Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

18 Haziran 2007

Dede Korkut

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Başsayfa

Kürşat Karacabey

Yazarlar

Siyaset-Türkiye

 

 


Tablo ve Sorumluluk


-Kürşat Karacabey-


Sistem tarafından atanmışları oylamaya mecbur ve mahkum kılındığımız bir seçime daha hızla yaklaşmaktayız. Böyle bir aşamada ister bir dertleşme sayılsın, ister bir feryat!..  Gönlümün bir “çağrı” olarak algılanmasını arzuladığı bu kısa seslenişin konusunu, özetlenen ahvalin öncelikle Türk aydınlarınca, genel olarak da Türk insanınca “görev ve sorumluluğa davet” gibi anlaşılmasını diliyorum.

 

Altmış yıldır ekilenleri biçmekte olduğumuz son dönemeç itibariyle, Cumhuriyetimizin kuruluş felsefesi ve değerleri süratle aşındırılmakta; milli devlet niteliği, bağımsızlık anlayışı ve milli egemenlik karakteri derin yaralar almaktadır. Türk Milleti, önüne geniş ufukların belirdiği bir süreçte, bu şansı değerlendirmek bir yana, küresel aktörler ve işbirlikçi hayinlerin sinsice döşediği dinamit ve mayınların kaygı veren sarmalında; yönünü şaşırma, yörüngesini yitirme noktasına sürüklenmektedir. Stratejik değerlerimiz ve millete ait varlıklar ya doğrudan yabancı kuruluşlara ya da son erimde çok uluslu şirketlere eklemlenmeye aday, bir avuç yerli sermaye grubuna adeta peşkeş çekilmektedir. Buna karşın günbegün yoksullaşan geniş halk kitleleri, sus payı anlayışı ile dağıtılan seçim ulufeleri ile uyuşturulmakta, hızla açlıkla terbiye sınırına doğru sürüklenmektedir. Yaşanılan olumsuzluklar, durum tespitini daha öte genişletmeye ve derinleştirmeye gerek bırakmayacak açıklıkta ve yakıcılıktadır. Özetleyecek olursak bugün, Türkiye’nin istiklal ve istikbali tehlikede; vaziyet alabildiğine vahimdir.

 

Ülkemiz ve milletimizin birlik ve bütünlüğünün, bugünlerde mâruz bırakıldığı tehdit ve tehlikeler; pek çok bakımdan İstiklal Savaşı verdiğimiz yıllardaki tablo ile benzeşmektedir. Ancak o günlerde, başta Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere vatan ve millet sevdalısı Türk aydınlarının neredeyse tamamı, toplumsal önderliği üstlenmiş, milletin mukadderatına sahip çıkmışlardı. Peki, bugün şartlar aynı, buna karşın imkanlar daha yeğin olmasına karşın, Türk aydınları aynı sorumluluğun gereğini yapmakta mıdır, ya da ne yapıyorlar?  Yerli yabancı şer güçler, sıkı bir güç ve işbirliği içinde ve bin bir sinsi yöntem kullanarak, her vesileyle Türkiye’ye ve Türklüğe kin kusarcasına saldırırken, çok yazıktır ki milli güç oluşumları paramparça bir görünüm ve edilgen seyirciliğe mahkum bir duruş sergilemektedir.

 

Oysaki, Türk milletinin sessiz çoğunluğu, bütün bu güç oluşumlarının ve vicdan azabı içinde kıvranan her bir Türk aydınının, “müdafai hukuk cepheleşme anlayışı” içinde, bir araya gelmelerini ve o büyük sesi, en yüksek perdeden haykırmalarını hasret ve hararetle istemekte ve beklemektedir. 

 

Özetleyecek olursak,  içinde bulunduğumuz gemi hem yanlış rotada ilerliyor, hem de su alıyor. Hâl bu iken, gün kamaralarımızı düzenleme ve süsleme kaygısından uzak olma günüdür. Bu gerçekliği kavrayarak, bireysel siyasi ve şahsi emel ve ikbal gailelerinden arınma; dedelerimizin kan ve gözyaşı ile yoğurup bizlere teslim ettiği mübarek topraklarımıza sahip çıkma günüdür. Gün, bir yandan yedi düvelle, diğer yandan açlık ve kıtlıklarla boğuşarak, kurtuluş ve istiklal savaşını zaferle taçlandıran dedelerimize lâyık olma günüdür. Gün, kutsal vatanımızı ve şanlı bayrağımızın gurur veren dalgalanışını, torunlarımıza her tür gölge ve lekeden uzak bir şekilde teslim edebilme mücadelesini verme günüdür.

 

Elbette ki demokratik zeminde verilmesi gereken bu kutlu mücadelede, görev alacak olanlar için; anlamını yitirmiş ayrımları ve küçük ayrıntıları değil fakat, vatan ve millete duyulan yüksek sevgiden ve tehlikelerin yarattığı derin kaygıdan kaynaklı sorumluluk duygusunu, ortak payda olarak görmek ve öne almak tarihi bir sorumluluktur.

 

Tarihin yeniden yazılmakta, siyasi coğrafyaların yeniden şekillenmekte bulunduğu bu kritik dönemeçte, özellikle ve öncelikle toplumsal önderliği temsil konumunda bulunanların tarihe karşı sorumluluğu kuşkusuz ki daha bir ağırdır.

 

Bir takım kutlu değer ve duyguları, siyasi ve ticari rant metaı gibi gören anlayış temsilcilerinin, peşlerinden gidilemeyeceği artık millet çoğunluğunca anlaşılmıştır. Türk milleti bugün gerçek ve güvenilir önderliğini  aramaktadır!..

 

Yaklaşan seçimler ekseninde, sessiz çoğunluğun yüreklerinde kopan acı çığlığı; Türk’ün düşmanlarına korku salacak, hayin ve işbirlikçilerin sinsi tuzaklarını parçalayacak bir büyük fırtınaya dönüştürmek üzere, tarihine ve torunlarına karşı sorumluluk hisseden her bir Türk aydınını, eteklerdeki taşları dökmeye, bu sese kulak ve yürek vermeye ve milletin duymak istediği en yüksek ses  olmaya çağırıyorum.

 

Elbette ki bu çağrı, bir adres fısıldama değildir. Şahsen öyle bir adresin varlığını değerlendirsem, bunu bizim literatürümüze yabancı düşen örtülü ima yoluyla değil, bir gürleme şeklinde telaffuz etmekten asla kaçınmazdım. Kastım; yaklaşan seçimlerde oy vereceğimiz aday veya parti kim olursa olsun, tercihimiz amacın tahakkukundan uzak kalacak olsa bile, bu saikle hareket edilmesi ve asıl mücadelenin, seçimin çok daha üstüne ve ötelerine taşınmasıdır!..   

 

Kürşat Karacabey

18 Haziran 2007



Demiryollarımız Vatanımızdır -Kürşat Karacabey-


Ülke ekonomisine, toplumsal refaha altyapı kılınan kimi sektörlerde basit kâr zarar hesabı yapılamaz. Aksi halde karayollarının da zarar ettiği olgusunu belirtmek durumunda kalırız. Hatta bu anlamda ülkenin eğitim sektörü de, savunma sektörü de tümden zarardadır. Oysa ki durumun bu kadar basit olmadığı ortadadır. Nasıl savunma sektörü yurttaşların güven içinde yaşayıp geleceklerine yatırım yapmalarını; eğitim yatırımları, toplumsal üretkenliğin, verimliliğin ve kalitenin yükselmesi için yapılan zararda (!) yatırımlar ise, tıpkı karayolları gibi demiryolları da ülke ekonomisinin kurumsal alt yapı anlamında en önemli ögesi olan ulaştırma gereksinimini karşılamak üzere, hizmet veren bir sektördür.



Yolunda Yorgun Düştüğümüz "Masal Dünyası": Avrupa Birliği -Kürşat Karacabey-


Türkiye’nin  o zamanki adıyla AET’na “ortak üyelik” için başvuru tarihi 31 Temmuz 1959’dur. Yâni şu sıralar, AB yoluna çıkışımızın 44. yılı içindeyiz.  Yarım asra yaklaşan bu uzun yolculukta, kat ettiğimiz mesâfe mi? Maalesef hâlâ başladığımız nokta üzerindeyiz. Oysa ki, arzumuzun tam bir kara sevdâya dönüştü(rüldü)ğü özellikle şu son yirmi yıllık dönemde, ne emekler harcamış, ne çabalar sergilemiştik...  Sıradan AB komiser ve müfettişlerinin parmak işâretlerine bakıp atmadığımız takla, vermediğimiz ödün kalmamıştı. Bütün bunlara rağmen bizden sonra yola koyulan hemen her ülke üye olmuş durumda, biz hâlâ bekleme salonunun kapısındayız...



Demokrasicilik Oyunu -Kürşat Karacabey-


Bugün Türkiye’de “demokrasiden yana mısınız” sorgulamasıyla bir anket düzenlense, sonucun olumlu çıkacağından hiç kuşkunuz olmasın. Ankete katılanların neredeyse tamamına yakını, hem de “göğsünü kabartarak” demokrat olduğunu söyleyecektir. Şeriatçısından PKK’lısına, mandacısından ikinci cumhuriyetçisine, liberalinden sosyalistine değin; kendisini tür be tür renk ve kimyada telakki eden bilcümle yurttaş,  bıçkın demokratlıklarına toz kondurtmayacaktır.


 

Kürşat Karacabey


Yozgat doğumludur. Serbest avukatlık yapmaktadır.


 Türk Milliyetçiliği ve Halkçılık




Türk Milliyetçiliğinin Özünde Halkçılık Vardır

-Kürşat Karacabey-


Bilindiği üzere Osmanlı’nın son dört asrında Türkler’in çok büyük bir çoğunluğu; karın tokluğuna çalışan, sarayın sunduğu nimetlere asla yaklaşamayan, ancak sıra vatan savunmasına geldiğinde ilk akla gelen ve en önde savaşa sürülen “tımarlı sipahiler”den oluşmaktaydı. Kurucu/aslî unsur olan Türk’e yönelik devşirme kini ve öfkesini yansıtan bu olgu; Türklerin uzunca bir süre eğitimsiz, mesleksiz ve meteliksiz kalması gibi bir konumun sağlayıcısı oldu. Aynı süreçte bu geniş kitlenin yoğunlaştığı Anadolu; Kuzey Afrika, Ortadoğu ve Balkanlar’a bol kepçe sunulan hanlar, hamamlar, kervansaraylar, medreseler gibi alt yapı yatırımlarından da tamamen yoksun bırakıldı...


 Toplumculuk



Ulusçu Toplumculuk ve Türkiye  -Kürşat Karacabey-


Ulusçuluk kavramını anlamlandırma ve onu teorik-sembolik dünyasından alıp ayaklarını yere bastırma noktasında, özellikle şu gerçek, en temel olgu ve bir öz olarak kendini hissettirir: Ulusçuluk; ulusal tarihe, kültüre, geleneğe sahip çıkmak kadar, yaşamakta olan ulusa, yani ulusu oluşturan bireyler topluluğunun tamamına da sahip çıkmayı gerektirir. Hem de öyle ki, özellikle ulusun en zayıf, en savunmasız ve en yoksul kesitine sahip çıkıp onları mutlu kılmaya çalışmak, ulusçuluğun en önemli gereği olmalıdır. Çünkü her insan dünyaya bir kere gelir, yaşar ve ölür.


Arayış


The image “http://dukkan.dharma.com.tr/img/books/t/975-333-058-8.jpg” cannot be displayed, because it contains errors.


Aradığını Bulanlar


Rahmetli Nejdet Sancar Hocamız, bir çok konuşmasına, “Atı erken ehlileştiren Türkler, dünyada farklı milletlerin bulunduğunu da erken kavradılar. Bu yüzden Türk destanına göre insanlar, bir ağacın dokuz dalında dokuz ayrı millet olarak yaratılmıştır.” diye başlardı. Göktürk kitabelerindeki milliyet duygusunun, o çağın dünyasının her yerinde yaşanmadığına şüphe yok. Yerleşik toplumlarda milletten önce aile, klan, kabile bağlarının oluştuğu ve bunların uzun sürdüğü gerçektir. Başka milletleri tanımayan, kendisininde bir millet olduğunu fark edemez. Milliyetçilik ve millet, ancak toplumların bir biriyle yoğun temasının başladığı asırlarda ortaya çıktı. Türkler muhakkak ki erken milletleşmede bir istisnadır. Çünkü insanlık tarihinin dört atlı medeniyetinden bir buçuğudur


 

Başsayfa

Kürşat Karacabey

Yazarlar