Bir ülkenin yazarı Nobel Edebiyat Ödülünü alacak ve o ülke insanları, çoğunlukla, buna sevinemeyecek! Böylesi bir garabet nerede ortaya çıktı derseniz, geçmişte Nobel ödülleri ile ilgili başka ülkelerde de çokça tartışma ve tepkiler yaşandığını unutmaksızın, bu şizofrenik çatlama bizim ülkemizde ortaya çıktı. Sevinelim mi, üzülelim mi? Türk edebiyatına dünya ölçeğinde ilgiyi arttıracağı belli olan bu ödülün arkasında, Avrupa’dan ABD’ne kadar uzanan bir şeytani amaç yok mu? Hem, Türk edebiyatı ve dili, Nazım Hikmet’ten, Aziz Nesin’e, Yaşar Kemal’e kadar çokça örnekleriyle dünyada tanınmıyor, bilinmiyor mu?
Eğer Orhan Pamuk bir röportajında sözde Ermeni soykırımı ve Kürtlerle ilgili o malum lafları etmeseydi, sanırım aldığı ödül bu kadar tartışılmayacak, bu denli sevimsiz bulunmayacaktı. Genel kanı, ben de öyle düşünüyorum, ödül almak için bu densiz lafların edildiği idi ve amacına da ulaştı.
Pamuk, küreselleşmenin savunucusu, post-modernizmin edebiyattaki temsilcisi bir kişidir. O, Pera’nın yoz ve kozmopolit kültürünün “çağdaş” bir ürünü, günümüz moda akımları ile süslenmiş bir “birey”idir. Pamuk’u anlamak için, Pera’yı, tarihini, Tanzimat’tan günümüze, hatta belki de İstanbul’un fethinden bu yana, Pera’nın oynaya geldiği rolü bilmek, anlamak gerekiyor. Pera’yı, kozmopolitizmin, mütarekeciliğin bu iflah olmaz kalesini bilmeden, Pamuk’u anlayamazsınız, Pera’yı yani Beyoğlu’nu...
Benim gibi, İstanbul’u Fatih’te çocukluğu ve gençliği ile yaşamış bir kişi için ise, Pera hep “öteki” olmuştur. “Öteki” yani Frenkleşmiş, halkına yabancılaşmış, olaylara Avrupa ve Batı gözlüğü ile bakan, tuzu kuru, düşüncede değil ama iktisatta Batı liberalizminin yaydığı tüm değerlere göbeğinden sıkı sıkıya bağlı; bir nevi Hindistan’da, sömürge ülkelerinde örneklerini çokça gördüğümüz deklase, sınıfından, toplumundan, tarihinden kopmuş, yabancılaşmış bir güruh. Pera’da Mütareke döneminde İngiliz subaylarına baskın düzenleyen, onlara gönüllü ajanlık yapanların tepesine kurşun yağdıran ve bu nedenle de şerefsiz İstanbul Hükümetlerinin İngilizlerle birlikte kellesine ödül koydukları bir kişinin torunu olarak da başka bir şekilde düşünmem söz konusu dahi olamazdı da.
Hiçbir eserini zevkle okuyamadığım Orhan Pamuk’un, Nobel Edebiyat Ödülü alması nedeniyle yaptığı konuşma metnini, önce meraktan, dikkatlice okudum ve okudukça da sevdim, tadına vardım. Garibime gitmedi değil, üslup farklı, verdiği mesajlar değişik ve sıcak bulduğum bir metin. Bu metin üzerinde düşünürken ve neden önceki yapıtlarını sevemediğim Pamuk’un bu metninde beni saran ve ısıtan satırlar bulduğumu düşünürken, usta bir yazarımız, Demirtaş Ceyhun, teşhisi koyuverdi: Diğer eserlerinde post-modern örnekler ortaya koyan Pamuk, bu eserinde, günah çıkartırcasına, modern bir söylem ve yazın örneği ortaya koymuştur ve başarılı da olmuştur, hem başarılı hem de anlaşılır...
Çağdaş ve yaşayan yazarlar arasında kimdir en büyük ve takdire şayan kişi derseniz, vereceğim cevap Amin Maalouf olacaktır. Bütün eserlerini zevkle okudum. Doğu Batı çatışmasını, kökleri çok eski yüzyıllara giden, zaman zaman rekabet, ama daha çok kıskançlıkla ve çok daha öncesinden, Roma’dan beri çatışma ve kanla sürdürülmüş, Haçlı Seferleri (Frenk istilası) ile derinlere işlemiş, çoğu kez de, özellikle Batıda kapitalizmin gelişmesi ile emperyalist özüne kavuşmuş ve Batılının oryantalizmi ile dünyanın merkezine kendini yerleştirme saplantısı üzerine de zihniyet olarak da emperyalist bir içeriğe kavuşmuş çatışmayı bütün yönleriyle anlamaya çalışan, tarihsel derinliğine inen, sorgulayan, itirazlarını sergileyen aydın bir kişidir Maalouf. Maalouf, Hıristiyan bir Arap’tır ama, Doğuludur ve Doğulu olmaktan da, köklerinden de gurur duyar.
Öylesine Doğuludur ki, eserlerinde hiç çekinmeden Batının oryantalizmine darbe üstüne darbe indirir. Batının gerek felsefede gerekse bilimde köklerinin Roma’da değil, Semerkand’da olduğunu, esin kaynağının Doğu uygarlığında aranması gerektiğini haykırır. Maalouf, Mustafa Kemal Atatürk’e, genç Cumhuriyetimize de hayranlığını gizlemez, aydın bir kişi olarak da, bizim Pera’lıların aksine, bu hayranlığından dolayı herhangi bir komplekse düşmez, tedirginlik duymaz.
Doğunun gür sesi, onurlu yazarı Amin Maalouf bir yanda, tüm zaaflarıyla Pera’nın uzantısı Nişantaşı’nın çocuğu Orhan Pamuk öte yanda. Eserlerini, entelektüel kapasitelerini, cesaretleri ya da zaaflarını değerlendirdiğimde, gönlüm ve aklım Amin Maalouf’tan yanadır. Nobel Edebiyat Ödülü mü? Hayırlı olsun, ama Maalouf beni, Doğuyu, mazlum ulusları daha iyi tanıyor ve anlatıyor. Ortak köklerimizin çok daha derinlerden geldiğini gördüğüm Maalouf’a hayranlığım sürecektir; ister ödüle layık görülsün, ister görülmesin! Maalouf ile çağdaş olmak, dünya üzerinde onun gibi aydınların yaşadığını bilmek, haklılığımızı pekiştirmekte, isyanımızı süslemektedir. Aynı keyfi, gençlik yıllarımda bana iki Batılı yazar daha yaşatmıştı. Biri, Batıyı kendi felsefi derinliği içinde acımasızca eleştiren J.P. Sartre’dır; diğeri ise hala kütüphanemde baş köşede tuttuğum eserleri ile M. Rodinson.
Yaşadığı çağın yalanlarına direnmeyen, karşı çıkmayan, sorgulamayan; moda düşüncelerin şemsiyesi altında kendisine güvenli yer edinen; egemenlerin tahtına, egemenlik araçlarına, kan dökücülüğüne, vahşetine, düzenbazlığına sessiz kalan; ikiyüzlülüğü, yalakalığı, riyakarlığı benimsemiş entelektüel olur mu? Küreselleşmenin dünkü ve bugünkü efendilerine karşı çıkmayan, sömürgeciliğin dünkü ve bugünkü aşağılamalarına karşı direnmeyen, “aydın sınıfı” içinde değerlendirilebilir mi?
Bu yazıyı bitirmek üzereyken basına her ikisi ile ilgili, Pamuk ve Maalouf konusunu açan bir tartışma düştü: Pamuk’un Nobel konuşmasındaki “babamın bavulu” hikayesi, Maalouf’un Yolların Başlangıcı kitabında aynen yer alıyor. Atlamışım ya, döndüm bir daha okudum ilgili sayfaları. Kafam karışmadı değil hani: Doğru hikaye orada yer alıyor. Gerçekten de, Maalouf’tan intihal mi söz konusu? Post-modernlikten modernliğe dönerken, Pamuk’un esin kaynağı Maalouf mu oldu? Konuşmada bana ve benim gibi bir çok kişiye sıcak gelen satırların esas sahibi, Maalouf mu? Bu sorular edebiyatımızda çok tartışılacağa benziyor. İşin garibi, Pamuk’un eserlerinden daha fazla beğenilen Nobel konuşması, bu tartışmayla birlikte, ciddi bir yara da alacağa benziyor.
Arif Ekim
12 Aralık 2006