Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

21 Eylül 2007

Dede Korkut

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Başsayfa

Kürşat Karacabey

Yazarlar

Siyaset-Türkiye

 

 


Asıl Düşman Gizleniyor Türk Milleti Aldatılıyor!..


-Kürşat Karacabey-


Değerli okur, dünyanın ve Türkiye’nin yeniden yapılanma sürecini yaşamakta olduğu, bütün dengelerin sil baştan şekillendiği bir süreçte;  dostumuzu, düşmanımızı, üstünlüklerimizi ve açmazlarımızı dosdoğru tespit etme gereği ve öneminin sanırım yeterince farkındasınızdır.

 

Şayet öyle ise, son on yıllarda ufkumuzu sarmalayan, “milli birliğimizin bütünlüğümüzün korunması için neredeyse sadece PKK’nın yok edilmesi ereği”ni ve “çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmamız için bir kısım kadınların başındaki türbanların kaldırılması "gereği”ni, önem ve öncelik düzleminde bir kere daha sorgulamamız kaçınılmaz gözükmektedir

 

Bu çerçevede önce PKK eksenli bölücülüğü değerlendirecek olursak, ilk yapmamız gereken tespit, PKK’nın mızrak ucu kabili bir sonuçtan ibaret olduğunun ayırdına varmak olmalıdır. Asıl olan ise bu sonucu yaratan ve yaşatan etken ve olguların çözümlenmesi; mızrağı tutan ellerin ve o ellere istikamet tayin eden dinamiklerin doğru şekilde tanımlanması olmalıdır. Böylesi bir tahlil ve tanımlama gayretinin ise bizi; asıl düşmanın başta ABD olmak üzere topyekûn batı olduğunu anlamaya ve anılan senarist yapının figüranları konumundaki Barzani/Talabani çetelerini tanımaya ulaştıracaktır.

 

Bu örtülemez gerçekliğe rağmen, -dün ve bugün- eğer birileri çıkıp da, ABD’ye dostluk mesajlarını, AB’ye râm olma taleplerini dile getiriyorsa ve ilkel çeteci Barzanigillerin adım adım devletleşmesine göz kırpışları ile karşılık veriyorsa, biline ki bu millet aldatılmaktadır. Yegane düşmanın PKK’dan ibaret olduğu iddiası ve gösterisi, bu aldatıcılığın sinsi bir kılıfından ibarettir. PKK’ya her türlü jeostratejik ve lojistik desteği sağlayan; Türkiye’ye bakış anlamında uzun erimli amacı  PKK’dan hiç de farklı ve geri bulunmayan Barzani’yi  ve bu çete başının etrafında ikinci bir İsrail yaratılma senaryosunu görmezden gelmek ihanetle eşdeğer bir tutumdur. Hele Barzani denilen emperyalizm işbirlikçisinin devlet kurmasına, örtülü de olsa omuz vermek, “ihanet” kavramını da masum bırakan sinsi bir düşmanlığa işaret etmektedir.

 

Ancak konuya bu şekilde baktığımız taktirdedir ki; sistem tarafından bugünlerde el ele tutuşturulmaya çalışıldığımız, çoğu zaman açıktan kimileyin de el altından desteklerle sözüm ona ülkelerini –“müteahhitlik gelirlerini artırma” gibi küçük mazeretlere sığınarak- imar ve ihyaya soyundurulduğumuz,  kişisel servetine Türkiye’de ballı yatırım ve işletme imkanları tanıdığımız ve son olarak kutsal TBMM çatısı altında bendesi konumundaki onlarca vekili istihdam ettiğimiz Barzani’nin; Öcalan’dan daha büyük, daha öncelikli ve “asıl  düşmanımızın asıl taşeronu” olduğunu kavramamız mümkün olabilecektir.

 

O halde ucu içeriye işaret etse de, asıl ve gerçek düşmanı olağanüstü bir şuur uyanıklığı içinde  teşhis etmemiz kaçınılmamızdır. Ancak bu suretledir ki, o elbette kahredilmesi gereken iğrenç “sonuç”la birlikte, neden ve etkenleri de yok etmek mümkün olabilecektir.

 

Bu noktada şayet bir kısım zavallı dimağlar, “ne yani Amerika’yı da mı karşımıza almalıyız?” gibi bir evhama kapılıyorlarsa; o sefillere ben de şu soruyla yanıt vermek isterim: “O halde bundan yaklaşık 80 sene önce -bir çok yüreksiz “vatanseverin” de salık vermesine karşın- niçin ABD mandasını kabul etmedik de, onca kan ve gözyaşı pahasına İstiklal Savaşı’na soyunduk..?  

 

Özetleyecek olursak, “Cumhuriyet”e karşı sindirim sorunu olan günümüz işbirlikçi ve teslimiyetçilerini bir an için bırakalım… İstanbul’un işgal edildiği günlerde; Türk’ü  öz vatanında hor gören, aşağılayan ve adeta ezen batılı sömürgeciliğin sicilini unutmuş gözüken sözüm ona milliyetçi ve sözüm ona Atatürkçülerin de, siyasi ikbal uğruna, milletin istikbaline darbe indiren –en hafif tanımlama ile- bu gaflet ve dalaletlerinin farkına varılması, artık kaçınılmaz bir hal almıştır. Bu kaçınılmaz gerçekliği kavrama gereğinin öncelikli muhatapları ise, elbette ki, her türlü ısmarlanmış şablondan sıyrılıp zihin ve vicdan bağımsızlığını koruyabilme kudretini gösterebilen gerçek milliyetçilerdir, vatanseverlerdir ve Atatürk ilke ve devrimlerinin anlam ve değerini derinlemesine özümseyen Türk aydınlarıdır. Bu aydınlar, en büyük açmazları olan millet temelinde örgütlenme gerekliliğini, layıki veçhile  yerine getirmedikçe; sakın ola dövünme, sızlanma ve –“bir kısım medya” ve “etkili güç odakları” mazeretine sığınarak- mızıkçılık yapma gayretkeşliği ile vicdan tatminine kalkışmasınlar!..

 

Aksi taktirde yüreksiz ve izansızlığı ortada olan sözüm ona bu aydınlara, Atatürk’ün kararlılığını, cesaretini ve stratejik aklını hiç mi hiç anlamışlıklarına karşın,  en azından Atatürkçülükten  dem vurmaya hakları olmadığını hatırlatmak gerekir. Asla unutulmamalıdır ki Atatürk’ü anlama iddiası, öyle resmi törenlerde, kurulu düzenle barışık kalma hassasiyetine azami dikkati sergilemekten taviz vermeksizin,  içi boş sloganlardan ibaret Atatürk nutukları atmakla geçiştirilemez.

 

Atatürk’ün adını anmaya layık olabilmek için; olay ve olguları,  tehdit, tehlike ve avantajları kısa, orta ve uzun erimli ölçeklerde çözümleyip, buna uygun politika ve strateji hesapları yapıp bütün bunları stratejik politikalara, en azından net tavırlara dönüştürebilmek gerekir. Aksi taktirde, bir kısım etkili ve yetkili sözüm ona Atatürkçüler, “Avrupa Birliği Atatürk’ün yoludur” gibi sefil bir kabullenmeyle,  “AB maması”na yapışmayı bu millet için kaçınılamaz bir yazgı sayarlar ve ancak, bir takım öfkesini yenemeyen Avrupalıların aşağılayıcı/dışlayıcı tavırları sayesinde, “AB projesini” irdeleme(?) cesaretine utangaç bir üslupla erişebilmiş olmayı,  “ferasetmiş” gibi takdimle milleti oyalama ve aldatmayı sürdürmekle yetinirler.

 

Milleti aldatma ve aldatmayla da kalmayıp halkın düşük eğitim düzeyini kullanarak, milleti devletinden/ordusundan soğutma mekanizması gibi işletilen bir diğer acıklı oyun da “türban” adına sergilenmektedir.     

 

Adına İslami sermaye denilen takiyyeci yapının, vatandaşın dinî duygularını bir takım “ılımlı” formüllerle kendi iktisadi stratejilerine harcederek yarattığı baronlar eliyle -serbest rekabet anlayışını da sollayan sütliman iklimde- ülkenin ekonomik kalelerini fethe yeltendiği bir dönemde; Türk Milli Eğitiminin –başta tevhidi tedrisat olmak üzere- temel ülkü ve ilkelerinin süratle silkelendiği; ruhu ve bedeni ABD’ye teslim olmuş şeyh müsveddelerinin, ülke eğitiminde “modern medrese” anlayışını süratle yaygınlaştırdığı/kurumsallaştırdığı bir ahvalde; bütün bu olup bitenlere kayıtsız kalıp salt türban düşmanlığı ile laikliği korumaya çalıştığını iddia edenler de hem kendilerini hem de milleti aldatmaktan başka bir iş yapmış değillerdir.

 

Batı kaynaklı/destekli gerçek irticaayı görmezden gelip, kafası karışık halk tarafından geleneksel başörtüsü düşmanlığı gibi algılanan “türban savaşı”ndaki ısrar; türbanı bayrak yapan anlayışın değirmenine su taşımaktan ve buna karşın kendi ayağına  kurşun sıkmaktan farksızdır. Ayrıca, milli egemenlik ve bağımsızlığımızın gün be gün derin yaralar aldığı, Cumhuriyetimizin ekonomik kalelerinin haraç mezat yabancılaştırıldığı bir süreçte, Atatürk ilke ve devrimlerini laikliğe, laikliği de türbana indirgeyen böylesi bir anlayışın, samimiyeti de adama akıllı sorgulanmaya değer bir boyuttur.

 

Nedenleri görmezden gelindiği ve yanlış siyaset stratejileri paralelinde bir toplumsal gerginlik materyali haline dönüştürüldüğü için, hızla yaygınlaşan türbanın da tıpkı PKK gibi, sadece bir sonuçtan ibaret olduğunu anlamak, bu konuya doğru yaklaşmanın ön şartıdır. Burada da asıl olan, görüntülerden önce beyinleri laikleştirmek ve bunun için de eğitimi; -sözde değil özde- millileştirmek, çağdaşlaştırmak ve bilimsel eksene oturtmak gereğinin kavranmasıdır. Ancak o taktirdedir ki, görünümlerin de kalıcı biçimde çağdaşlaşması mümkün olabilecektir.      

 

Bunları yapmak yerine, Atlantik ötesi tezgahlarda kurgulanmış yapay gündemlerle uğraşmak ve dolayısıyla kendi kendimizle boğuşmak, kaderimiz (!) gibi algılanmaya devam edilecektir.

 

Önemine binaen yinelemek gerekir ki, PKK da türban da birer sonuçtan ibarettir. Asıl olan, bu sonuçları kışkırtıp, besleyip önümüze koyan batının, zaferle sonuçlanmış Türk istiklal mücadelesinin rövanşını alma adına, bölücülüğü ve gericiliği desteklemekte olduğunun şuurlu biçimde kavranmasıdır…       

 

Yoksa, çağdaşlaşmamızı gerici organizasyonların perde arkasındaki hamisi AB’ye; milli birlik ve bütünlüğümüzü “kontrol edilebilir istikrarsızlık formülleriyle” PKK’yı bir manivela gibi kullanan ABD’ye ısmarladığımız sürece, bu milleti aldatmaya, oyalamaya, enerji ve kan kaybına sürüklemeye devam etmekten başka bir iş yapmış olmayız…   

 

Kürşat Karacabey

21 Eylül 2007



Son Seçimin Anlattıkları -Kürşat Karacabey-


Sözün özüne gelecek olursak konuyu şöylece toparlayabiliriz: AKP, iktidarı sürecinde Türk parasının değerini korumayı başarmıştır. Keza dört buçuk yılda 180 milyar dolar borçlanmayla, vurkaççı yabancı sıcak para akışıyla yalancı bir bahar havası estirmiştir. Halk nezdinde bu sonuçlar, kaygılı bir kabulle de olsa,  başlı başına olumlu çağrışımlar yaratmıştır. Esasen istiklalimizi kıskaç, istikbalimizi ipotek altına alan, sorunları çok daha büyümesi pahasına erteleyerek serinlik yaratan bu tehlikeli tablo, ne yazıktır ki, muhalefetçe halka yeterince ve temel nedenler düzleminde doğru olarak tercüme edilmemiş, edilememiştir.



Küreselleşme Hükmünü İcra Ediyor -Kürşat Karacabey-


Dünyada üretilen toplam ekonomik değerleri, şayet bir büyük pasta gibi tahayyül edersek; bu pastanın tepsilere servis edilmesi usulüne dair şu keskin gerçekliği de derhal tespit ve ifade etmemiz gerekmektedir. Bu pastadan az sayıdaki zengin ülkelerle, çok sayıdaki yoksul ülkelerin aldıkları paylar arasındaki oran, süratli biçimde zengin ülkeler lehine açılmaktadır. Bundan başka her bir ülkenin tepsisine düşen pastanın, o ülke yurttaşlarına dağılımında da, çok az sayıdaki zenginler ile ezici çoğunluğu oluşturan yoksullar arasındaki paylaşım oranı da aynı hızla zengin azınlığın lehine açılmaktadır.



"Milli İrade" Demokrasinin Neresinde? -Kürşat Karacabey-


Âlâ yu vâlâ içinde hazırlandığımız bir genel seçime daha, neredeyse bir arpa boyu kadar yaklaşmış bulunmaktayız. Demokrasinin kalesi addedilen partilerden, sistem tarafından hormonlanan/finanse edilen üç-beş tanesinin, “dört çarpı dört bayrak yarışı” heyecanıyla, cadde ve sokakları alabildiğine şenlendirişine (kimilerince de kirletişine) burunlarımızı çarparcasına tanık olmaktayız. Halk ile âdeta dalga geçercesine, kimileyin açık artırma, kimileyin de açık indirme usulüyle göğe savrulan sağlaması yapılmamış bol kese vaatler, kar tâneleri gibi havada uçuşmakta…


 

Kürşat Karacabey


Yozgat doğumludur. Serbest avukatlık yapmaktadır.


 Türk Milliyetçiliği ve Halkçılık




Türk Milliyetçiliğinin Özünde Halkçılık Vardır

-Kürşat Karacabey-


Bilindiği üzere Osmanlı’nın son dört asrında Türkler’in çok büyük bir çoğunluğu; karın tokluğuna çalışan, sarayın sunduğu nimetlere asla yaklaşamayan, ancak sıra vatan savunmasına geldiğinde ilk akla gelen ve en önde savaşa sürülen “tımarlı sipahiler”den oluşmaktaydı. Kurucu/aslî unsur olan Türk’e yönelik devşirme kini ve öfkesini yansıtan bu olgu; Türklerin uzunca bir süre eğitimsiz, mesleksiz ve meteliksiz kalması gibi bir konumun sağlayıcısı oldu. Aynı süreçte bu geniş kitlenin yoğunlaştığı Anadolu; Kuzey Afrika, Ortadoğu ve Balkanlar’a bol kepçe sunulan hanlar, hamamlar, kervansaraylar, medreseler gibi alt yapı yatırımlarından da tamamen yoksun bırakıldı...


 Toplumculuk



Ulusçu Toplumculuk ve Türkiye  -Kürşat Karacabey-


Ulusçuluk kavramını anlamlandırma ve onu teorik-sembolik dünyasından alıp ayaklarını yere bastırma noktasında, özellikle şu gerçek, en temel olgu ve bir öz olarak kendini hissettirir: Ulusçuluk; ulusal tarihe, kültüre, geleneğe sahip çıkmak kadar, yaşamakta olan ulusa, yani ulusu oluşturan bireyler topluluğunun tamamına da sahip çıkmayı gerektirir. Hem de öyle ki, özellikle ulusun en zayıf, en savunmasız ve en yoksul kesitine sahip çıkıp onları mutlu kılmaya çalışmak, ulusçuluğun en önemli gereği olmalıdır. Çünkü her insan dünyaya bir kere gelir, yaşar ve ölür.


Arayış


The image “http://dukkan.dharma.com.tr/img/books/t/975-333-058-8.jpg” cannot be displayed, because it contains errors.


Aradığını Bulanlar


Rahmetli Nejdet Sancar Hocamız, bir çok konuşmasına, “Atı erken ehlileştiren Türkler, dünyada farklı milletlerin bulunduğunu da erken kavradılar. Bu yüzden Türk destanına göre insanlar, bir ağacın dokuz dalında dokuz ayrı millet olarak yaratılmıştır.” diye başlardı. Göktürk kitabelerindeki milliyet duygusunun, o çağın dünyasının her yerinde yaşanmadığına şüphe yok. Yerleşik toplumlarda milletten önce aile, klan, kabile bağlarının oluştuğu ve bunların uzun sürdüğü gerçektir. Başka milletleri tanımayan, kendisininde bir millet olduğunu fark edemez. Milliyetçilik ve millet, ancak toplumların bir biriyle yoğun temasının başladığı asırlarda ortaya çıktı. Türkler muhakkak ki erken milletleşmede bir istisnadır. Çünkü insanlık tarihinin dört atlı medeniyetinden bir buçuğudur


 

Başsayfa

Kürşat Karacabey

Yazarlar