Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

23 Temmuz 2008

Babür Şah

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Siyaset-Türkiye

 

 


Gladyo, Darbeler ve Darbeci


-Arif Ekim-


Yabancı ülkelerin eteği altında saklanarak “kahraman” olunmaz! Yabancı ülkelerin eteği altında iş yaparak ülke çıkarları savunulmaz, ülke için hayırlı işler yapılmaz! Hele de, yabancı ülkelerin menfaatleri ile kendi kişisel menfaat ve ikbal beklentilerini birleştirerek hareket edenler, kendi başlarını belaya sokmanın ötesinde, ülkelerine de inanılmaz zararlar verirler! Tarih, bu konularda, hem bizde hem de dünyada, sayısız örnek ile doludur.

 

İlk önce bu tespitlerde anlaşmak gerekiyor.

 

Etki alanı ile birlikte düşünüldüğünde, Kuzey Afrika, tüm Ortadoğu, Balkanlar, Karadeniz, Kafkaslar, Orta Asya ve Güney Asya’yı kapsayan bir ABD projesi var: Kısaca, BOP denilen, sınırların yeniden belirleneceği açık ifade edilmiş, yüzyılımızın kan kusturan ve daha da beter olaylara gebe olduğundan aklı başında kimsenin şüphe duymadığı bir emperyalist proje. Derdi ne bu projeyi hazırlayanların? Enerji kaynaklarına hakim olmak, enerji yollarını ellerinde tutmak… Yeni tür bir köleleşmeye razı etmek…

 

Projenin ülkemize dönük yüzünde ise, “Ilımlı İslam Devleti” diye bir tahayyül ortaya çıktı. Türkiye’nin Kemalist geçmişinden kurtulması, bağımsızlığından, üniter devlet yapısından, ulus devlet kimliğinden vazgeçmesi, bu tahayyülün amacını oluşturuyor. Saklıyorlar mı amaçlarını? Hayır…

 

İktidar ne yapıyor? Uzağa gitmeye gerek yok, son günlerin gazetelerini şöyle bir karıştırın yeter: Tam gaz, mahkeme kararlarını da yok sayarak, kafalarındaki kadrolaşmayı tamamlamaya çalışıyorlar; üniversiteleri de, ele geçirdikleri YÖK marifetiyle, çemberin içinde hallediyorlar; TTK Başkanı Sayın HALAÇOĞLU’nu görevden alıyorlar…

 

AKP’nin hakkında açılan kapatma davası bir yanda, “Ergenekon” soruşturma ve tutuklamaları öte yanda… Bir kısım medya ise, yasa tanımazlığın en uç örneğini sergileyerek, soruşturma ve tutuklamalarla ilgili akla hayale gelmeyecek iddiaları, üstelik iddianameye dayandırarak veya işkembe-i kübradan sallayarak, ortaya seriyorlar. Ülke tam bir tımarhane görüntüsü vermeye başladı…  

 

“Ergenekon” adının bilerek ve inadına konduğu söylenen bu soruşturmada tutuklananların çoğunun ortak bir özelliği var: İktidara muhalif olmak ve sözlerini esirgememek. Ama, dikkat edilirse, başka bir ortak yanları daha olduğu gözden kaçmıyor: ABD ve dayattığı politikalarına karşı olmak…

 

Basına yansıyanları incelediğimizde, son derecede garip bir yanı da var bu soruşturmanın: Özden ÖRNEK Paşa’nın “var da denemez, yok da denemez” günlükleri ile; Zaman Gazetesinden ihtida edip Hahamlığa kadar terfi eden, karanlık mı karanlık Tuncay GÜNEY namında bir acayip ademin bitmek bilmez zırvaları!

 

Ne Örnek Paşa, ne de bu yeni Haham, eski ve köklü ajan provokatör ademoğlu, ortalıkta yoklar…

 

Kimilerine göre, Türk Gladyosu’nun adı Ergenekon’muş! Olabilir mi? Olabilir tabii… Ama, adını bir kenara koyalım da, şu Gladyo nedir, ne iş görür, kime hizmet eder, biraz onu deşelim…

 

Gladyo’nun ne olduğuyla ilgili sayısız yayın yapıldı, medyada işlendi. Ben bu yayınların iyi bir özetini, mürekkebi üstünde, yeni yayınlanan bir kitaptan aktaracağım: Onur ÖYMEN’in Çıkış Yolu, Dış Baskılara Karşı Tam Bağımsızlığı Korumak  adlı kitabından (Remzi Kitabevi, İstanbul 2008).

 

Eski vahşi sömürgecilik yöntemlerini değiştirerek yeni sömürgecilik taktikleri ile dünyayı yöneten ve kendi ulusal çıkarlarından başka hiçbir şey düşünmeyen büyük güçlerin, özellikle de ABD’nin, ne haltlar yediğini, kabarık insanlık suçları dosyasını merak edenlerin muhakkak okuması gerektiğini düşündüğümüz kitabında Onur ÖYMEN, Gladyo örgütlenmesine, ABD’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan bir endişesine çare bulmak için ihtiyaç duyulduğunu ifade etmektedir. Serbest seçimler, yani demokrasi, ortaya çıkarttığı tablo ile Amerika’yı rahatsız edecek sonuçlar üretmemelidir. Gladyo, Avrupa ülkeleri için düşünülmüş ve uygulanmış bir yöntemdir, tabii bu çerçevede Türkiye de yer almaktadır.

 

Serbest seçimlerle gelecek sonuçlar ABD’yi rahatsız edecek bir iktidar tablosu ortaya çıkartmamalı, Amerikan şirketlerinin menfaatlerine halel getirmemeli! ÖYMEN, “bunun için her türlü önlem alınmalıydı” der ve devam eder: “Bu amaçla ülkede ağırlığı olan muhafazakar güçler gerektiğinde aşırı uçlardan yararlanarak, propagandaya ilaveten provokasyon veya rakip siyasi guruplara sızma gibi yöntemleri kullanabilirlerdi. Örtülü operasyonlara bu koşullarda bazı Avrupa ülkelerinde başvuruldu. Bir anlamda ısmarlama demokrasi rejimi öngörülüyordu” (Age, s. 209).

 

Daha kuruluşundan itibaren (1947), CIA’e Avrupa ülkelerinde örtülü operasyonlar yapma görev ve yetkisi verilmiştir. “Aslında bu operasyonlar, İkinci Dünya Savaşı yıllarında ABD ile İngiltere arasında yapılan bir istihbarat işbirliği anlaşması çerçevesinde uygulanan yöntemler arasındaydı” (Age, s. 210). Bu anlaşma, 1947 yılında “Güvenlik Antlaşması” adıyla yenilenmiş ve güncellenmiştir. ÖYMEN’in kitabının başka bölümlerinde de, sömürgelerinde artık yönetemez olan İngiltere’nin bazı sömürgelerinin “yeni” yöntemlerle idare edilmek üzere nasıl ABD’ne ikram edildiği ile ilgili de çarpıcı açıklamalar karşımıza çıkmaktadır. Yani, ABD ve İngiltere, menfaatleri iç içe iki emperyalist ülkedir ve zorda hangisi kalsa ötekini yardıma çağırmaktadır. Irak’ta da bu böyle olmadı mıydı?

 

ABD ve İngiltere arasındaki bu istihbarat ve örtülü operasyon anlaşmasına, Avustralya ile Yeni Zelanda katılır önce; sonra da Batı Almanya, Norveç, Danimarka, Japonya… ÖYMEN’den okumaya devam edelim: “1951 yılında bu mutabakat o zaman NATO’ya üye olan diğer devletleri de kapsayacak şekilde yaygınlaştırıldı ve 1990’dan sonra adından bahsettirecek olan Gladio örgütü bu anlaşmalardan doğdu. Fransa 1967 yılında NATO’nun askeri kanadından ayrılırken böyle bir anlaşmanın olduğunu kamuoyuna açıklamıştı. Ama daha somut açıklamalar 1990 yılında, Soğuk Savaş sona erdikten sonra yapıldı” (Age, s. 210).

 

Deneyimli Büyükelçimiz, kitabının devam eden bölümlerinde, Gladyo’nun İtalya’daki 1948 seçimlerine nasıl müdahale ettiğini anlatır. Vatikan’la Gladyo’nun ortak hedefler için nasıl paslaştıklarını da, kullanılan diplomatik dilin yumuşak ifadeleri içinde, öğreniriz. Şu satırlar, akılda mıh gibi tutulması gereken satırlardır: “Gladio, İtalyanca’da iki yanı keskin kılıç anlamına geliyordu. CIA’nin yönlendirilmesiyle, yalnız İtalya’da değil, birçok Avrupa ülkesinde örgütlenen Gladio’nun amacı, muhtemel bir Sovyet istilası halinde gerilla savaşına başvurarak başta İtalya olmak üzere, Avrupa ülkelerini bu istiladan kurtarmaktı. Bu amaçla sadece İtalya’da 15.000 kişi eğitildi… Hatta bazı rivayetlere göre bu örgüt, kuruluş amacını aşarak iç politikayı etkileyecek şiddet eylemlerine kalkıştı” (Age, s. 213-214).

 

Bir kısım suikast ve mafya örgütlenmelerinden, P-2 Mason Locası skandalına, bombalama eylemlerine, siyasi parti genel başkanlarının kaçırılıp öldürülmelerine (Aldo Moro vakası), milyonlarca doların ortalığa saçılmasına, medyada taraftar bir gurup yaratmaya kadar iddiaların boyutu şekillenmektedir ve bunların çoğu da, bize göre, iddia değil ispatlanmış gerçeklerdir. 

 

ÖYMEN de aynı fikirdedir ve 1990 yılında İtalya ve diğer Avrupa ülkelerinde bizzat başbakanlık görevinde bulunan kişilerin yaptığı açıklamalarla, işin iddia olmaktan çıkıp ciddi boyutlara taşındığını anlatır (Age, s. 216). Yunanistan’da da benzer bir tablo ortaya çıkar.

 

Bize gelince: Bizde işler Avrupa ülkelerinde olduğu kadar rahat çözümlenmiyor. Bunun iki güçlü nedeni var: Biri içerisiyle ilgili, diğeri ABD’nin ülkemizden – Soğuk Savaş bitmiş olsa da – beklentileriyle ilgili.

 

Birinci nedenin en sivri göstergesi, yaptığı darbe resmen ne ABD ne de Avrupa ülkeleri tarafından sorgulanmamış, tecrit edilmemiş olan, 12 Eylül cuntasını koruma altında tutan Anayasa’nın geçici 15. maddesidir. Dikkat edin, bu maddenin kaldırılması neden dışarıda ve içeride gündeme gelmiyor acaba? Aslan “demokrat”lar neredeler? Türkiye’deki Gladyo’nun açığa çıkmasını, isterseniz adına “Ergenekon” deyin, kirli eylemlerinin öğrenilmesini istemiyor musunuz? Başlayacağınız yer, bu geçici 15. maddedir.

 

ÖYMEN’in kitabında dikkatimi çeken bir paragraf oldu: “… 26 Şubat 1959’da Türkiye Amerikalılarla yeni bir anlaşma imzalıyor: ‘Komünist Tecavüzüne Karşı Amerika’yla İkili Anlaşma’. Basına verilen bilgi bundan ibaret. İçeriği hakkında kamuoyuna bilgi verilmiyor” (Age, s. 375). Bu ve belki de daha bilmediğimiz başka anlaşmaların içerikleri nedir ve bunlar hala yürürlükte midir? Buyurun bütün bunları milletin ve dünyanın gözü önünde açalım, dökelim… Bakalım, neler çıkacak?…

 

Bir adım daha: Çokça olay saymak mümkün, karanlığa gömülmüş… Ama biri var ki, delilleri bile ortada, zaman aşımından karanlığa terk edildi, acısı da unutulmuyor: 1 Mayıs 1977 katliamından bahsediyorum. Deliller de, basının çektiği film ve fotoğraflarla, polise destek amacıyla Taksim’e gelmiş bir askeri birliğe komuta eden yürekli bir binbaşının kalabalığın üstüne uzun namlulu silahlarla Sular İdaresi binasının üzerinden ateş açan “sivil görevliler”i derdest edip, kimlik tespiti yapması ile ortadadır. Mahkeme maalesef devletin memurunu devletin mahkemesine on yıllar boyunca getirtemedi ve zaman aşımından dava düştü. TBMM çoğunluğu elinizde değil mi? Haydi, bir yasa çıkartın ve bu meşum olayı aydınlatacak bir adım atın! Muhalefet sizi destekleyecektir böylesi bir adımda. 1 Mayıs 1977 olayı, zincirleme, birçok kanlı olayı da çözecektir. 1 Mayıs ‘77’yi çözerseniz, “Türk Gladyosu”nu da çözer ve çökertirsiniz.

 

İtiraf etmeliyim ki, ne Gladyo’nun başına Türk ibaresini koymak, ne de Ergenekon adını kullanmak bana keyif vermiyor. Dilin mecburiyetlerinden dolayı kullanıyorum. Ama, yerli malı Gladyo, yerli amaçlar için değil, böylesi de olsa savunulacak değildir üstelik, ABD’nin ülkemizde kurduğu iğrenç ve kanlı tuzaklara hizmet ettiği için aşağılık bir örgüttür ve Türk kelimesi böylesi satılmış ve ulusuna, halkına düşman bir örgütlenme için kullanılmaması gerekir. Çok sayıda saf ve masum kişi, “vatan-millet” sedalarıyla, bu kirli organizasyonun içinde, belki ne olduğunu bile bilmeden ve anlamadan, kullanılmamış mıdır? Kullanılmışlardır. Bu tür saf’lara söyleyeceğimiz şey: Ortaya çıkıp, alet oldukları pislikleri bir ucundan deşifre etmeleridir.

 

Bu adımlar atılmazsa, yapılan işlerin inandırıcılığı kalmaz.

 

Nasıl kalsın ki? ‘77 1 Mayıs’ındaki kirli ve kanlı oyunu deşifre eden, 1996 Susurluk olayını öncesi, sırası ve sonrasında açığa çıkartıp kamuoyunu aydınlatanları, kalkıyorsunuz içeriye tıkıyorsunuz! Üstelik bu insanları, Susurluk olayında açığa çıkartıp üstüne gittiği bazı şaibeli kişilerle irtibatlı olmak, aynı örgütte beraber iş yapmakla suçluyorsunuz! Van Gölü canavarı çok daha inandırıcı gelmiyor mu?

 

Askeri darbelerin ne olduğunu, nasıl olduğunu ve ne işe yaradığını öğrenmek isteyenlere tavsiyemiz, yüzlerce yayın ve tanıklık var bu konuda, Çetin YETKİN hocanın Türkiye’de Askeri Darbeler ve Amerika, 27 Mayıs 1960 – 12 Mart 1971 – 12 Eylül 1980 isimli kitabını okumalarıdır (Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Yayınları, 4. Basım, 2007). Görülecektir ki, bir şekilde işin içinde ABD yoksa, askeri darbe olamaz. Neticesinde de, askeri darbelerde, her dönem, ABD ülkemizden büyük tavizler kopartmıştır. Mustafa Kemal’in ordusu, gerçek bilinçli subayları, yabancı tezgahlara alet olamazlar…

 

Rahmetli Attila İLHAN da aynı görüşteydi, Uğur MUMCU da, başka çokça aydınımız da… İddianameyi önümüzdeki günlerde okuyacağız, ama sağ olsalar eminim bu yürekli aydınlarımız da, tıpkı İlhan SELÇUK gibi, kendilerini “Ergenekon sanığı” olarak bulacaklardı…

 

Bildiğim kadarıyla, 1960 ve 1971’in marifetlilerinden kimse yaşamıyor. Ama, 12 Eylül’ün haşmetlüsü sağdır. Hani, ABD’li yetkililerin zamanında “bizim çocuklar” diye nitelendirdiği zat-ı muhterem!..

 

Gordion’un düğümü ortada, görünüyor… Bu yumağı çözecek kılıç darbesi, 1947’de başlayan bir serüvenin, Türk – ABD ilişkilerinin kirli yüzünü de ortaya çıkartacaktır.

 

Aksi iddiada bulunanlar ise, ABD mahreçli, Gladyo marifetli yeni oyunların kuklasıdırlar ve tarih de onları bu şekilde yargılayacaktır.

 

BOP’u hayata geçirmek, ülkemizi Ilımlı İslam Devleti’ne dönüştürmek, “bağımsızlık benim karakterimdir” diyen Gazi Mustafa Kemal’den Türkiye’yi koparmadan mümkün mü?

 

Amerika sert oynuyor, acımasız ve hayasızca gidiyor… Bilinmeli ki, Türkiye de sertlikler karşısında çok da uysal davranacak bir ülke değildir. Son altmış yılı otursunlar bir kez daha incelesinler! Her zorlama, ihtilaller dahil, kendi şartlarımızda, günün hassasiyetleri içinde, karşı atakları yaratmıştır. ABD, her daim ve her koşulda, istediğini alamamıştır bizden. Şimdi canımızı, Kurtuluş Savaşı’nda şehit düşenlerin kanı bahasına elde edilmiş ulusal şerefimizi ve ulusal kişiliğimizi, kimliğimizi istiyor bizden.

 

Yağma yok beyler, bu kadarı çok fazla!…   

 

Arif Ekim

23 Temmuz 2008




Bir Anı, Bir Çağrışım -Arif Ekim-


21 Ağustos 1980. Fatih, Draman’daki babadan kalma oturmakta olduğum ev kapısı kırılarak basılır, didik didik aranır. O tarihlerde 4.000 civarında olan kitaplarımın çoğunluğu patates çuvallarına konularak Karagümrük Karakolunda gözaltına alınır. Olayı öğrenince, bir müddet “kaçak” gezip, arkasında ne var ne yok öğrenmeye çalıştım. Sonra da, 1 Eylül 1980 günü gidip karakola teslim oldum. Karakol amiri “Falakacı Cengiz” namında iblisin teki, işkenceleri ile ünlü bir görevli idi. Geçen süre içinde, İstanbul Barosu’ndan bazı dostlara kadar başını ağrıtan çok kişi olmuştu ve bu namlı işkenceci beni gördüğü andan itibaren ne yapacağını şaşırdıydı; o denli şaşırdı ki, aynı gece Karagümrük’ten toplanan ve çoğunu da tanıdığım gençlere nezarette fiske vuramadı ve çocuklar bu işe çok şaşırdıydı.



AKP: Türbanı Yasaklatan Parti -Arif Ekim-


Bu siyasal İslamcı takımı garip bir kafaya sahip: Ellerindeki “türban” malzemesini sonuna kadar, inat ve ısrarla götürmeye niyetliler. Türban yasağı denilen uygulama 12 Eylül cuntasının hediyesidir. İstismarcısı ise, malum zevat! Bu kurnaz takımı, 15 sene önce de, türbanı, inatlaşarak, Yargıtay ve Danıştay’a taşımıştı. Neticede, her iki yüksek yargı organının genel kurullarınca o senelerde alınan kararlarla yasa hükmünde bir uygulama zorunluluğu içtihat olarak gündeme gelmişti.



Kilit Taşı: "Allah İle Aldatmak" -Arif Ekim-


Öyle bir konu ki, sanki ateş topu. Kimi, elinden fırlatarak atıyor; kimi, kaçıp gizleniyor. Üstelik, neredeyse Tanzimat’tan bu yana da şöyle veya böyle en çok tartışılmış, en çok üstüne yazı yazılmış, ahkam kesilmiş konuların başında geliyor. Cumhuriyet’le birlikte bir dönem yeraltında kin ve garez dolu olarak yürütülmüş tartışmalar ama unutulmamış, unutturulmamış. Siyasetin kaşıması ile de, yeraltından dışarıya doğru sızmış, cerahat açıktan akmaya başlamış. Son beş senede de, kanser misali, tüm vücudu sarmış.


 

Arif Ekim


Yazar. Halen Hür Parti Genel Başkan Yardımcılığı görevini yürütmektedir.


 Umumi Siyaset



 


 


 Türkçülük



 


 


 Kitap


The image “http://dukkan.dharma.com.tr/img/books/t/975-333-058-8.jpg” cannot be displayed, because it contains errors.


 


 


 Okumakta Olduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
  
  
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar