Son haftalar içinde Yalova ile ilgili üç önemli haber yerel ve ulusal basında yer aldı. Aşağıda, bu haberlerin kısa bir özetini ve konularla ilgili düşüncelerimizi okuyacaksınız. Birbirinden önemli bu üç haberin Yalova’da sessizlikle geçiştirilmeye çalışılması ise kayda değer bir konudur.
İlk önce, ramazan bayramı öncesinde Yalova şehir merkezi kıyılarında görülen ve “beyaz köpük” olarak adlandırılan, sonra da İzmit Körfezi’nin, rüzgar yönünün değişmesi neticesi, doğu kıyılarında da izlenen yoğun deniz kirliliğini ele alalım. Başlangıçta Yalova kıyılarında gözlendiği günlerde, rüzgar kuzey doğu istikametinden esiyordu ve rüzgarın esişine paralel olarak da kıyı boyunca doğudan batıya doğru akıntı vardı. Kirliliğin yat limanı, eski iskele ve mendirek bölgesindeki denize dik yapıların doğu kesiminde yoğun gözlenmesinin nedeni de, günlerce süren bu rüzgar ve akıntı yönünden kaynaklanmıştır.
Yani, kirliliğin kaynağı, ister Yalova isterse körfezdeki diğer sanayi kuruluşları mahreçli olsun, körfez içinde ve kıyılarında aranmalıdır. Bu, birinci tespit.
Kirlilikle ilgili olarak haberler ulusal basında yoğun bir şekilde yer alınca, hükümet ve ilgili bakanlık zahmet edip araştırma ihtiyacı içine girmiştir. Kirliliğin ortaya çıkışından en az iki hafta sonra kıpırdanmıştır ilgililer anlayacağınız. Bu, ikinci tespit.
Örneklerin alındığı haberleriyle birlikte, kamuoyuna bu kirliliğin ana kaynağının denizdeki bazı aşırı üremiş plankton türlerinin oksijen ve besin yetersizliği nedeniyle kitlesel ölümünden meydana geldiği mesajları verilmiştir. Yani, denmektedir ki, işin içinde sanayi kirliliği falan aramayın, doğal, biyolojik bir sorunla karşı karşıyayız! Bu, üçüncü tespit.
Halbuki, adım kadar eminim, evet planktonların toplu olarak ölümü ile birleşen, muazzam bir kimyasal kirlilik bu manzarayı ortaya çıkartmıştır. Deniz yüzeyinde kirlilik ve planktonların bazı türlerinin aşırı üremesinden kaynaklanan renk değişimleri Marmara’da çok sık rastlanan bir olaydır. Ama, son haftalar içinde yaşanılan türden bir olay şimdiye kadar ne rastlanılan, ne de bilinen bir olay değildir.
Neden görünen kirliliğin kaynağının kimyasal kirlilikten kaynaklandığı konusunda emin olduğuma gelince: 1997 ile 2002 yılları arasında yürütülen Yalova su kirliliği ile ilgili çalışmaların sivil koordinatörü olarak, TÜBİTAK ile birlikte o dönem yürütülen çalışmalarda elde edilen verilerin gösterdiği çarpıcı bazı gerçekleri bilen ve kimyasal kirliliğin denizimizde oluşturduğu inanılmaz riskin boyutunun farkında olan bir kişi olarak, söz konusu ettiğimiz olayı yaratacak, dünya literatüründe dahi bir benzerini bulamayacağınız kirliliğin başka bir kaynağı olmayacağını bilen bir kişiyim. Bu gerçeklere, 1999 depremi sonrası Greenpeace örgütü tarafından Körfezde yapılmış çalışmaların sonunda ortaya çıkan ve bizden gizlenmiş olan rapor ve detayı hakkındaki bilgi de dahildir.
Kimya sanayinin kullandığı tehlikeli maddeler, bunların en modern arıtma şartlarında dahi riskinin sıfırlanamayacağı gerçeği, bildiğimiz ve defalarca dile getirdiğimiz bir gerçektir. Unutulmaması gereken bir başka nokta da, adları büyük ama verdikleri zarar adlarından daha da büyük bu kimya fabrikalarının yetersiz olan arıtma sistemlerini dahi, kontrol mekanizmalarının gevşediği her dönemde, çalıştırmaktan – işletme maliyetlerindeki büyük ölçekli gördükleri tutarlar nedeniyle – kaçındıkları gerçeğidir. Bir atlanmaması gereken nokta da, atıklarını derin deşarj marifetiyle Marmara Denizi’ne boşalttıklarıdır.
Kısaca özetlemek gerekirse: Yaşanılan kirliliğin ana kaynağı mevcut kimya fabrikalarıdır. İlgili kurumlar suçu planktonlara yıkacağına, hem deniz suyunda hem de kitlesel ölüm yaşamış planktonların organizmalarında sanayinin kullandığı tehlikeli maddeleri ve bunların izotoplarını aramalılardı. Böylesi bir aramayı yapacak tarafsız ve babayiğit bir kurum aranmaktadır? Varsa, bana da haber versinler de, birlikte değerlendirelim, bakalım neyi ve ne kadar isabetli araştırmışlar? Biliyorum, “hayır bu olmaz” diyecekler, “çünkü devletin ciddiyetiyle bu bağdaşmaz”! O devlet, daha 1992 yılında Rio sözleşmesi ile sivil kişi ve kurumlarla işbirliği içinde olacağını ilan etmemiş miydi? O devlet, bilgi edinme ile ilgili kanuni düzenleme yapmamış mıydı? Nerde o devlet, nerde şimdiki anlayış? Sorularım, ikide bir ortaya çıkıp “denizimiz temiz” nutukları atan ilgilileri rahatsız edecektir, varsın olsunlar. Halkı aptal yerine koyanın kendisi aptaldır.
Yalova’da çok daha erken ve çok daha yoğun olarak bu kirlilik yaşanırken, fedakar bir – iki gazeteci arkadaşımızın yaptığı haberler hariç, neden böylesine bir sessizlik duvarı ile olay örtülmeye çalışıldı? Yalova’nın etkili ve yetkili politikacıları, yere göğe sığmayan sözde sivil toplum kuruluşu temsilcileri neredeler? “Yeşil-mavi yol” projesi ile çevrecilik iddiasında boy gösteren sayın vali nerede?
Soru şu: Kimin umurunda?
Gelelim, bir sonrakiyle de bağlantılı olan, ikinci olaya: Daha önce de iki uzun yazıyla izah etmiştim, kısa tutacağım bu nedenle, Termal’de Yaşar Okuyan’ın Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı olduğu dönemde ve 1999 depremlerinin ortaya çıkardığı muazzam bir boşluk depremlerin çokça yaşandığı bir ülke olmamıza rağmen ancak fark edildiği için, Japon Kızıl Haçı tarafından tamamı şartlı hibe olarak inşa ettirilen Yalova Ruh Sağlığı ve Rehabilitasyon Merkezi’nin dört yıldır faaliyete geçirilmemiş olmasının ayıbını, burayı özelleştirerek örtmeye çalışmak!
Basına yansıdığına göre, söz konusu ettiğimiz tesisle ilgili bilgi veren Kızılay Basın ve Halkla İlişkiler Müşaviri Selahattin Bostan, “Tesis yıllardır protokolde yer alan bir madde nedeniyle kullanılamamış. Biz bu maddenin ortadan kaldırılıp özelleştirilerek yine sağlık amaçlı olarak kullanılmasına sıcak bakıyoruz. Trilyonlar harcanan bir tesisin bu şekilde bekletilmesine yüreğimiz el vermiyor” demiş.
Demiş de, ayıp etmiş! Uluslararası bir protokol imzalanıyor ve devlet de, taraf olan Kızılay’ın o zamanki yöneticileri de bu protokolü onaylıyor, imzalıyor. Eğer bu trilyonlar harcanmış tesis dört yılı aşkın süredir boş tutulmuş ise, bunun birinci derecede sorumlusu mevcut iktidardır; protokolde yer alan hususlar değil.
Ayrıca, önümüzde kitlesel bir felakete dönüşecek yeni bir deprem daha var. Deprem mağdurlarının ruhsal tedavi göreceği başka bir müstakil merkez de Türkiye’de bulunmamaktadır. 1999 depremlerinde ruhsal olarak yara almış insanların ihtiyaçları bile giderilmemişken, devletin bu konudaki sorumluluğu hiçbir şekilde karşılığını bulamamışken, bu hastanenin hizmete girmesinin savsaklanması ve özelleştirilmeye çalışılması, Kızılay gibi bir kurumun da buna payanda olması, utanç vericidir.
Soru şu: Kimin umurunda?
Yine, Termal merkezli, üçüncü olayda da benzer bir vurdumduymazlık söz konusu: 1983 yılında yıktırılmış olan Büyük Otel’in yerine 6 trilyon masrafla yaptırılmış olan otelin, 1 trilyon tefrişat gideri bulunamadığı için açılamaması ayıbı!
Unutmayalım: 1996 yılında Susurluk hadisesi patladığında, yaptığımız onca itiraza rağmen, Termal kaplıca tesislerini ve hatta arazisini özelleştirmeden satış kararında idi dönemin iktidarı. Susurluk rezaleti ile birlikte, mafyanın burayı almak ve işletmek emeli ortaya çıkınca, arkasından da bu bölgenin satışının imkansızlığı yasal olarak Ankara’da işin başındaki beylere anlatılınca, özelleştirmeden satış kararı kaldırılmıştı. Dönemin milletvekili olarak Yaşar Okuyan burada da kimsenin inkar edemeyeceği çok önemli bir rol oynamış ve üst düzeydeki “satılsın” direncini kırmıştı.
Turizm, istihdam, yatırım falan laflarını çok duyuyoruz son beş yıldır. Buyurun beyler, akıl dahi edemeyeceğiniz iki önemli yatırım size! Hadi, işletin! Hadi, neresinden baksanız 1.000 kadar insana ekmek kapısı olacak bu iki tesisi devreye sokun!
Soru şu: Kimin umurunda?
Küçük beyinliler, küçük işlerle uğraşırlar diye bir söz vardır. Bizim küçük beyinliler, küçük işlerin haricinde, bir de cep doldurmayla iştigal ediyorlar!..
Evet, kimin umurunda?
Arif Ekim
6 Kasım 2007