gücün sembolleridirler adeta. O kadar büyük ve mükemmel inşa edilmişlerdir ki, insanoğlu bu yapıların o kadar eski bir zamanda insan eliyle bu kadar mükemmel olarak inşa edilemeyeceğini bile düşünmektedir. Bu nedenle de onları, kimileri uzaydan gelen varlıkların yaptıklarını, kimileri de Tanrısal bilgiye sahip, insanlar arasında yaşamış ama Tanrısal özellikleri olan insanlar tarafından yapıldığını iddia etmişlerdir.



Şehitler Ağlıyordu! -Muharrem Kılıç-


Bu  özgürlük savaşı,

Türkün bir  sınavıydı,

Hepsi  ölümü görmüş,

Ardına bakmıyordu.

Bayırlardan  aşağı,

Kan  boşa  akmıyordu.


 

Muharrem Kılıç


1955 yılında Ankara'da doğdu. İşl, orta, lise ve üniversite öğrenimini Ankara'da yaptı. Bir yıl ilkokul öğretmenliği yaptıkdan sonra İçişleri Bakanlığı'nda memurluk ve Kastamonu Cide'de bir yıl asteğmen olarak askerlik yaptıkdan sonra, Vergi Denetmeni olarak Maliye Bakanlığı'na girdi. Yaklaşık yedi yıl çalışdıktan sonra istifa eserek serbest çalışmayı tercih etdi. 2002 yılında emekli oldu. Halen YMM Denetçiliği ve ticaretle iştigal etmektedir. Evli, ikisi kız, ikisi erkek dört çocuk babasıdır. Geleneksel Türk Süsleme Sanatlarından Ebru, hat ve desen çalışmaları vardır.

 

Sarı Yazma, Al Paçalık, Peştemal ve  Kavak Yelleri adlı  adlı iki şiir kitabı, Sekiz adet çocuk hikayesi, Deli Dumruş Boğaziçi Köprüsünde adlı hikayelerden oluşan bir kitabı vardır. Son çalışması, Soysuzlar Mektebi Enderun -Türklerin Kaderi adıyla yayınlanmıştır.


 Umumi Siyaset



Aile Nereye...


Ekonomik gücü olanlar (ki bunlar bu gücü kesinlikle toplumun haklarını çalarak elde etmişlerdi) her şeyi satın almaya başladılar.

Arkadaş satın aldılar.

Eş satın aldılar.

Dost satın aldılar.

Mutluluk satın aldılar.

Zevk-i sefa satın aldılar.

Makam-mevki satın aldılar.

Güç satın aldılar.

Onur, şeref satın aldılar.

Kısacası, insanoğlunu ilgilendiren her ne varsa bu dünyada, bastılar parayı, satın aldılar.

Çünkü paraları vardı!

Nasıl kazanıldığı önemli olmayan paralar.


 Türkçülük



Milletin Kaderi Nasıl Değişecek


Burada anlatılanların yapılabilmesinin de bir tek şartı vardır. O da “Ulusal bilince sahip yöneticilerin” iş başına geçmesidir. Ulusal bilince sahip yöneticilerin de iş başına geçebilmesinin tek şartı, toplumda “Türklüğün Ortak Payda” olmasıdır. İçinde Allah korkusu, vatan, millet sevgisi olan, bu milletin evlatları yönetime gelince, Atatürk dönemindeki gibi kısa sürede çok büyük gelişmeler kaydedilecektir. İş başına gelenler kendileri için değil, millet için çalışacaktır. Yüce Meclis, köşe dönme yeri değil, alın teri döküp, emek vererek bu millete hizmet etme yeri olacaktır.


 Türk Mekânları



Beypazarı


Burada her şey özel. Burada her şey güzel. Burada her şey bizden. Burada üzerimize çökmüş ve bizi baskı altında tutan hiçbir gücün varlığı söz konusu değil. Ne Çin malları, ne Hollanda peynirleri, ne Fransız peynirleri, ne yabancı marka çikolatalar. Hepsinin yerli ve bizim damak zevkimize uygun seçenekleri mevcut. Burada cadde ve sokak adları bile, bize bizi çağrıştırıyor. Dükkan isimleri de öyle. Kısacası burası bizden, biz de buradanız.