Yabancı ülkelerin eteği altında
saklanarak “kahraman” olunmaz! Yabancı ülkelerin eteği altında
iş yaparak ülke çıkarları savunulmaz, ülke için hayırlı işler
yapılmaz! Hele de, yabancı ülkelerin menfaatleri ile kendi
kişisel menfaat ve ikbal beklentilerini birleştirerek hareket
edenler, kendi başlarını belaya sokmanın ötesinde, ülkelerine de
inanılmaz zararlar verirler! Tarih, bu konularda, hem bizde hem
de dünyada, sayısız örnek ile doludur.
İlk önce bu tespitlerde anlaşmak
gerekiyor.
Etki alanı ile birlikte
düşünüldüğünde, Kuzey Afrika, tüm Ortadoğu, Balkanlar,
Karadeniz, Kafkaslar, Orta Asya ve Güney Asya’yı kapsayan bir
ABD projesi var: Kısaca, BOP denilen, sınırların yeniden
belirleneceği açık ifade edilmiş, yüzyılımızın kan kusturan ve
daha da beter olaylara gebe olduğundan aklı başında kimsenin
şüphe duymadığı bir emperyalist proje. Derdi ne bu projeyi
hazırlayanların? Enerji kaynaklarına hakim olmak, enerji
yollarını ellerinde tutmak… Yeni tür bir köleleşmeye razı etmek…
Projenin ülkemize dönük yüzünde ise,
“Ilımlı İslam Devleti” diye bir tahayyül ortaya çıktı.
Türkiye’nin Kemalist geçmişinden kurtulması, bağımsızlığından,
üniter devlet yapısından, ulus devlet kimliğinden vazgeçmesi, bu
tahayyülün amacını oluşturuyor. Saklıyorlar mı amaçlarını?
Hayır…
İktidar ne yapıyor? Uzağa gitmeye
gerek yok, son günlerin gazetelerini şöyle bir karıştırın yeter:
Tam gaz, mahkeme kararlarını da yok sayarak, kafalarındaki
kadrolaşmayı tamamlamaya çalışıyorlar; üniversiteleri de, ele
geçirdikleri YÖK marifetiyle, çemberin içinde hallediyorlar; TTK
Başkanı Sayın HALAÇOĞLU’nu görevden alıyorlar…
AKP’nin hakkında açılan kapatma
davası bir yanda, “Ergenekon” soruşturma ve tutuklamaları öte
yanda… Bir kısım medya ise, yasa tanımazlığın en uç örneğini
sergileyerek, soruşturma ve tutuklamalarla ilgili akla hayale
gelmeyecek iddiaları, üstelik iddianameye dayandırarak veya
işkembe-i kübradan sallayarak, ortaya seriyorlar. Ülke tam bir
tımarhane görüntüsü vermeye başladı…
“Ergenekon” adının bilerek ve
inadına konduğu söylenen bu soruşturmada tutuklananların çoğunun
ortak bir özelliği var: İktidara muhalif olmak ve sözlerini
esirgememek. Ama, dikkat edilirse, başka bir ortak yanları daha
olduğu gözden kaçmıyor: ABD ve dayattığı politikalarına karşı
olmak…
Basına yansıyanları incelediğimizde,
son derecede garip bir yanı da var bu soruşturmanın: Özden ÖRNEK
Paşa’nın “var da denemez, yok da denemez” günlükleri ile; Zaman
Gazetesinden ihtida edip Hahamlığa kadar terfi eden, karanlık mı
karanlık Tuncay GÜNEY namında bir acayip ademin bitmek bilmez
zırvaları!
Ne Örnek Paşa, ne de bu yeni Haham,
eski ve köklü ajan provokatör ademoğlu, ortalıkta yoklar…
Kimilerine göre, Türk Gladyosu’nun
adı Ergenekon’muş! Olabilir mi? Olabilir tabii… Ama, adını bir
kenara koyalım da, şu Gladyo nedir, ne iş görür, kime hizmet
eder, biraz onu deşelim…
Gladyo’nun ne olduğuyla ilgili
sayısız yayın yapıldı, medyada işlendi. Ben bu yayınların iyi
bir özetini, mürekkebi üstünde, yeni yayınlanan bir kitaptan
aktaracağım: Onur ÖYMEN’in Çıkış Yolu, Dış Baskılara
Karşı Tam Bağımsızlığı Korumak adlı kitabından (Remzi
Kitabevi, İstanbul 2008).
Eski vahşi sömürgecilik yöntemlerini
değiştirerek yeni sömürgecilik taktikleri ile dünyayı yöneten ve
kendi ulusal çıkarlarından başka hiçbir şey düşünmeyen büyük
güçlerin, özellikle de ABD’nin, ne haltlar yediğini, kabarık
insanlık suçları dosyasını merak edenlerin muhakkak okuması
gerektiğini düşündüğümüz kitabında Onur ÖYMEN, Gladyo
örgütlenmesine, ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya
çıkan bir endişesine çare bulmak için ihtiyaç duyulduğunu ifade
etmektedir. Serbest seçimler, yani demokrasi, ortaya çıkarttığı
tablo ile Amerika’yı rahatsız edecek sonuçlar üretmemelidir.
Gladyo, Avrupa ülkeleri için düşünülmüş ve uygulanmış bir
yöntemdir, tabii bu çerçevede Türkiye de yer almaktadır.
Serbest seçimlerle gelecek sonuçlar
ABD’yi rahatsız edecek bir iktidar tablosu ortaya çıkartmamalı,
Amerikan şirketlerinin menfaatlerine halel getirmemeli! ÖYMEN,
“bunun için her türlü önlem alınmalıydı” der ve devam eder: “Bu
amaçla ülkede ağırlığı olan muhafazakar güçler gerektiğinde
aşırı uçlardan yararlanarak, propagandaya ilaveten provokasyon
veya rakip siyasi guruplara sızma gibi yöntemleri
kullanabilirlerdi. Örtülü operasyonlara bu koşullarda bazı
Avrupa ülkelerinde başvuruldu. Bir anlamda ısmarlama demokrasi
rejimi öngörülüyordu” (Age, s. 209).
Daha kuruluşundan itibaren (1947),
CIA’e Avrupa ülkelerinde örtülü operasyonlar yapma görev ve
yetkisi verilmiştir. “Aslında bu operasyonlar, İkinci Dünya
Savaşı yıllarında ABD ile İngiltere arasında yapılan bir
istihbarat işbirliği anlaşması çerçevesinde uygulanan yöntemler
arasındaydı” (Age, s. 210). Bu anlaşma, 1947 yılında “Güvenlik
Antlaşması” adıyla yenilenmiş ve güncellenmiştir. ÖYMEN’in
kitabının başka bölümlerinde de, sömürgelerinde artık yönetemez
olan İngiltere’nin bazı sömürgelerinin “yeni” yöntemlerle idare
edilmek üzere nasıl ABD’ne ikram edildiği ile ilgili de çarpıcı
açıklamalar karşımıza çıkmaktadır. Yani, ABD ve İngiltere,
menfaatleri iç içe iki emperyalist ülkedir ve zorda hangisi
kalsa ötekini yardıma çağırmaktadır. Irak’ta da bu böyle olmadı
mıydı?
ABD ve İngiltere arasındaki bu
istihbarat ve örtülü operasyon anlaşmasına, Avustralya ile Yeni
Zelanda katılır önce; sonra da Batı Almanya, Norveç, Danimarka,
Japonya… ÖYMEN’den okumaya devam edelim: “1951 yılında bu
mutabakat o zaman NATO’ya üye olan diğer devletleri de
kapsayacak şekilde yaygınlaştırıldı ve 1990’dan sonra adından
bahsettirecek olan Gladio örgütü bu anlaşmalardan doğdu. Fransa
1967 yılında NATO’nun askeri kanadından ayrılırken böyle bir
anlaşmanın olduğunu kamuoyuna açıklamıştı. Ama daha somut
açıklamalar 1990 yılında, Soğuk Savaş sona erdikten sonra
yapıldı” (Age, s. 210).
Deneyimli Büyükelçimiz, kitabının
devam eden bölümlerinde, Gladyo’nun İtalya’daki 1948 seçimlerine
nasıl müdahale ettiğini anlatır. Vatikan’la Gladyo’nun ortak
hedefler için nasıl paslaştıklarını da, kullanılan diplomatik
dilin yumuşak ifadeleri içinde, öğreniriz. Şu satırlar, akılda
mıh gibi tutulması gereken satırlardır: “Gladio, İtalyanca’da
iki yanı keskin kılıç anlamına geliyordu. CIA’nin
yönlendirilmesiyle, yalnız İtalya’da değil, birçok Avrupa
ülkesinde örgütlenen Gladio’nun amacı, muhtemel bir Sovyet
istilası halinde gerilla savaşına başvurarak başta İtalya olmak
üzere, Avrupa ülkelerini bu istiladan kurtarmaktı. Bu amaçla
sadece İtalya’da 15.000 kişi eğitildi… Hatta bazı rivayetlere
göre bu örgüt, kuruluş amacını aşarak iç politikayı etkileyecek
şiddet eylemlerine kalkıştı” (Age, s. 213-214).
Bir kısım suikast ve mafya
örgütlenmelerinden, P-2 Mason Locası skandalına, bombalama
eylemlerine, siyasi parti genel başkanlarının kaçırılıp
öldürülmelerine (Aldo Moro vakası), milyonlarca doların ortalığa
saçılmasına, medyada taraftar bir gurup yaratmaya kadar
iddiaların boyutu şekillenmektedir ve bunların çoğu da, bize
göre, iddia değil ispatlanmış gerçeklerdir.
ÖYMEN de aynı fikirdedir ve 1990
yılında İtalya ve diğer Avrupa ülkelerinde bizzat başbakanlık
görevinde bulunan kişilerin yaptığı açıklamalarla, işin iddia
olmaktan çıkıp ciddi boyutlara taşındığını anlatır (Age, s.
216). Yunanistan’da da benzer bir tablo ortaya çıkar.
Bize gelince: Bizde işler Avrupa
ülkelerinde olduğu kadar rahat çözümlenmiyor. Bunun iki güçlü
nedeni var: Biri içerisiyle ilgili, diğeri ABD’nin ülkemizden –
Soğuk Savaş bitmiş olsa da – beklentileriyle ilgili.
Birinci nedenin en sivri göstergesi,
yaptığı darbe resmen ne ABD ne de Avrupa ülkeleri tarafından
sorgulanmamış, tecrit edilmemiş olan, 12 Eylül cuntasını koruma
altında tutan Anayasa’nın geçici 15. maddesidir. Dikkat edin, bu
maddenin kaldırılması neden dışarıda ve içeride gündeme gelmiyor
acaba? Aslan “demokrat”lar neredeler? Türkiye’deki Gladyo’nun
açığa çıkmasını, isterseniz adına “Ergenekon” deyin, kirli
eylemlerinin öğrenilmesini istemiyor musunuz? Başlayacağınız
yer, bu geçici 15. maddedir.
ÖYMEN’in kitabında dikkatimi çeken
bir paragraf oldu: “… 26 Şubat 1959’da Türkiye Amerikalılarla
yeni bir anlaşma imzalıyor: ‘Komünist Tecavüzüne Karşı
Amerika’yla İkili Anlaşma’. Basına verilen bilgi bundan ibaret.
İçeriği hakkında kamuoyuna bilgi verilmiyor” (Age, s. 375). Bu
ve belki de daha bilmediğimiz başka anlaşmaların içerikleri
nedir ve bunlar hala yürürlükte midir? Buyurun bütün bunları
milletin ve dünyanın gözü önünde açalım, dökelim… Bakalım, neler
çıkacak?…
Bir adım daha: Çokça olay saymak
mümkün, karanlığa gömülmüş… Ama biri var ki, delilleri bile
ortada, zaman aşımından karanlığa terk edildi, acısı da
unutulmuyor: 1 Mayıs 1977 katliamından bahsediyorum. Deliller
de, basının çektiği film ve fotoğraflarla, polise destek
amacıyla Taksim’e gelmiş bir askeri birliğe komuta eden yürekli
bir binbaşının kalabalığın üstüne uzun namlulu silahlarla Sular
İdaresi binasının üzerinden ateş açan “sivil görevliler”i
derdest edip, kimlik tespiti yapması ile ortadadır. Mahkeme
maalesef devletin memurunu devletin mahkemesine on yıllar
boyunca getirtemedi ve zaman aşımından dava düştü. TBMM
çoğunluğu elinizde değil mi? Haydi, bir yasa çıkartın ve bu
meşum olayı aydınlatacak bir adım atın! Muhalefet sizi
destekleyecektir böylesi bir adımda. 1 Mayıs 1977 olayı,
zincirleme, birçok kanlı olayı da çözecektir. 1 Mayıs ‘77’yi
çözerseniz, “Türk Gladyosu”nu da çözer ve çökertirsiniz.
İtiraf etmeliyim ki, ne Gladyo’nun
başına Türk ibaresini koymak, ne de Ergenekon adını kullanmak
bana keyif vermiyor. Dilin mecburiyetlerinden dolayı
kullanıyorum. Ama, yerli malı Gladyo, yerli amaçlar için değil,
böylesi de olsa savunulacak değildir üstelik, ABD’nin ülkemizde
kurduğu iğrenç ve kanlı tuzaklara hizmet ettiği için aşağılık
bir örgüttür ve Türk kelimesi böylesi satılmış ve ulusuna,
halkına düşman bir örgütlenme için kullanılmaması gerekir. Çok
sayıda saf ve masum kişi, “vatan-millet” sedalarıyla, bu kirli
organizasyonun içinde, belki ne olduğunu bile bilmeden ve
anlamadan, kullanılmamış mıdır? Kullanılmışlardır. Bu tür
saf’lara söyleyeceğimiz şey: Ortaya çıkıp, alet oldukları
pislikleri bir ucundan deşifre etmeleridir.
Bu adımlar atılmazsa, yapılan
işlerin inandırıcılığı kalmaz.
Nasıl kalsın ki? ‘77 1 Mayıs’ındaki
kirli ve kanlı oyunu deşifre eden, 1996 Susurluk olayını öncesi,
sırası ve sonrasında açığa çıkartıp kamuoyunu aydınlatanları,
kalkıyorsunuz içeriye tıkıyorsunuz! Üstelik bu insanları,
Susurluk olayında açığa çıkartıp üstüne gittiği bazı şaibeli
kişilerle irtibatlı olmak, aynı örgütte beraber iş yapmakla
suçluyorsunuz! Van Gölü canavarı çok daha inandırıcı gelmiyor
mu?
Askeri darbelerin ne olduğunu, nasıl
olduğunu ve ne işe yaradığını öğrenmek isteyenlere tavsiyemiz,
yüzlerce yayın ve tanıklık var bu konuda, Çetin YETKİN
hocanın Türkiye’de Askeri Darbeler ve Amerika, 27 Mayıs 1960
– 12 Mart 1971 – 12 Eylül 1980 isimli kitabını okumalarıdır
(Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Yayınları, 4. Basım,
2007). Görülecektir ki, bir şekilde işin içinde ABD yoksa,
askeri darbe olamaz. Neticesinde de, askeri darbelerde, her
dönem, ABD ülkemizden büyük tavizler kopartmıştır. Mustafa
Kemal’in ordusu, gerçek bilinçli subayları, yabancı tezgahlara
alet olamazlar…
Rahmetli Attila İLHAN da aynı
görüşteydi, Uğur MUMCU da, başka çokça aydınımız da…
İddianameyi önümüzdeki günlerde okuyacağız, ama sağ olsalar
eminim bu yürekli aydınlarımız da, tıpkı İlhan SELÇUK
gibi, kendilerini “Ergenekon sanığı” olarak bulacaklardı…
Bildiğim kadarıyla, 1960 ve 1971’in
marifetlilerinden kimse yaşamıyor. Ama, 12 Eylül’ün haşmetlüsü
sağdır. Hani, ABD’li yetkililerin zamanında “bizim çocuklar”
diye nitelendirdiği zat-ı muhterem!..
Gordion’un düğümü ortada, görünüyor…
Bu yumağı çözecek kılıç darbesi, 1947’de başlayan bir serüvenin,
Türk – ABD ilişkilerinin kirli yüzünü de ortaya çıkartacaktır.
Aksi iddiada bulunanlar ise, ABD
mahreçli, Gladyo marifetli yeni oyunların kuklasıdırlar ve tarih
de onları bu şekilde yargılayacaktır.
BOP’u hayata geçirmek, ülkemizi
Ilımlı İslam Devleti’ne dönüştürmek, “bağımsızlık benim
karakterimdir” diyen Gazi Mustafa Kemal’den Türkiye’yi
koparmadan mümkün mü?
Amerika sert oynuyor, acımasız ve
hayasızca gidiyor… Bilinmeli ki, Türkiye de sertlikler
karşısında çok da uysal davranacak bir ülke değildir. Son altmış
yılı otursunlar bir kez daha incelesinler! Her zorlama,
ihtilaller dahil, kendi şartlarımızda, günün hassasiyetleri
içinde, karşı atakları yaratmıştır. ABD, her daim ve her
koşulda, istediğini alamamıştır bizden. Şimdi canımızı, Kurtuluş
Savaşı’nda şehit düşenlerin kanı bahasına elde edilmiş ulusal
şerefimizi ve ulusal kişiliğimizi, kimliğimizi istiyor bizden.
Yağma yok beyler, bu kadarı çok
fazla!…