Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

13 Kasım 2007

Sultan Galiyev

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Siyaset-Türkiye

 


Lütfen Artık Samsun’dan Ankara’ya Yürümeyin!


-Bedri Baykam-


Bu yaşadığımız 10 Kasım, üzücü olduğu kadar birçok olayı netleştirmesi açısından belki de yararlıydı. Tabii bu söylediğim, gözü hala “net” göremeyenler için!

 

Bir Suudi Kralı düşünün… 10 Kasım’da Devleti, Cumhurbaşkanı ve Başbakanı’yla ayağına çağırdı ve getirdi… Bulunduğu otelin barını alçıpanla kapattıran, kendi fotoğrafını ve bayrağını tahtıyla beraber bu buluşma “makamının” göbeğine yerleştiren, kendisini dünyada şeriatın başmakamı sanan bu adam, yine küstahça Anıtkabir’e gitmeye de gerek görmedi. VE bütün bunlar yetmiyormuş gibi, Türk bayraklarının gönderde yarıya indirildiği bir ulusal anma gününde, Atatürk’e olan saygısızlığını tekrar kanıtlarcasına, utanmadan kendi bayrağını yarıya indirmedi. İşte Türkiye adına, bu kişiye “şeref madalyası” verildi! Erdoğan ve Gül “takım”ını tebrik etmek lazım. Ne hac kotasıymış ama!

 

Bir insanın sıfatı “Kral” olup, kendisi, cahil, görgüsüz, devlet adabı bilmeyen, saygısız biri olabilir. Bu sözde “kral”, bir koca ulusun en önemli evladı ve bu Cumhuriyetin kurucusu olan, tarihin gördüğü ve göreceği en büyük önderlerden birinin kimliğini, anlamını, tarihsel ağırlığını görmekten aciz, seviyesiz bir insan olabilir… Uzun lafın kısası “Kral Çıplak” olabilir!

 

AMA hangi partiden olursa olsun, bu Cumhuriyeti yönettiğini söyleyen hiç kimse, bu suçlara ortak olamaz, sessiz kalamaz, kendi ülkemizde devletimizin onurunu çiğnemeye kalkışanlara karşı tepkisini esirgeyemez. Bu saldırıyı görmezden geliyorsa da, o koltukta oturamaz.

 

Bundan tam 20 yıl önce Amerika’dan döndüğümden birkaç ay sonra, bir başka terbiye yoksunu, Özal döneminde, Anıtkabir’e gitmeyi reddedip, yobaz saldırısını bize yöneltmişti. “İran Başbakanı”ydı bunu yapan. Katıldığım konuşmalarda bunu hep anlatırım, çünkü çok simgesel bir olaydır. Toplumumuzun o gelişmelere olan tepkisizliği ve günlük koşuşturmasına devam edebilmesi gözümü açmıştı. “Bu Özal hükümeti şeriatçılara toplum önünde bu ödünü verebiliyorsa, kimbilir daha başka ne ödünler veriyordur” dedim ve o andan itibaren aktif siyasete girdim. Sanatımın önemli bir bölümü siyasallaştı. Konferanslar, paneller, yurt gezileri, solu birleştirme çabaları birbirini takip etti.

 

Hadi diyelim ki o günlerde, “Özalizm”in getirdiği göz boyamasıyla 80’li yıllar yaşanırken insanlar henüz gerçekleri göremiyorlardı. Peki şimdiki vatandaşlarımızın haline, hala acı gerçeklerle yüzleşmeye korkanlara ne demeli?

 

10 Kasım’da Yurtsever Hareket bir bildiri yayınladı. Bu olağan bir “Atatürk’e ve devrimlerine bağlılık bildirisi” değil yalnızca. Bizleri toplum olarak aynaya bakmaya zorlayan, “birbirimize yalan söylemeyi” bırakmamızı isteyen bir yüzleşme bildirisi. Bu toplum sürekli olarak Atatürk’e bağlılık bildirileri yayınlıyor, “Gençliğe Hitabe” ve “Bursa Nutku”ndan söz ediyor. Bir araya gelip, bu büyük ve yüce metinleri birbirimize okuyoruz. İyi de unuttuğumuz bir şeyler var: Atatürk bu nutukları 80 yıl sonra ezberleyip birbirimize şiir veya şarkı niyetine okuyalım diye yazmadı. Bu nutuklarda, o şartlar oluştuğunda neler yapmamız gerektiğini bize aktardı. Biz ise o nutukların gereğini yapacağımıza, o verdiğimiz sözleri tutacağımıza, kalkmış hala o nutukları birbirimize okuyup yayınlamakla yetiniyoruz. Lütfen kendimize gelelim. Ya bu nutukları şiir kitaplarımızın arasına kaldıralım ya da uygulayacaksak, gereğini yapalım. Bunlar ezber şiiri değil, Atatürk’ün Cumhuriyet çıkarları adına bize vermiş olduğu emirler.

 

Dahası var. Durun orada: Lütfen artık kimse Samsun’dan Ankara’ya yürümesin. Ankara’dan Samsun’a da yürümesin. Atatürk’e ve Cumhuriyet’e bağlılık böyle gösterilmiyor. Bunu herhalde artık acı faturalarla öğrendik. Yürüyecek idilerse, solun bölünmesinin sorumluluğunu üstlenenlerin makamına, evine yürüyeceklerdi. Veya yürüyeceklerse, daha başka yürüyüşler yapmak istiyorlarsa, onu da pekala bulabilirler, nereye yürüyeceklerini. Ama artık Anıtkabir-Samsun hattını bıraksınlar. Türkiye’nin en dinamik eylemcisi Deniz Gezmiş, Samsun’dan Ankara’ya yürüdüğünde bir anlamı vardı bunun. Bugün 40 yıl sonra ve olaylar bu boyuta tırmandıktan sonra hala bu temsili yürüyüşler ve Atatürk’ün nutuklarını birbirimize ve Anıtkabir’e karşı durup okuyarak bir yere varabileceğimizi sanıyorsak, olsa olsa aczimizi ortaya koymuş oluyoruz.

 

Uzun lafın kısası, aramızdan ayrıldıktan 69 yıl sonra, Atatürk bize şunu söylüyor: “Benim görüşlerimi ne gelip bana okuyun, ne de birbirinize. Bu metinlere inanıyorsanız, gereğini yapın, bedeli neyse ödeyin. Bu Cumhuriyet rahatına düşkün insanlar tarafından kurulmadı. Özgürlüğün, demokrasinin bedelini ödeyerek kendini siper edenler tarafından kuruldu”.

 

Bilmem bu sesi duyan kaç “genç” var aramızda… “Gençliğe Hitabe” diyorduk ya…

 

Bedri Baykam

13 Kasım 2007



Erdal İnönü’nün Ardından Düşünceler -Bedri Baykam-


Erdal Bey, siyaseti kişisel bir hırs vesilesi olarak kullanmadı hiçbir zaman. 12 Eylül sonrası mecburen, üzerine binen ağır sorumlulukların karşılığını verebilmek için siyasete girdi, SHP Başkanı olarak döneme damgasını vurdu. Siyaset normal mecrasında kesintisiz aksaydı, Erdal Bey yalnız üniversitedeki fizik kürsüsüyle ve tarihle, kaleme aldığı anılarıyla, ailesiyle, entellektüel faaliyetleriyle meşgul olurdu.



Kovulduk Ey Halkım; Unutma Bizi! -Bedri Baykam-


Emin Çölaşan, arada ender de olsa görüşüp, daha sık telefonlaşma fırsatı bulduğum, yaşayan en değerli araştırmacı gazetecimiz. Onun susturulması, okuyucularıyla buluşma haklarının elinden alınması, Türk demokrasisi ve basın özgürlüğü açısından çok önemli bir kayıp. Bu görüşlerimi daha önce de sizlerle paylaştım. Tabii ki Uğur Mumcu susturulduktan sonra, onun “Vurulduk ey Halkım, Unutma Bizi” dizelerinin çok ağır bir etkisi vardı üzerimizde.



50 Yılımın Bilançosu -Bedri Baykam-


Geçtiğimiz baharda, o heyecanlı Cumhuriyet mitinglerinin koşturmasının ortasında bir 26 Nisan günü İstanbul Mitinginden birkaç gün önce yarım asırı devirmişim… 50 Yaş! Ben çocukken, “50”, bize çok yaşlı gelirdi. Genç siyasetçiler 30 -35 yaşında olurdu. zaten o günlerde ortalama yaşam çok kısaydı. Tarancı meşhur dizelerinde “Yaş 35, yolun yarısı eder” demişti ama birçok değerli insan 60’ında ölüp gidiyordu. “Yalnız iyiler erken ölür” cümlesi o zamanlarda geçerliydi.


 

Bedri Baykam


Bedri Baykam 1957 yılında Ankara'da CHP milletvekili Dr. Suphi Baykam ve Yüksek Mimar Mühendis Mutahhar Baykam'ın ikinci çocuğu olarak doğdu. İki yaşında resim yapmaya başladı. Altı yaşında Ankara, Bern ve Cenevre'de ilk eserlerini sergiledi. Harika çocuk olarak tanımlandığı 1960'lı yıllarda Avrupa ve Amerika'nın birçok sanat merkezinde sürekli olarak sergiler açtı, büyük ilgi gördü. İstanbul Fransız Lisesi'ne devam eden Bedri Baykam 1975 yılında Paris'e taşındı. Sorbonne Üniversitesi'nde işletme ve ekonomi tahsili yapan Baykam, bu fakülteden master aldı. Paris'te aynı süreç içinde L'Actorat isimli özel okulda aktörlük tahsili de yaptı. Baykam 1970'li yıllar boyunca aynı zamanda Türkiye Şampiyonaları'nda önemli dereceler alan ünli bir tenisçi oldu.

1980 yılında Amerika'ya taşınan sanatçı, 1984'e kadar California College of Arts and Crafts'de resim ve sinema eğitimi gördü. 1987 yılına kadar Amerika'da kalan Baykam, bu süre içinde de San Francisco, New York, İstanbul ve Paris'te birçok sergiler açmaya devam etti.


1987'de atölyesini İstanbul'a taşıyan Baykam, bugüne kadar 89 kişisel sergi açtı, birçok grup sergisine katıldı, birçok kısa metrajli film ve video filmleri çekti, kısa ve uzun metrajlı filmlerde aktörlük yaptı. Baykam'ın yayınlanmış 20 kitabı bulunuyor.

Çagdaş Yaşamı Destekleme Derneği ve Atatürkçü Düsünce Dernegi'nin aktif üyelerinden olan sanatçı, aynı zamanda UNESCO'ya bağlı Uluslararası Plastik Sanatlar Dernegi'nin de kurucularından ve halen bu örgütün Türkiye ulusal komitesi başkanı. Sosyal demokrat üç partinin birleşmesini sağlamak amacıyla kurulan Taban Operasyonu hareketini, çesitli demokratik kitle örgütleri başkanları ile beraber örgütleyen ve yönlendiren Baykam, 1995 yılı CHP kurultayında, CHP Parti Meclisi Üyeliğine seçildi ve bu göreve üç sene boyunca devam etti. Daha önce Güneş, Tempo, Siyah-Beyaz, Cumhuriyet, Aydınlık ve Aksam'da köşesi olan, üç yıl boyunca "Dönemin Rengi" isimli bir kültür tartışma programını Prima TV'de hazırlayan ve sunan, 2 yıl boyunca Artist-Skala sanat dergisinin genel yayın yönetmenliğini yapan Baykam, ayrıca Cumhuriyet Gazetesinde siyasi ve diğer sanat dergileri için de sanatsal makaleler yazıyor. FBTV'de "2 F 1 B" isimli bir futbol tartışması sunuyor.

Yeni Dışavurumculuk akımının öncülerinden olan ve ayrıca yaptığı multi-medya enstalasyonları (Livart) ve kolajli siyasi sanat eserleriyle de tanınan Baykam, sürekli kabuk değiştirmeyi seven bir sanatçı. 80'lerin başından bu yana birçok 16mm kısa film yönetti ve çesitli uzun metrajli filmlerde oyuncu olarak rol aldı.
 

1999 Aralık ayında, 40 yıllık sanat serüvenini ele alan retrospektif sergisi İstanbul'da, AKM'de açıldı. Amerikalı yönetmen Stefan R. Svetiev'in "This Has Been Done Before" isimli filmi, sanatçının tüm kariyerini ve siyasi yaşamını ele alan bir belgesel olarak aynı süreçte tamamlandı. Boyut Yayın Grubu aynı vesileyle Baykam'ın tüm dönemlerini biraraya getiren 480 sayfalık, "I'm Nothing But I'm Everything" isimli geniş monografiyi yayınladı.
 

2003 yılında CHP kurultayında Parti'nin Genel Başkan adaylarından olan ve "Yurtsever Hareket"in kurucusu ve yönlendiricilerinden olan Bedri Baykam, yıllardır ülkemizde siyaset sahnesinin ortasında yer alan aydınlardan biri.

Baykam ayrıca merkezi İstanbul'da bulunan Piramid Film Prodüksiyon Yapımcılık ve Yayıncılık şirketi ile Piramid Sanat'ın kurucusu. 


1997 Mayıs ayında gazeteci Sibel (Yağcı) Baykam ile evlendi. Ocak 1999'da çiftin Suphi adını verdikleri oğulları oldu.


 Umumi Siyaset



 


 


 Dünya



 


 


 Kavram




...


 Okumakta Olduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar