Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

1 Aralık 2007

Attila İlhan

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Siyaset-Türkiye

 

 


Dede, Torun ve Amerikalılar


-Arif Ekim-


Yıl: 1967. Yaz tatili yeni başlamış. Sıcak bir haziran günü. Öğle saati yaklaşmış. Yaz tatili için Yalova’ya gelen kuzenim ve can arkadaşım Timur’u (Utku) bulup, günü beraber geçirmek için dedemlere uğradım. Dedemlerin evi Cumhuriyet Caddesi üzerinde. Dedem de, Timur’la birlikte çocuklarla sohbet ediyor. Sohbete katıldım. Dedemin (Rasim Koçal) çok sevdiği bir konuda, İstiklal Savaşı anıları üzerindeydi sohbet. İlgiyle oturdum karşısına, tam da pencere kenarına. Pencerenin bir tarafında dedem duruyordu ve öteki taraftaki divanın üstünde de bizler sıralanmıştık.

 

Kurtuluş Savaşı Gazisi olan dedem, her fırsatta savaş yıllarını, Yalova ve civarında nelerin yaşandığını, Rum ve Ermeni çetelerini, İngilizleri, yurda yerleşmiş işgalci güçleri, çatışmaları, mezalimi, ihanetleri anlatır ve öğütler verirdi. Diğer kuzenlerimi bilmem ama, Timur’la ben onun anlattıklarını her defasında büyük bir ilgiyle dinler ve ergenliğe doğru adım attığımız o yıllarda kendimizi o yiğit ve savaşçı kuşağın yaşamı ile özdeşleştirmeye çalışırdık. Bu anılar genç ve taze belleklerimizde unutulmaz izler bırakıyordu. Dedem, otoriter görünümünün ötesinde, Kurtuluş Savaşı’nda oynadığı rol, Atatürk’ün bizzat imzaladığı Gazilik Beratı ve madalyası, o yılların anısından kalan kaması ve hala bedeninde taşıdığı kurşun ile, kahramanlığın, özverinin, vatanseverliğin ele avuca gelen somut örneği idi. Onun gibi olmak, ülke için ölümü göze almak ve yiğitçe savaşmak, sadece çocukluk değil, gençlik hayallerimizin de ana konusuydu.

 

Söz döndü dolaştı, her halde kendisine de pusu kurup öldürmek istemiş olmalarından olsa gerek, İngiliz gavurunun ne kadar sinsi, puşt ve güvenilmez olduğuna geldi. Her zaman söylediği sözü tekrar etti: “Domuzdan post, İngiliz’den dost olmaz! Bunu sakın unutmayın!” Dedemin sohbetinin dayanılmaz cazibesi ile güneşli bir günün açık havaya daveti arasında kararsızlık gösteren benim gözüm ikide bir kaçamak bakışlarla caddeye takılıyordu. Lafın tam bu noktasında karşı kaldırımdan cakalı, tam teçhizat, kollarını kabartarak, tam tabiriyle “dayılanarak” gezinen iki MP (Amerikan Askeri Polisi) dikkatimi çekmez mi?

 

Çocuk saflığı ile, elimle Amerikan askerlerini göstererek, dedeme sordum: “İstiklal Savaşı verdik, iyi hoş da, bunların burada işi ne dede? Yine o esaret günlerine mi döndük? Gavur çizmesi niye topraklarımızı çiğniyor?”

 

Belki bir şeyler daha söyleyecektim. Ama, dedemin suratının hızla değiştiğini, karşı kaldırımdan yürüyen insan azmanlarına bakarken, yüzünün asabi bir gerginlikle kırıştığını, dudaklarının titrediğini fark edince, baştan yüksek ses tonuyla başladığım sözümün son kelimelerini kendim bile zor işitir oldum ve biraz da korkarak sustum. O an, kötü bir söz söylediğim ve dedemi kızdırdığım düşüncesi beni korkutmuştu.

 

Timur ve diğerleri de suskun ve hareketsiz, biraz da şaşkın, bekliyorlardı. Dedem, öfkeli gözlerle, bir Amerikalılara bir de bana bakınıp duruyordu. Yüz rengi, kızgınlığının bir işareti olarak, koyulaşmış ve gözlerinden, ileri yaşına rağmen, içindeki fırtınayı aksettiren şimşekler çakıyordu. Dedemin bu halini iyi bilirdik ve sessizliğe gömülmemizin nedeni de buydu. Patlayacak bir volkanın önünde konuşmamamız gerektiğini öğrenmiştik.

 

Dakikalar mı saniyeler mi, hesaplamamızın zor olduğu ama bize çok uzun gelen bir süre geçti. Bu arada, diğer kuzenler odadan tüymüş ama Timur’la ben, iki inatçı kuzen, dedemizin karşısında, belki de öfkesinin kurbanı olarak azarlanacaktık, yalnız kalmıştık. Donmuş, tedirgin, ağzından çıkacak son sözü bekliyorduk.

 

“Ah İsmet Paşa, ah!” dedi başını iki yana sallayarak, önce... Neden dedi anlamadık. Bütün kötülüklerin başına İsmet Paşa’yı yazdığını biliyorduk. Sonra dik dik yüzüme baktı. Fırtına patlayacaktı galiba ve bu fırtınayı geçiştirmek için yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Söz söylenmişti, cevabı, kırıcı da olsa, alınacaktı.

 

O an, belki de seneler sonra üstünde düşündüğümde bana öyle gelmiştir, bana bakarken öfkesinin ne ben ne de sorduğum soru olmadığını anladım.

 

Kesin bir ifadeyle, bu aynı zamanda sohbetin bittiğinin de işaretiydi, şunları söyledi: “Okuyun, çok çalışın, öğrenin; bu gavurun işi ne burada anlayın! Ha İngiliz, ha Amerikalı! Birbirini tamamlar bu iki gavur. O zaman İngiliz vardı, şimdi bunlar!”

 

Döndü pencereye ve dalgın bakışlarla caddeye bakmaya başladı. Fırtınayı zararsız atlatmanın ve sokağa çıkacak olmamızın da sevinciyle, sessizce dedemizin huzurundan ayrıldık.

 

Timur ve benim için bu hatıranın çok özel bir yeri olmuştur. Sola açıldığımız ileriki yaşlarımızda, dedemizin verdiği mücadeleyi unutmadığımız gibi, 1967 yazındaki o sohbeti de aklımızdan çıkartmadık.

 

Seneler geçmiş, 19 yaşında bir delikanlı olarak, solda mücadele verme kararını almıştım. 1973 yılındayız. Gençliğin pervasızlığı ile her ortamda olduğu gibi akrabaların arasında da rahatça görüşlerimizi söylüyor, yaş farkını da önemsemeden tartışmalara giriyorduk. Solculuğumuz, komünistliğimiz duyulmuştu anlayacağınız.

 

İstanbul’da yaşadığımız o yıllarda, bayram tatili yaklaşınca beni bir tedirginlik aldı. Bayram ziyareti için Yalova’ya gidecektim ve ister istemez dedemle de karşılaşacaktım. Biliyordum ki, komünistliğimiz dedeme yetiştirilmiş ve Timur’la ben aile içinde çizgi dışına taşmış iki genç olarak değerlendiriliyorduk.

 

Dedemle nasıl karşılaşacaktım ve acaba tepkisi ne olacaktı? Bayram ziyareti öncesi bu soru kafamı kurcalıyordu. Bir karar aldım: Dedem ne derse desin ses çıkartmayacaktım, ama eğer çok sert ve onur kırıcı laflar ederse bir daha da evini ziyarete gitmeyecektim. Bu karar benim için çok zor bir karardı. Ailenin tümünden kopabilir, ama Kurtuluş Savaşı gazisi bir dededen kopamazdım. Yüreğim parçalanacaktı.

 

Bu endişelerle dedeme gittim bayramda ve giderken de evin en kalabalık olduğunu bildiğim akşam saatine denk getirdim. Dedemin davranışlarında bir değişme görmemek sevindirdi beni.

 

Akşam yemeğinden sonra, dayılar, teyzeler, enişteler, yengeler ve kuzenlerin yan yana geldiği kalabalık ortamda, her zamanki gibi, konu siyasete kaydı. Konuşmakla konuşmamak arasında tereddüt geçirdikten sonra, ben de tartışmaya katıldım ve görüşlerimi, daha sonra da defalarca olduğu gibi, açıkça izah edip “sol” cenahta yerimi aldım. Endişem geçmiş ve konuştukça da cesaretim artmıştı. 12 Mart dönemini ve Amerika’yı topa tutuyorduk. Dedem, zaman zaman sözü alıp tartışmaları yönetiyordu, konuşmalarımıza hiç tepki göstermedi.

 

Rahatladığımı hatırlıyorum. Aile içindeki MHP’lilerle giderek ilişkilerimiz gerginleşirken, dedemizle ilişkimiz zedelenmedi ve ayrıcalıklı konumunu sürdürdü. Biz de, diğerlerine, onların da bize karşı olan tutumu nedeniyle, göstermediğimiz saygıyı, ona fazlasıyla göstermeye devam ettik.

 

O, Türk Kurtuluş Savaşının canlı, yaşayan bir anıtıydı. Emperyalizme kurşun sıkmıştı. Hakkında dönemin hain İstanbul Hükümetlerinin idam fermanı, İngilizlerin vücudunu ortadan kaldırma talimatları olmasına rağmen, Samanlı Dağlarını, Yalova dahil yöredeki tüm yerleşim yerlerini, düşman Yunan İşgal Ordusu ve işbirlikçileri için cehenneme çevirmişti. 1921 yazı gibi erken bir tarihte İstanbul’un burnunun dibinde ve stratejik konuma sahip bu bölgeyi işgalci güçler, yardakçılarıyla birlikte, terk etmek zorunda kaldılarsa, dedem ve silah arkadaşlarının inanılmaz çabalarıyla bu gerçekleşmişti.

 

Acaba, dedem, 1967 yılının o yaz sabahındaki konuşmayı, sorularımı hatırlıyor muydu? Bilmemiz mümkün değil. Ama, tartışmalarda sık sık Amerika gerçeği üzerinde durduğumuzda, dedemizden bu konuda bir tepki gelmemesi de dikkatimizden kaçmıyordu.

 

Sağ görüşlü, hatta MHP’li, muhafazakar bir dede ile, komünist torunları arasında Amerikan emperyalizmi konusunda adı konulmamış bir gizli mutabakat vardı ve ölümüne kadar da bu hiç değişmedi.

 

Daha sonraki yıllarda, aktif bir TKP’li olduğum bilindiği ve hatta içeriği hayli sert yazılarım bazı dergilerde yayınlandığı halde, dedemle ilişkimizde ne bir soğukluk oldu ne de bir karşılıklı saygısızlık olayı yaşandı.

 

1920’nin Kurtuluş Savaşçısı ve İngiliz düşmanı Milis Teğmen Rasim Efendi ile, 1970’lerin Amerikan düşmanı komünist torunları, günlük siyasi konularda farklı ve zıt düşüncelere sahip olsalar da, asla çatışmadılar.

 

Bugün yaşasaydı herhalde çok daha fazla paylaşacağımız şeyler olurdu.

 

Diyeceksiniz ki, şimdi bunları neden hatırladın ve yazdın? 28 Kasım 2007 sabahı gazetelere göz attığımda ABD Büyükelçisi ile Amerikan senatörü bir zatın, ikisinin de CIA ajanı olduğu ve çok özel görevlerle ülkemizde bulundukları su götürmez, Doğu kökenli bazı milletvekilleri ve siyasilerle yapmış olduğu görüşmeyi okudum. Bu haber, beni işte bu anılara götürdü. Amerika, PKK terörü başta olmak üzere, ayağımıza takılan her taşın altından boy gösteriyor. Dünün eski solcusu bazı kişiler, Washington’u kıble tutmuşlar, utanmadan, arlanmadan… Dünün milliyetçi geçinen bazı başka kişileri de, olan biten onca hadiseye rağmen, hala Amerikan milliyetçiliğini Türk milliyetçiliği yerine ikame ediyorlar, sıkılmadan ve pervasızca… Ilımlı yada değil, İslamcı, muhafazakar demokrat veya başka adlarla tanıtılan bir kısım yaratık ise, inadına bir aymazlık içinde, Kabe yerine Beyaz Saraya tapınmaya durmuşlar, namus ve iman hak getire… Ve hala, bağımsızlığın milliyetçilik olmadan sağlanamayacağını, isterseniz ulusalcılık deyin kelimelerle oynamayı çok seviyorsanız; milliyetçiliğin de bağımsız bir Türkiye olmadan amacına erişemeyeceğini; din ve ibadetin bağımsız bir ülke olmadan temin edilemeyeceğini anlatmak zorundayız. 1920’den beri kaç kuşak geçti, kaç kuşak bedel ödedi bu uğurda!...

 

Amerika’ya da, her renk ve kılıktaki kuklalarına da söylenecek son söz, bir şairin sözü: “Kör olasın demiyorum, kör olma da gör beni!”

 

 

  

Arif Ekim

1 Aralık 2007



Kuşatma Tamamlanıyor -Arif Ekim-


Türkiye, son senelerde daha açık görüldü, 1919 yıllarını aratmayan bir çemberin içine alındı. 1919 ile arasındaki tek fark: Açık askeri işgalin, şimdilik, yapılmaması; buna da 1 Mart 2003 tezkeresi ile girişilecekti ama sağduyu engel oldu. Çember, siz buna kurt kapanı deyin isterseniz, giderek netleşti ve giderek daraldı.



Kimin Umurunda? -Arif Ekim-


Son haftalar içinde Yalova ile ilgili üç önemli haber yerel ve ulusal basında yer aldı. Aşağıda, bu haberlerin kısa bir özetini ve konularla ilgili düşüncelerimizi okuyacaksınız. Birbirinden önemli bu üç haberin Yalova’da sessizlikle geçiştirilmeye çalışılması ise kayda değer bir konudur.



İhanetin Başı Ankara'da -Arif Ekim-


Seçimler ve şimdi de ne anlama geldiği belirsiz, hukuk garabeti bir referandum… Türkiye’nin gündemi ne, kamuoyu nelerle meşgul ediliyor? Son beş ayın anlı şanlı medyasını tarayın, siyasilerimizin, hele de iktidar sahiplerinin açıklama ve kamuoyu oluşturma becerilerine bir bakın, ülke gündemi ile sanal gündemlerin arasındaki farkı göreceksiniz.


 

Arif Ekim


Yazar. Halen Hür Parti Genel Başkan Yardımcılığı görevini yürütmektedir.


 Umumi Siyaset



 


 


 Türkçülük



 


 


 Kitap


The image “http://dukkan.dharma.com.tr/img/books/t/975-333-058-8.jpg” cannot be displayed, because it contains errors.


 


 


 Okumakta Olduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
  
  
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar