Efruz Bey, büyük hikâyecimiz Ömer Seyfettin’in aynı adı taşıyan uzun hikâyesinde çizmiş olduğu unutulmaz bir karakterdir. Hikâye İkinci Meşrutiyetin ilan edilmesiyle başlar. O zamana kadar hiç kimsenin bilmediği, tanımadığı, farkına dahi varmadığı; bir devlet dairesinde çalışan sıradan bir memur, birdenbire karşımıza Hürriyet kahramanı olarak çıkar. Tabii onun, kendisine uydurduğu Efruz adı gibi, hürriyet kahramanlığı da sahtedir; ama koyu bir istibdat karanlığından hiç ummadıkları, beklemedikleri bir anda kurtulan insanlar bu meçhul kahramanı benimsemekte tereddüt etmezler. Çünkü cemiyetin kahramanlara ihtiyacı vardır ve Efruz Bey’de de aradıklarını bulmuşlardır. Bizimkisi, hürriyet sarhoşluğuyla meydanlara doluşan ve gitgide büyüyen kalabalıklara pek ateşli nutuklar atar, hararetle alkışlanıp evine kadar kilometrelerce omuzlarda taşınır…
İkinci Meşrutiyet’in (Hürriyet’in) ilanına bizzat tanıklık etmiş bulunan ve kendisi de bir İttihatçı subay olan Ömer Seyfettin’in bu hikâyeyi yazması elbette sebepsiz değildir. Gerçekten de, 24 Temmuz 1908’de Hürriyet ilan edildikten sonra, -asıl müsebbip konumundaki İttihat ve Terakki Cemiyeti ülkede duruma hâkim oluncaya kadar- ortalık yeni yetme, daldan bitme hürriyet kahramanlarından geçilmez olmuştur. Fakat bu anlaşılabilir bir durumdur. Çünkü başarıyı sahiplenen çok olur. Yenilgi ise piçtir, hiç kimse üzerine alınmak istemez.
İsyanlar, ihtilaller ve devrimlerin yaşandığı fırtınalı dönemlerde, birtakım açıkgözler ve fırsatçılar, kitlelerin beklentilerine uygun şekle ve kılığa girerek meydanlarda arz-ı endam ederler. Buna çok sıklıkla rastlanır. Lenin, bu gerçeği bildiği içindir ki, Bolşevik devrimi olur olmaz, Partisinin üye kayıtlarını dondurmuştur. Adolf Hitler de, Kavgam adlı kitabında aynı tehlikeye işaret eder. Her ikisi de, Efruz Beylerin istilasını önleyerek Partilerine ve vaziyete hakim olabilmişlerdir.
***
Bir de Aziz Nesin’in siyaset literatürüne kazandırdığı bir tip vardır: Zübük. Bundan iki yıl kadar önce, pek yüksek bir Mahkeme başkanı ile on yıl yediği içtiği ayrı gitmeyen bir yakını, onunla birlikte yaşadıklarını anlatmıştı. Söylediklerini ağzım açık kalarak dinlemiş ve sonra kendisine şöyle demiştim: “Eğer sizin bu anlattıklarınızı Aziz Nesin dinleseydi; Zübük kitabını yırtıp atardı!”
Bu pek yüksek Mahkeme başkanının kim olduğunu öğrenmek isterseniz biraz gayret etmeniz gerekir. Sadece ufak bir ipucu verelim. Ergün Poyraz’ın Tarikat- Siyaset-Ticaret-Cinayet kitabından Zübük adlı bölümü okursanız eğer, bir tahminde bulunmanız kolaylaşacaktır.
Zübük kelimesinin Türkçe sözlükte de, Osmanlıca sözlükte de bir karşılığı yoktur. Ama Ekşi sözlükte vardır ve şöyledir:
“Zübük" kelimesi "zeybek" kelimesinin deforme edilmiş halidir.
Romanda adı geçen İbrahim zübükzade'nin babası Zeybekzade Kara Yusuf köylüye kendisini bir efe olarak tanıtmıştır, sonradan foyası ortaya çıkınca ahali "sen Zeybekzade değil Zübükzadesin" demiş ve ayrıca aslında Kara Yusuf'un efe değil cingen olduğu ortaya çıkmıştır.”
Bundan bir yıl kadar önce de, siyasi hayatı Aziz Nesin’in Zübük’üne rahmet okutturacak kadar zik-zaklarla, gel-gitlerle dolu bir eski milletvekili ve bakanla teşerrüf etmiştim. Tesadüfen uğradığım yirmi kişilik bir Mecliste baş köşeye kurulmuş, o bildik sahte davudi sesiyle atıp tutuyordu. Bu kez de ulusalcılık damarı kabarmıştı.. Tarikatlara verip veriştiriyordu. Oysa ki bu adam, altı yıl kadar önce Fetullah Gülen’in yurt dışındaki okullarına övgüler dizmiş ve ulus kelimesinin kullanılmasını bile doğru bulmadığını aylık bir dergide yazmıştı. Ben dayanamadım, geçmişte mensubu olduğu bir siyasi partinin 12 Eylül öncesinde nasıl bir tarikatlar ve cemaatler konfederasyonu haline getirildiğinden söz ettim. Tabii, o süreçte kendisi birinci derecede rol ve pay sahibi olduğundan, söylediklerimi üzerine alınacağından zerrece kuşkum yoktu. Nitekim beş- on dakika geçti geçmedi; dengesi ve konuşmasının akışı bozulan bu bakan eskisi bana hitaben, ‘sizinle özel olarak görüşebilir miyim” diye sordu. “Hay- hay dedim”. Yandaki ufak bir odaya geçtik. Muhatabımın adımı öğrendikten sonra sorduğu ilk soru şu oldu: “Siz biraz önce… Partisinden söz ettiniz. Benim de o partiden olduğumu bilmiyor musunuz?” Cevabım aynen şudur: “ Nereden bileyim. Siz o kadar çok parti değiştirdiniz ki!”
Bu konuşmanın üzerinden çok fazla zaman geçmeden, yukarıdaki sözlerimin muhatabı bir kez daha parti değiştirdi. Siyasetin hacıyatmazlarından biriydi bu adam. Ne var ki, yamanacağı bir iktidar adayı parti bulamamış veya kabul görmemiş olacak ki bu sefer yanlış ata oynamıştı.
Türkiye’de mevcut siyasi hacıyatmazların en başında ise Süleyman Demirel yer alır. Ama o, ayrı bir yazı da değil, başlı başına ciltler dolduracak bir kitap konusudur.
Siyasetin hacıyatmazlarını sıradan insanlardan ayıran nokta, gelişmiş koku alma ve yön bulma duygularından ötürü siyaset sahnesinde rüzgârın ne yandan eseceğini önceden kestirmeleridir. Rüzgâra uymak veya kapılmak deyimi sıradan insanlar içindir. Birinciler, rüzgârın yönünü ve onun yaratacağı dalgayı erkenden keşfettikleri için rüzgâra kapılmazlar; rüzgâr sörfü yaparlar. Dalganın üstüne binerler ve dalgalarına bakarlar.
***
Türk milletinin o çok şikayet edilen suskunluğunu bozarak harekete geçip Ankara’nın Tandoğan meydanına bendini yıkmış bir sel gibi aktığını önceleri görmezden gelenler, daha bu şoku atlatamamış iken, hemen ardından o coşkun selin İstanbul’da nasıl bir Çağlayan’a dönüştüğünü fark edince, derhal çark edip işi İzmir’in Gündoğdu meydanında bize de gündoğdu diyerek kürsü işgal etmeye yeltenmek şirretliğine kadar vardırdılar. İtibar hırsızlığı yapmaya kalktılar… Yuhalandılar, mikrofonları kapatıldı ama şirretliği ve utanmazlığı ele almışlardı bir kez. Yalçın Pekşen’in “ölü bir adam’ın elektrokardiyografisi” diye tanımladığı detone ve pes-paye sesleriyle kürsüde paye kapmaya çalıştılar. Olmadı. Millet yutmadı…
Efruz beylerin modern versiyonlarının provokasyonu tutmadı. Meydan dayağından onlar da nasibini aldılar.
Oysa Kemal Derviş’in peşine takılıp Partilerinden istifa etmişlerdi. Dünyayı saran şöhretleri(!) yanında mensup oldukları Partinin sıradan bir milletvekili olarak kalmanın lafı mı olurdu? Tansu Çiller’in deyimiyle, “pek çoğunun ağızları hala çorba kokan” sıradan milletvekilleriyle birlikte anılmak kendilerine yapılmış bir haksızlık değil miydi?
Kendileri büyük kompozitör, büyük müzisyen, büyük yazar ve büyük romancıydılar. Bu saydıklarımızın yanında milletvekilliği ne anlam ifade ederdi ki? Bankamatikten ayda bir çekilen maaştan başka!
Türkiye’nin en büyük gazetelerinden birinde, bu başka bütün yönleriyle de büyük ve dünya çapında şöhret olan büyük adamın bir romanı tefrika edilmişti seneler önce… Romanın adı bile yazarının entelektüel derinliğinin bir simgesiydi adeta: Engereğin Gözündeki Kamaşma!
Neden bilmem ama bu tefrika roman bende o sıralarda şöyle bir çağrışım yapmıştı. Emperyalizmin Götündeki Yanaşma! Netekim, yazarı da daha sonra Kemal Derviş’e yanaşmamış mıydı?
***
“Sultanahmet’ten Tandoğan’a Öncü Türkler” adıyla Toplumsal Çözüm yayınlarından çıkan kitabın önsözünde, Tandoğan, Çağlayan ve Gündoğdu meydanlarında Türk milletinin çok kibarca meydan dayağına çektikleri şöylece anlatılıp sıralanıyor:
“… Gerçekte bütün tarih bir bakıma meydanların tarihidir. Tarih bilimi bize devletlerin meydan savaşlarıyla kurulduğunu veya yıkıldığını gösteriyor. Dolayısıyla tarih de esas itibariyle meydanlarda yazılıyor. Hele de, en az on bin yıllık olduğu bilinen Türk tarihi bakımından bu yargının doğruluğunda hiç kuşku yoktur. Sonsuzluk derecesinde büyük, engin ve derin Türk tarihinin bütün parlak sayfaları, hep meydan savaşlarıyla açılır.
Bilmiyorum, Türkçeden başka dilde meydanlarla ilgili bizdeki kadar zengin sözcük hazinesi, deyimler ve atasözleri var mı? Bu vesileyle ilk aklımıza gelen sözleri ve deyimleri sıralayalım: “ “Meydan okumak, meydana atılmak, meydana çıkmak, meydan açmak, meydana dökmek, meydana gelmek, meydana getirmek, meydana koymak, meydan almak, meydan bırakmamak, meydan vermemek… Meydan dayağı, meydan korkusu, meydan savaşı, meydan sazı, at meydanı, hava meydanı, köy meydanı, ok meydanı, siyaset meydanı, söz meydanı, er meydanı… Ve atasözleri: “At ölür meydan kalır, yiğit ölür şan kalır!”, “Biz de at oynatırız; dur hele meydan olsun!”
İşte meydanlarla ilgili böylesi bir zengin söz dağarcığına sahip Türk milleti de, besbelli ki sözlerini meydanlarda söylemeyi seviyordu. Ona yakışan da buydu: Meydana atılmaktı, meydan bırakmamaktı, meydan vermemekti, meydan okumaktı! Sözden, sazdan, lafdan, dilden anlamayanlara da “meydan dayağı atmak”tı. Meydanlarda tarih yazmaktı!
Tandoğan mitingiyle, çok uzun süren suskunluğunu bozan Türk milleti, sözlerini yeniden meydanlarda söylemeye başlamıştır.
…………….
““Meydan dayağı” deyimi Türkçede ibret-i âlem için yani herkese ders olsun, ibret olsun diye birisine veya birilerine dayak atmak anlamına gelir.
Ankara’nın Tandoğan, İstanbul’un Çağlayan, İzmir’in Gündoğdu meydanına hiçbir yerden emir ve direktif almadan, kendiliğinden, gönüllü olarak yurdun dört bir yanından kopup gelen milyonlarca Türk insanı elbette maddi anlamda değil ama, manevi anlamda dünyanın her tarafında kendilerini izleyen pek çok yerli ve yabancıya, dost ve düşmana, çok kibarca bir meydan dayağı çekmiştir.
Bu dayak kimlere atılmıştır?
- Samsun’da Soros’un turuncu bayraklarını andırır Parti bayraklarıyla gösteri yaptıran siyasi iktidar sahiplerine; kayıtlı seçmenin dörtte bir oyunu almış oldukları halde, milli iradeyi temsil ettiklerini iddia ederek Çankaya’ya müsteşar tayin eder gibi tepeden inme Cumhurbaşkanı oturtmaya kalkışanlara;
- Bütün hayatları Cumhuriyet, Atatürk, Türklük ve Türk ordusu karşıtlığı ve düşmanlığı ile geçmiş Hilafet ordusu artıkları ve ardıllarına;
- Atatürk’ün çağdaş, milli ve laik bir devlet olarak kurduğu Türkiye Cumhuriyetine ılımlı İslam gömleği biçenler ile onların yerli işbirlikçilerine;
- Kuzey Irak’taki iki çapulcu Kürt eşkıyabaşının gönlünü hoş etmek uğruna, elli kusur yıldır sözde müttefiki oldukları Türk ordusunu rencide etmek ve bölgedeki prestijini kırmak için subay ve askerlerimizin kafalarına çuval geçirenlere,
- Bizi AB üyeliği hayaliyle oyalayıp Kuzey Kıbrıs’ı Yunan ve Rum’a hediye etmeye, Türkiye’nin sürekli altını oyup ulusal bütünlüğümüzü bozmaya ve Türkiye’yi paramparça etmeye ahdetmiş Avrupa Birliğine ve onun üyesi devletlere; Türk yurdunda sömürge müfettişi edasıyla gezinen AB yetkililerine; Karen Fogg’lara, Lagendijck’lere, Olly Reihn’lere; onların içimizdeki AB fanatiği olmakla ünlenmiş uzantılarına; Kör Agop çetelerine;
- “Hepimiz Hırantız, Hepimiz Ermeniyiz!” sloganlarıyla yürüyerek; Türk ulusunu topyekün suçluluk psikozu içine sokup Ermeni soykırımı tezlerini kabule zemin hazırlamaya çalışan işbirlikçi hainler ile onların efendilerine; Soroslar ile Soros’lardan yemlenip bizim çöplüğümüzde ötmeye kalkışan horozlara;
- Bir iki kendini bilmez toy delikanlının işlediği cinayetleri bütün bir Türk milletinin üstüne yıkmaya kalkışarak, gazetedeki köşelerinde utanmadan “hepimiz katiliz” başlığıyla yazılar döşenen katmerli kara cahillere;
- Atatürk’ün “Ne mutlu Türk’üm diyene” anlayışına karşı ve düşman olanlara;
- Türk milletinin varlığını inkar ederek, bunun yerine ısrarla Türkiye’nin bir mozaik olduğu edebiyatını yapan soysuzlara;
- Türk milleti yoktur; yapay ve zorlamadır diyerek durmadan etnik grup imaline girişen yabancı devletlerin kadrolu ajanları ile içimizden para karşılığı devşirdikleri akademisyen kisveli etki ajanlarına,
- Her toplantı ve gösterilerinde ortalığı savaş alanına çeviren; yakıp, yıkıp dökmekten başka eylemselliğe aklı ermeyen marjinal solcular ile kuyruğuna takıldıkları Kürtçü-bölücülere,
- Türk milliyetçiliği üzerinde tekel kurdukları ve ulusal değerler üzerinde patent hakları olduğu zehabına kapılarak; kendileri zahmet buyurup sokağa çıkmazlarsa kimseciklerin de kapılarından dışarı adım atmayacağını, kendileri kımıldamazsa ülkede yaprak kıpırdamayacağını sananlara,
- Takiye ve yalan dolanla, kuzu postuna bürünerek milleti aldattıkları düşüne kapılan, sarıklarını kafalarının içine dolamış molla takımına;
- Önce ben, sonra partim, sonra eşim, dostum, yoldaşım, yandaşım, en sonra ülke ve devlet sıralamasında düşünen; kendisini milletten üstün gören ama katıldıkları mitinglerde birer sığıntı muamelesi gören bir kısım siyasilere,
- Meydanlara aklı, gönlü ve özgür iradesiyle koşup gelmiş yüzbinlerce insanımızı hala sürüye sayarak, kıt akıllarınca önderliğe soyunup sahnede yer kapmaya kalkışan modern Efruz Beylere,
- Körleri sağırları oynamakta hala ısrar eden bir kısım medya ile mütareke basınına, iktidar güdümündeki ilişik ve yılışık medyaya mensup gazeteci güruhuna;
- Türk milletine ait kamu varlıkları ile yer altı ve yer üstü zenginliklerimizi yağmalayan ve yağmalatan dış ve iç sömürgenlere,
- Dünyanın bütün zalim, emperyalist, kıyıcı ve saldırgan güçlerine ve onların yerli işbirlikçileri ve uşaklarına;
- Türk ulusuna, Türk Cumhuriyetine, Atatürk’e ve Türk ordusuna karşıt ve düşman olan veya bu düşmanlıklara alet olan herkese!
Sonuca gelelim:
Türkiye Cumhuriyeti bir meydan savaşıyla; Başkumandanlık Meydan Savaşı ile kurulmuştur.
Meydan savaşlarıyla da korunacaktır!
Hanifi Altaş
19 Haziran 2007