Değerli okur, dünyanın ve Türkiye’nin yeniden yapılanma sürecini yaşamakta olduğu, bütün dengelerin sil baştan şekillendiği bir süreçte; dostumuzu, düşmanımızı, üstünlüklerimizi ve açmazlarımızı dosdoğru tespit etme gereği ve öneminin sanırım yeterince farkındasınızdır.
Şayet öyle ise, son on yıllarda ufkumuzu sarmalayan, “milli birliğimizin bütünlüğümüzün korunması için neredeyse sadece PKK’nın yok edilmesi ereği”ni ve “çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmamız için bir kısım kadınların başındaki türbanların kaldırılması "gereği”ni, önem ve öncelik düzleminde bir kere daha sorgulamamız kaçınılmaz gözükmektedir
Bu çerçevede önce PKK eksenli bölücülüğü değerlendirecek olursak, ilk yapmamız gereken tespit, PKK’nın mızrak ucu kabili bir sonuçtan ibaret olduğunun ayırdına varmak olmalıdır. Asıl olan ise bu sonucu yaratan ve yaşatan etken ve olguların çözümlenmesi; mızrağı tutan ellerin ve o ellere istikamet tayin eden dinamiklerin doğru şekilde tanımlanması olmalıdır. Böylesi bir tahlil ve tanımlama gayretinin ise bizi; asıl düşmanın başta ABD olmak üzere topyekûn batı olduğunu anlamaya ve anılan senarist yapının figüranları konumundaki Barzani/Talabani çetelerini tanımaya ulaştıracaktır.
Bu örtülemez gerçekliğe rağmen, -dün ve bugün- eğer birileri çıkıp da, ABD’ye dostluk mesajlarını, AB’ye râm olma taleplerini dile getiriyorsa ve ilkel çeteci Barzanigillerin adım adım devletleşmesine göz kırpışları ile karşılık veriyorsa, biline ki bu millet aldatılmaktadır. Yegane düşmanın PKK’dan ibaret olduğu iddiası ve gösterisi, bu aldatıcılığın sinsi bir kılıfından ibarettir. PKK’ya her türlü jeostratejik ve lojistik desteği sağlayan; Türkiye’ye bakış anlamında uzun erimli amacı PKK’dan hiç de farklı ve geri bulunmayan Barzani’yi ve bu çete başının etrafında ikinci bir İsrail yaratılma senaryosunu görmezden gelmek ihanetle eşdeğer bir tutumdur. Hele Barzani denilen emperyalizm işbirlikçisinin devlet kurmasına, örtülü de olsa omuz vermek, “ihanet” kavramını da masum bırakan sinsi bir düşmanlığa işaret etmektedir.
Ancak konuya bu şekilde baktığımız taktirdedir ki; sistem tarafından bugünlerde el ele tutuşturulmaya çalışıldığımız, çoğu zaman açıktan kimileyin de el altından desteklerle sözüm ona ülkelerini –“müteahhitlik gelirlerini artırma” gibi küçük mazeretlere sığınarak- imar ve ihyaya soyundurulduğumuz, kişisel servetine Türkiye’de ballı yatırım ve işletme imkanları tanıdığımız ve son olarak kutsal TBMM çatısı altında bendesi konumundaki onlarca vekili istihdam ettiğimiz Barzani’nin; Öcalan’dan daha büyük, daha öncelikli ve “asıl düşmanımızın asıl taşeronu” olduğunu kavramamız mümkün olabilecektir.
O halde ucu içeriye işaret etse de, asıl ve gerçek düşmanı olağanüstü bir şuur uyanıklığı içinde teşhis etmemiz kaçınılmamızdır. Ancak bu suretledir ki, o elbette kahredilmesi gereken iğrenç “sonuç”la birlikte, neden ve etkenleri de yok etmek mümkün olabilecektir.
Bu noktada şayet bir kısım zavallı dimağlar, “ne yani Amerika’yı da mı karşımıza almalıyız?” gibi bir evhama kapılıyorlarsa; o sefillere ben de şu soruyla yanıt vermek isterim: “O halde bundan yaklaşık 80 sene önce -bir çok yüreksiz “vatanseverin” de salık vermesine karşın- niçin ABD mandasını kabul etmedik de, onca kan ve gözyaşı pahasına İstiklal Savaşı’na soyunduk..?
Özetleyecek olursak, “Cumhuriyet”e karşı sindirim sorunu olan günümüz işbirlikçi ve teslimiyetçilerini bir an için bırakalım… İstanbul’un işgal edildiği günlerde; Türk’ü öz vatanında hor gören, aşağılayan ve adeta ezen batılı sömürgeciliğin sicilini unutmuş gözüken sözüm ona milliyetçi ve sözüm ona Atatürkçülerin de, siyasi ikbal uğruna, milletin istikbaline darbe indiren –en hafif tanımlama ile- bu gaflet ve dalaletlerinin farkına varılması, artık kaçınılmaz bir hal almıştır. Bu kaçınılmaz gerçekliği kavrama gereğinin öncelikli muhatapları ise, elbette ki, her türlü ısmarlanmış şablondan sıyrılıp zihin ve vicdan bağımsızlığını koruyabilme kudretini gösterebilen gerçek milliyetçilerdir, vatanseverlerdir ve Atatürk ilke ve devrimlerinin anlam ve değerini derinlemesine özümseyen Türk aydınlarıdır. Bu aydınlar, en büyük açmazları olan millet temelinde örgütlenme gerekliliğini, layıki veçhile yerine getirmedikçe; sakın ola dövünme, sızlanma ve –“bir kısım medya” ve “etkili güç odakları” mazeretine sığınarak- mızıkçılık yapma gayretkeşliği ile vicdan tatminine kalkışmasınlar!..
Aksi taktirde yüreksiz ve izansızlığı ortada olan sözüm ona bu aydınlara, Atatürk’ün kararlılığını, cesaretini ve stratejik aklını hiç mi hiç anlamışlıklarına karşın, en azından Atatürkçülükten dem vurmaya hakları olmadığını hatırlatmak gerekir. Asla unutulmamalıdır ki Atatürk’ü anlama iddiası, öyle resmi törenlerde, kurulu düzenle barışık kalma hassasiyetine azami dikkati sergilemekten taviz vermeksizin, içi boş sloganlardan ibaret Atatürk nutukları atmakla geçiştirilemez.
Atatürk’ün adını anmaya layık olabilmek için; olay ve olguları, tehdit, tehlike ve avantajları kısa, orta ve uzun erimli ölçeklerde çözümleyip, buna uygun politika ve strateji hesapları yapıp bütün bunları stratejik politikalara, en azından net tavırlara dönüştürebilmek gerekir. Aksi taktirde, bir kısım etkili ve yetkili sözüm ona Atatürkçüler, “Avrupa Birliği Atatürk’ün yoludur” gibi sefil bir kabullenmeyle, “AB maması”na yapışmayı bu millet için kaçınılamaz bir yazgı sayarlar ve ancak, bir takım öfkesini yenemeyen Avrupalıların aşağılayıcı/dışlayıcı tavırları sayesinde, “AB projesini” irdeleme(?) cesaretine utangaç bir üslupla erişebilmiş olmayı, “ferasetmiş” gibi takdimle milleti oyalama ve aldatmayı sürdürmekle yetinirler.
Milleti aldatma ve aldatmayla da kalmayıp halkın düşük eğitim düzeyini kullanarak, milleti devletinden/ordusundan soğutma mekanizması gibi işletilen bir diğer acıklı oyun da “türban” adına sergilenmektedir.
Adına İslami sermaye denilen takiyyeci yapının, vatandaşın dinî duygularını bir takım “ılımlı” formüllerle kendi iktisadi stratejilerine harcederek yarattığı baronlar eliyle -serbest rekabet anlayışını da sollayan sütliman iklimde- ülkenin ekonomik kalelerini fethe yeltendiği bir dönemde; Türk Milli Eğitiminin –başta tevhidi tedrisat olmak üzere- temel ülkü ve ilkelerinin süratle silkelendiği; ruhu ve bedeni ABD’ye teslim olmuş şeyh müsveddelerinin, ülke eğitiminde “modern medrese” anlayışını süratle yaygınlaştırdığı/kurumsallaştırdığı bir ahvalde; bütün bu olup bitenlere kayıtsız kalıp salt türban düşmanlığı ile laikliği korumaya çalıştığını iddia edenler de hem kendilerini hem de milleti aldatmaktan başka bir iş yapmış değillerdir.
Batı kaynaklı/destekli gerçek irticaayı görmezden gelip, kafası karışık halk tarafından geleneksel başörtüsü düşmanlığı gibi algılanan “türban savaşı”ndaki ısrar; türbanı bayrak yapan anlayışın değirmenine su taşımaktan ve buna karşın kendi ayağına kurşun sıkmaktan farksızdır. Ayrıca, milli egemenlik ve bağımsızlığımızın gün be gün derin yaralar aldığı, Cumhuriyetimizin ekonomik kalelerinin haraç mezat yabancılaştırıldığı bir süreçte, Atatürk ilke ve devrimlerini laikliğe, laikliği de türbana indirgeyen böylesi bir anlayışın, samimiyeti de adama akıllı sorgulanmaya değer bir boyuttur.
Nedenleri görmezden gelindiği ve yanlış siyaset stratejileri paralelinde bir toplumsal gerginlik materyali haline dönüştürüldüğü için, hızla yaygınlaşan türbanın da tıpkı PKK gibi, sadece bir sonuçtan ibaret olduğunu anlamak, bu konuya doğru yaklaşmanın ön şartıdır. Burada da asıl olan, görüntülerden önce beyinleri laikleştirmek ve bunun için de eğitimi; -sözde değil özde- millileştirmek, çağdaşlaştırmak ve bilimsel eksene oturtmak gereğinin kavranmasıdır. Ancak o taktirdedir ki, görünümlerin de kalıcı biçimde çağdaşlaşması mümkün olabilecektir.
Bunları yapmak yerine, Atlantik ötesi tezgahlarda kurgulanmış yapay gündemlerle uğraşmak ve dolayısıyla kendi kendimizle boğuşmak, kaderimiz (!) gibi algılanmaya devam edilecektir.
Önemine binaen yinelemek gerekir ki, PKK da türban da birer sonuçtan ibarettir. Asıl olan, bu sonuçları kışkırtıp, besleyip önümüze koyan batının, zaferle sonuçlanmış Türk istiklal mücadelesinin rövanşını alma adına, bölücülüğü ve gericiliği desteklemekte olduğunun şuurlu biçimde kavranmasıdır…
Yoksa, çağdaşlaşmamızı gerici organizasyonların perde arkasındaki hamisi AB’ye; milli birlik ve bütünlüğümüzü “kontrol edilebilir istikrarsızlık formülleriyle” PKK’yı bir manivela gibi kullanan ABD’ye ısmarladığımız sürece, bu milleti aldatmaya, oyalamaya, enerji ve kan kaybına sürüklemeye devam etmekten başka bir iş yapmış olmayız…