Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

29 Ekim 2007

Emir Timur

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Siyaset-Türkiye

 


Efsaneden Masala Terörle Sözde Mücadele


-Hanifi Altaş-


Adı terörle mücadele sırasında efsaneleşmiş olan Emekli Tümgeneral  Osman Pamukoğlu, “Unutulanlar Dışında Yeni Bir Şey Yok” adlı kitabını yayınladığından bu yana da yeni bir şey yoktur, değişen bir şey yoktur ve  dolayısıyla da “terörle mücadele” artık bir masaldır.

 

Masaldır, çünkü Osman Pamukoğlu ve onun gibi terörle mücadelede efsaneleşmiş isimlerin hiçbiri tümgenerallikten daha yukarıya çıkamamıştır. O halde, bugün  terörle mücadelede başladığımız noktanın bile gerisine düşmemizin birinci derecede müsebbibi konumunda bulunanlar, terörle mücadelede başarılı olmayı askeri hiyerarşide yükselme ölçütü olarak dahi görmeyenlerdir. Eğer terörle mücadelede başarılı olmuş generallerin hiçbiri tümgeneral rütbesinden daha yukarıya çıkamamışsa, bunun sebepleri sorgulanmalı ve hesabı sorulmalıdır. Ancak belirtmek gerekir ki, bu konuda birinci derecede sorumluluk, siyasal yetke sahibi olanların değildir. Tayin ve terfilerin yapıldığı dönemlerde siyasal yetkeyi daima Türk Ordusunun komuta kademesi yönlendirmiştir. Türk Ordusunun komuta kademesinin başında ise 2006 Ağustos ayına kadar dört yıl boyunca Hilmi Özkök bulunuyordu. Hilmi Özkök  tarzıyla da terörle ancak bu kadar  mücadele edilebilirdi.

 

Sözgelimi bir orgeneral, emekli olduktan sonra çıktığı bir televizyon kanalında, hem o bölgede asayiş kolordu komutanı iken Barzani’nin kendisine parlamento binasını gezdirdiğini anlatıyor, hem de bugün Kürtlerin Kuzey Irak’ta bağımsız bir devlet ilan edecek noktaya geldiklerinden yakınıyordu. Peki ama böyle birinin bundan ötürü yakınmaya hakkı var mıydı? İyi de, sormazlar mı adama? Senin döneminde Barzani’ye silah, para ve hatta eğitim (zirai mücadele değil terörle mücadele yani savaş eğitimi) yardımı kimin tarafından yapıldı? O zaman aklın neredeydi? Görülüyor ki, bu meselede en yüksek sorumluluk makamlarında bulunmuş rütbelilerde dahi, kendi alanlarını en çok ilgilendiren bir konuda yani terörün sebep ve saikleri hakkında algılama zaafı vardır. Bu zaafın nelere yol açtığını ise hep birlikte yaşayarak görüyoruz.  

 

Daha da korkunç olanı, Harp Akademileri Komutanlığı da yapmış olan bu emekli orgeneralin  bundan iki yıl kadar önce yine Kuzey Irak, Irak Türkleri ve Kerkük’ün statüsünün konuşulduğu bir televizyon programında sergilediği tutumdu. Sözümona Irak Türklerinin haklarını savunurmuş gibi yapıyor ama, Kuzey Irak’lı Kürtlerle Irak Türkleri arasında bir ayrım yapmadığını sık sık vurgulamak gereği duyuyordu bu orgeneral. Peki ama, birinci Körfez Savaşından bu yana Türkiye’nin yarısının Kürdistan olarak gösterildiği haritaların Kuzey Irak’taki Kürt berberlerin dükkanlarında bile asılı olduğunu bu adam bilmiyor muydu? Saddam’ın oğlu Uday’ın başında bulunduğu bir futbol takımının Erbil’de yaptığı maç sırasında stadyumda toplanmış Kürtlerin hep bir ağızdan biz Türklere ana avrat küfrettiğinden de mi haberi yoktu bu sayın komutanın?  Demek ki bu sayın komutan,  askerliğin en temel iki kavramından, dost-düşman kavramından dahi habersizdi. Üstelik aralarında ayrım yapmadığından söz ettiği taraflardan biri yani Irak Türkleri dost ne kelime bizim öz be öz kardeşlerimizdi. Bu derece miyopluk ve kafa karışıklığı, Harp Akademileri Komutanlığı da yapmış bu orgeneral için söz konusu değildi yalnızca. Onların en üst konumundaki, bundan bir yıl önce, Atina’nın Emperyal Otelinde ”biz bu Cumhuriyeti Rumlarla da kurduk, Araplarla da kurduk, Çerkezlerle de kurduk” gibi inciler saçtıktan sonra gerisini varın hesap edin!… *

 

***

Kara Kuvvetleri Komutanı ise çok yakın bir tarihte bölücü terör konusunda şöyle diyordu: “Biz bir yıl içinde 750 teröristi etkisiz hale getirmişiz. Ne var ki aynı yıl 1.500 kişi terör örgütüne katılmış.”  Bu, üzerinde çok durulması gereken bir tespittir ve fakat söylediklerinin gerçekte ne anlama geldiğini Sayın Komutan da etraflıca düşünmüş müdür acaba?

 

Gerçekte ne anlama geldiğini düşünmüş müdür diye sordum. Çünkü hala gözlerini örten bir takım perdelerden sıyrılmadan doğru düşünmenin ve gerçeği kavramanın bazıları için imkansız olduğu anlaşılıyor.

 

Oysa meselenin esası çok basit aslında. Meselenin sosyal-psikoloji ve propaganda boyutu bir yana, bu basit ve yalın gerçeği gören ve bunu yüreklice ifade eden bir tek komutan çıkmıştı bugüne kadar. Emekli Korgeneral İsmail Selen’di o komutan. Asayiş bölge komutanı olarak ancak üç ay sürdürebildiği görevinden alınmasını müteakip kendi isteğiyle emekliye ayrıldıktan iki yıl sonra, 23 Mayıs 1991 tarihinde terörist bir saldırı sonucu katledilmişti. Üstelik onu öldürmekle görevlendirilen taşeron terör örgütü hücresine infaz emri paket program halinde yani en yukarıdan(?) gelmişti. Hücrenin önceden keşif, gözetleme ve sair planlama faaliyetinde bulunması gerekmiyordu. (O işi örgüt dışındaki başka birileri  yapmıştı besbelli) Belirlenen gün ve saatte işi bitirilecekti.

 

Ne diyordu merhum Selen?

 

15-20 sene sonra demokratik yolla bile Türkiye’yi ele geçirir adamlar”

 

Haksız mı idi? Dedikleri çıkmıyor mu bugün?

 

Peki kimdi bu adamlar?

 

Geçmişte Apo’nun bugün ise hem onun hem de Barzani’nin yörüngesindeki adamlardı bu adamlar:… Nitekim 1 Mart (2003) tezkeresi Mecliste görüşülürken Barzani’ye bağlı en az 75 adet milletvekilinden söz ediliyordu? Kuzey Irak parlamentosunda değil, Türkiye Büyük Millet Meclisinde! 

 

“Bu adamlar”ın her biri on çocuk, on beş çocuk yapmayı kendilerine görev bilen adamlardı. Zaten bu görevi Abdullah Öcalan yıllar önce vermişti onlara: “her bir Kürt karısının elinde, karnında, kucağında çocuk olmalıdır!” diye buyurmuştu! **

 

Türkiye Cumhuriyetinin atadığı Diyarbakır Valisini Diyarbakır’ın sözde DTP’li  (Çünkü gerçekte böyle bir parti yoktur; Partiya Karkera Kurdistan yani kısa adıyla PKK vardır) Belediye Başkanının emrindeki bir kukla konumuna düşüren, Şemdinli’deki isyandan sonra isyancıların direktiflerine boyun eğerek Hakkari Valisini görevden almakla yetinmeyip onları rahatlatmak üzere Türk jetlerinin alçaktan uçmalarını yasaklayan  Hükümet ise adı üzerinde Arap-Kürt Partisinin hükümetidir. O Diyarbakır’ın sözde valisi de, aynı siyasi iktidarın son kabinesi kurulduktan sonra ödüllendirilerek Başbakanlık müsteşarı yapılmıştır.

 

Arap-Kürt Partisi iktidarının, hergün çocuklarını Kürtçü-bölücü teröre kurban veren Türklerin haberinin bile olmadığı bir uygulaması daha vardır ki tüyler ürperticidir. Bu hükümet, eğitim yardımı adı altında her ay çocuk başına doğu ve güneydoğu’daki vatandaşlara 75 ila 125 YTL arasında değişen tutarlarda yardım yapmaktadır. Bu yardımdan nasiplenen on çocuk sahibi her bir Kürt, kendisine verilen bu parayla hayat standartını derhal yükseltmekte, bunu da bir karı daha alıp on çocuk daha doğurtarak yapmaktadır.

 

Yalnızca adı Türk olan Devlet doğum kontrolü için ise Şırnak’ı, Hakkari’yi değil, Tokat’ı pilot bölge olarak seçmektedir ne hikmetse!  Ve Yunanlı Hekimler Birliği, Orta Anadolu’da Türk soyunu kurutacak derecede yoğunlaştırılan doğum kontrolü çalışmalarına olan büyük katkısından ötürü Rahmi Koç’a ödül vermektedir.. .

 

Ama bu arada başka birileri de, -seleflerinin kahvesine konulan zehirden ders almayı dahi bilmeyen birileri de- hiç şüphesiz yeni bir madalyayı hak etmektedirler!

 

Hanifi Altaş

29 Ekim 2007


*Bir yıl kadar önce yazdıklarım için şu Web adreslerine bakınız.

 

http://www.turkdirlik.com/Bilgimece/Siyaset/Turkiye/HAltas0037.htm

http://www.turkdirlik.com/Bilgimece/Siyaset/Turkiye/HAltas0038.htm

 

* *Bu konuda on üç yıl önce müstear adla yazdıklarım için şu  ağ adresine bakabilirsiniz:

 

http://www.yenihayatdergisi.net/sayi2-kurtcu.htm



Efruz Beyler, Siyasetin Hacıyatmazları ve Meydan Dayağı!  -Hanifi Altaş-


Efruz Bey, büyük hikâyecimiz Ömer Seyfettin’in aynı adı taşıyan uzun hikâyesinde çizmiş olduğu unutulmaz bir karakterdir. Hikâye İkinci Meşrutiyetin ilan edilmesiyle başlar. O zamana kadar hiç kimsenin bilmediği, tanımadığı, farkına dahi varmadığı; bir devlet dairesinde çalışan sıradan bir memur, birdenbire karşımıza Hürriyet kahramanı olarak çıkar. Tabii onun, kendisine uydurduğu Efruz adı gibi, hürriyet kahramanlığı da sahtedir; ama koyu bir istibdat karanlığından hiç ummadıkları, beklemedikleri bir anda kurtulan insanlar bu meçhul kahramanı benimsemekte tereddüt etmezler. Çünkü cemiyetin kahramanlara ihtiyacı vardır ve Efruz Bey’de de aradıklarını bulmuşlardır. Bizimkisi, hürriyet sarhoşluğuyla meydanlara doluşan ve gitgide büyüyen kalabalıklara pek ateşli nutuklar atar, hararetle alkışlanıp evine kadar kilometrelerce omuzlarda taşınır…



Artık AKP'nin Tek Umudu Fısıltı Gazetesidir! -Hanifi Altaş-


Kim ne derse desin, Türkiye’nin en büyük tirajlı gazetesi ne Hürriyet’tir, ne de Posta gazetesidir. Türkiye’nin en büyük tiraja sahip gazetesi “fısıltı gazetesi”dir. Zaten, Hürriyet neyse ne ama, ondan daha çok sattığı ve okunduğu anlaşılan Posta gazetesinin haber anlayışı da “fısıltı gazetesi” tadındadır. Posta gazetesi Türkiye’nin hemen hemen bütün kahvehanelerinde masalarda gezer. Dolayısıyla Posta Hürriyet kadar satmadığı zamanlarda bile ondan daha çok okunan bir gazetedir. Fısıltı gazetesinin basıldığı ve yayıldığı yerler de matbaalar değil, kahvehane köşeleridir. Bundan ötürü tiraj konusunda Posta gazetesine posta koyacak tek gazete de fısıltı gazetesidir.



Sürek Avı, Çakallar ve Biz -Hanifi Altaş-


Aşağıdaki yazıyı yine aynı başlıkla, Irak harekatının ilk yirmi dört saatinin sonunda yazmış ve internetteki bazı yazışma grupları ile internetgazete.com adresine göndermiştim. Kuzey Irak konusunda bugün gelinen nokta itibariyle, bu yazıyı siz değerli okurların da dikkatine sunmakta yarar görüyorum: Savaş bir sürek avına dönüşmek üzeredir; Irak Ordusu dağılır dağılmaz leşlere üşüşen çakallar gibi Musul ve Kerkük'e karşı saldırmaları muhakkak olan Kürt Eşkıyalarına karşı Türk Ordusu Musul ve Kerkük yöresindeki Türk varlığını derhal Güvence altına almalıdır!


 

Hanifi Altaş


Yeni Hayat Dergisi'nin sahibidir. Serbest avukatlık yapmaktadır.


 Türkçülük ve Devrimcilik



Yeni Hayat


"Yeni Hayat programının önemli bir özelliği de devrimcilikle ülkücülüğü bağdaştırmasıdır. Bu iki kavramın bugün birer sözcük olarak bile yan yana durmasının ne kadar garipseneceğini söylemeye dahi gerek yoktur. Ne var ki, asil garipsenmesi gereken şey, bir ülküsü bulunmayanların devrimcilik iddiasına kalkışmalarıdır. Gerçekte ülkücülük, bugün var olan düzeni beğenmeyerek onun yerine tasarlanmış olan ideali koymak demek olunca, bu ideali yani ülküyü gerçekleştirmenin adına devrim, bu uğraşının adına da devrimcilik demek gerekmez mi? Bu mantığın dışında bir devrimcilik yani ülküsü olmayan bir devrimcilik düşünülebilir mi? Öylesinin adi devrimcilik değil, olsa olsa anarşizm olur; çünkü, devrim yalnızca beğenilmeyen bir şeyi, bir kurumu, bir düzeni yıkmak demek değildir. Yıktığınız şeyin yerine koyacak bir "idealiniz" yoksa, siz yalnızca yıkıcı bir anarşist olabilirsiniz; ama devrimci asla!


 Türkçülük



Enver Paşa


Enver Paşa’nın hem kişisel olarak, hem de devlet adamı ve asker olarak yanlış, eksik, kusurlu tarafları bulunabilir. Elbette bu yönleri eleştiri konusu da yapılabilir. Ancak işin şu yanı çok iyi bilinmelidir ki, onun ve ittihatçı arkadaşlarının gerek Meşrutiyetin ilanı, gerek 31 Mart irtica ayaklanmasının bastırılması, gerek Trablusgarp savaşı ve gerekse Bab-ı Ali baskını sırasında sergiledikleri cesaret ve ataklık, imparatorluğun çöküş döneminde yurtsever ve idealist kadroların önünü açmak bakımından bile çok çok önemlidir. Çöküş dönemlerinde devletin sivil ve askeri kadrolarına hakim olan karamsarlık, yılgınlık, ürkeklik, korkaklık ve tembellik gibi hastalıkları bünyeden söküp atan ve taa Milli Mücadeleye kadar uzayan, hatta onu kazandıran yenilmezlik ruhunu ve devrimci dinamizmi onlara kazandıran Enver Paşa ve İttihatçı arkadaşları olmuştur.


 Din Geleneğinde Yanlışlar...


The image “http://dukkan.dharma.com.tr/img/books/t/975-333-058-8.jpg” cannot be displayed, because it contains errors.


Kulluk Düzeni


Kölelik ve/veya kölecilik; bir sosyal ve ekonomik düzenin adıdır. Müslümanlık yahut İslamiyet de, Arapların yarı köleci-yarı feodal sosyo-ekonomik düzeni içerisinde meydana gelmiştir. Adına Cahiliye dönemi denilen İslam öncesi çağlarda Arapların sosyal yaşantısı, ancak böyle tanımlanabilir. Sayıları belirli Arap kentlerindeki bir kısım etkin (nüfuzlu) kabile üyelerinin ülke içinde ve dışında ticaret serbestisine sahip olmaları bu durumu değiştirmez. Bugün dahi Suudi Arabistan’da bu köleci sistemin veya kulluk düzeninin somut izlerine rastlanabilir. Sözgelimi bu ülkede bir yabancının işçi olarak çalışması için de, bir işyeri açması için de ancak bu ülke yönetimince makbul bir Arab’ı kefil olarak göstermesi gerekir. Bu kefalet; bizim bildiğimiz anlamda bir krediye veya borca kefil olmak anlamında değildir; insanın insana kefil olması demektir. Daha doğrusu kefil olunanın kefile mahkumiyeti ve esaretidir. Öyle ki, kefil olunan kişi yıllarca çalışıp didindikten sonra kazanıp biriktirdiği bütün serveti, kefilinin bir sözüyle kaybedip beş parasız olarak o ülkeden kovulabilir. Bu durum, hiç kuşkusuz kulluk düzeninin Arabistan’da hala ne denli güçlü bir sosyal geleneğe ve süregenliğe sahip olduğunun somut bir göstergesidir.


 Okumakta Olduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
  
  
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar