Aklın ve sağduyunun değil fakat, öfke ve tepkiselliğin yön ve renk verdiği bir genel seçimi daha geride bırakmış bulunuyoruz.
Demokrasi kültürü anlamında toplumsal altyapıdan yoksun, kısa sayılabilecek “oylamalı yönetim” tarihimizde, bu seçimin, pek çok bakımdan önemli ilginçlikler ve ders alınası anlamlar içerdiği kanaatindeyiz.
Peki nedir bunlar?
Artık seçimlerde güçlü ve dolayısıyla etkili basın yayın kuruluşlarının, göz ardı edilemez bir egemenliği bulunmaktadır. Son iktidar döneminde yaşanılan onca olumsuzluklar, yolsuzluklar ve skandallar; mâlum basın yayın kurumlarınca kararlılıkla es geçilmiş, kimi önemsiz konularda iktidar eleştirilirken bile örtülü ve ustalıkla bir övgüye tabi tutulmuştur.
Deniz Baykal’ın, Atatürk İlke ve Devrimlerini ve hatta Cumhuriyet’i, “laiklikten ibaret” gören anlayışı, kamuoyunca paylaşılmadıktan başka, bu yoldaki mücadele samimi de bulunmamıştır.
Cumhuriyetin asıl tehdit ve tehlike altında bulunan; bağımsızlık, milli egemenlik ve Türklük temelindeki ulus devlet yapılanmasına gerekli vurgunun yapılmaması, “rejimin tehlikede olduğu” yolundaki çığlıkları yeterli gerekçeden yoksun bırakmıştır.
Bahçeli’nin Türk milliyetçiliğini, Öcalan/Barzani düşmanlığına indirgemesi ve milliyetçilik adına çağın gerekliliklerini ve gerçekliklerini okuma adına başkaca bir projeksiyon ortaya koyamaması, ancak bir yere kadar (barajı aştıracak ölçekte) etkili olabilmiştir. Bu yaklaşım biçimi, terör ve bölücülük konusunda tehdit ve tehlike algılaması en üst perdede bulunan sahil şeridinde etkili olmuş; Orta Anadolu dahil eski kalelerde doyurucu bulunmamıştır. Özellikle 57. Hükümet döneminde sergilenen; Öcalan’ın idamının dondurucuya kaldırılması ve Barzani/Talabani’ye örtülü destek sağlayan politikalarda etkili bir değişiklik yapılmamış olması gibi ikircikli ve solgun tavırlar, belleklerdeki tazeliğini koruduğundan olsa gerek, bu tek ayaklı siyasetin etkisi son derece sınırlı kalmıştır.
Kısaca, seçim stratejilerini, “Türkiye’nin satılmakta olduğu” tezi ve yörüngesi üzerine oturtan anılan her iki parti, bu satışın ne suretle yapıldığını yeterli ve geçerli temellere dayandıramamış; daha ötesi bu gidişatı kendilerinin tersine çevirebilecekleri noktasında da inandırıcılıktan bir hayli uzak kalmışlardır.
Yaşanılan acıklı/komik sonucun en esaslı nedeni ise kendilerine cılız muhalefet görevi tevdii edilen her iki partinin, halka ve halkçılığa uzak kalmaları olmuştur. Buna karşın AKP’liler ise geleneksel ideolojik geçmişlerinin de sağladığı kolaycılıkla, halk ile el ele tutuşmayı onlarla diz dize oturmayı çok iyi bilmişlerdir. Halkın haklarını ve geleceğini, yabancı sermaye gruplarına ve onların işbirlikçi kılavuzu olan sözüm ona yerli, bir avuç ekonomi oligarşisine peşkeş çekmelerine rağmen, bu el ele diz dize tavır, halkın pek hoşuna gitmiş; “cumhuriyetçilerin” ve “milliyetçilerin” literatürüne yabancılaşan “halkçılığı” bu aykırı yapıya maletmişlerdir.
Seçimler, içerikleri başından beri boşlukla malul bulunan “sağ” ve “sol” kavramlarının artık halk indinde de anlamını yitirdiğini tescil etmiştir.
Bundan başka, yakıcı açmaz ve sorunlarla boğuştuğumuz şu konjonktürde, suya sabuna dokunmadan günü kurtarmaya ve her kesime şirin gözükmeye çalışan eski Adalet Partisi (türevleri olan DP/ANAP) çizgi iflasa sürüklenmiştir. Zaten uzunca bir süredir gençlikle yollarını ayırmış bulunan bu siyaset anlayışı, iyiden iyiye tarihe maledilmiştir.
Sözün özüne gelecek olursak konuyu şöylece toparlayabiliriz: AKP, iktidarı sürecinde Türk parasının değerini korumayı başarmıştır. Keza dört buçuk yılda 180 milyar dolar borçlanmayla, vurkaççı yabancı sıcak para akışıyla yalancı bir bahar havası estirmiştir. Halk nezdinde bu sonuçlar, kaygılı bir kabulle de olsa, başlı başına olumlu çağrışımlar yaratmıştır. Esasen istiklalimizi kıskaç, istikbalimizi ipotek altına alan, sorunları çok daha büyümesi pahasına erteleyerek serinlik yaratan bu tehlikeli tablo, ne yazıktır ki, muhalefetçe halka yeterince ve temel nedenler düzleminde doğru olarak tercüme edilmemiş, edilememiştir.
Nasıl edilsin ki, bu konuda muhalefetin kendi açmazları hala devam etmektedir. AKP’nin bütün bu politikalarının mimarı olan Kemal Derviş, ABD’nin atadığı komiser edasıyla MHP’nin devri iktidarında tahta oturmamış mıydı? Aynı Derviş, her fırsatta Atatürk’ün kurduğu parti olduğunu haykıran CHP’nin, bir önceki seçimde kontenjan listesinde yer almamış mıydı?
Evet CHP ve MHP’nin halk nezdinde inandırıcı olması için; ülkenin geleceğini berhava etmeye yönelik olarak AKP’nin döşemekte olduğu mayınları doğru tanımlaması için; önce kendilerinin ondan farkını ortaya koymaları gerekmez mi? Söyler misiniz, özelleştirme adına milli varlıkların haraç mezat satışa sunulması; 58 yıllık serencama rağmen Avrupalının niyeti ve samimiyeti konusunda hala net bir karar ve tavır ortaya koyamama; güneydoğu sınırımızda zorla inşasına çalışılan uydu devlet müsvettesinin, asıl ve gerçek mimarının ABD olup olmadığını görüp,gerekli tavırı şahsiyetlice ortaya koyamama gibi konularda,–sonuca yansıyamayan üslup değişikliği dışında- birinin diğerinden farkını fark edebiliyor musunuz?
Siz fark ettiğinizi söyleseniz bile son seçimde halk, bu ve benzeri önemli konularda herhangi bir fark göremediğini oylarıyla söylemiş oldu. Şunu da söyledi halk; madem yok biri birinizden farkınız, -gelecekteki maliyeti pahalı da olsa- bari beni yalancı baharın serinliğinden mahrum etmeyin!..