Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

4 Mayıs 2006

Osman Batur

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Siyaset-Türkiye

 

 

 


Bir Anlam Ahlaksızı: Taha Akyol


Atila Demirkasımoğlu


"Hakkın mekanını sorarsan ey kardaş
Göz feriyle görülmez o mekan kardaş
Aşkın gözüyle ancak görülür kardaş
Hakkın yurdu aşkdır bilesin ey kardaş"
Aşık Pervane (Hasan Albayrak)

 

Maksim Gorki, “Ekmeğimi kazanırken” adlı romanında şöyle bir tespitte bulunuyordu: "Onlar gibi düşünmeye, onlar gibi yaşamaya, onlar gibi hissetmeye başlasanız da fark etmiyordu. Bu sefer de böyle davrandığınız için sizi kınarlardı. Onlar böyle insanlardı işte."

 

Kendi olmak yerine başkalarını taklit etmek Türkiye’nin ve onun sözde aydınlarının onulmaz yarasıdır. Tanzimat’la hatta ondan çok daha öncesinde pek çok kez Türk Aydınları kendi olmak yerine başkası olmayı hedeflemiştir. Sultan Melikşah’ın Sultan Sencer’in yönetim toplantılarında bu tür zamanın ileri gelenlerine her zaman rastlanmıştır. Bunun nedeni halkla aynılaşmaktan iktidarın gücünü belirginleştirmek adına iktidar sahiplerinin yabancılaşması ve kendisine uygun yandaşlar aramasıdır. Yandaşlar ise her zaman “başkaları”ndan devşirilmiştir. Devşirilenler ile devşirenler arasında çoğunluğa karşı çıkar ortaklığı vardır. Devşirilenler de bir başka yabancılaşmanın ürünüdürler. Aslında her iki taraf da temelde yaslandıkları kendiliklerini terk edemezler. Ve kendilikler derinden derine çarpışmaya devam eder. Selçuklu sarayında ikamet eden vezir Nizamülmülk, ve onun yamağı Gazali, Ömer Hayyam gibileri devşirilenlerdendir. Her üçü de Selçuklu sarayında Fars kültürünün ve halkının temsilcisidirler. Devşirenler ve devşirilenlerin bu yoz çıkar ilişkisi, üst yönetimin çürümesine sebep olur ve bir süre sonra yaratılan büyük ölçeğe rağmen o devlet yıkılır. İhtişam dönemleri ile yıkım dönemleri arasının kısa olması ve yıkımın aslında hemen ihtişamın ardından başlamasının nedeni, yoz çıkarların kocamanlaşıp, oluşan gerginliğe dayanamayıp patlaması ve yoz ve yapay koalisyonun çatırdamasıdır. Bir daha uzlaşma bile sağlanamaz. Tarafların her ikisi de yok olur gider. Eşeklikleri baki kalır ve onun toplumun ve kültürün üzerine sinen izlerini temizlemek ise yüzyıllar alır.

 

Gazali, Selçuklu sarayında Nizamülmülk’ün beslemesi olup Türk Hanefiliği ve Türk 12 imamcılığına karşı, Farsların şafiliğini temsil eder. Nizamülmülk tarafından Bağdat’a “tayin” olur. Üç yılda delirir. Çünkü iktidar oyunlarında bir yamak olduğundan sahibi Nizamülmülk’ün ölümü ile birinci kumarbaz yanını sergiler ve yanlış ata oynar. Ne Bağdat Halifesi ne de Selçuklu sarayı onu tutar. Birkaç yıl diyar diyar şifa arar. Aradığı iktidardır. Bulamayınca memleketine döner. Bir ara zayıflayan Selçuklu sarayı zayıf insanlara bile muhtaç hale gelince Berkyaruk onu saraya davet eder. Emin olmadan saraya gidemez. Gitmesi ile de dönmesi bir olur. Zayıf iktidarın yanına bile yanaşma olamamıştır. Güya kendini tasavvufa verir. Onun kişiliği, Türk tasavvufu ile bağdaşmaz ama gelin görün ki Şafi Gazali yüzyıllardır Türk Müslümanlığına tahakküm etmektedir. Türk Müslümanlığını itikadi alandan ameli alana Eşarilik üzerinden indirgeyen de Gazali’dir. Türkler bu yumağı çözemez, çoğunluğu ise görmezden gelerek bu hastalıktan sıyrılır. Gazali'nin ikinci kumarbaz yanı da "Ya Allah varsa deyin ve bu ihtimale dayanarak iman edin" biçiminde özetleyeceğimiz Hıristiyanlıktan aktarma görüşlerindedir.

 

Türkiye, devşirme kültüründen bir türlü sıyrılamaz. Devşiren devşirilen ilişkisi sürer gider. Türk’ün bütün kültürel görünür görünmez sembollerine saldıran Altangiller familyası vardır. Bunlar ahlak tanımaz, fikir hırsızlarıdır. Bunalım dönemlerinde hızla ürerler ve taşıdıkları hastalığı etrafa bulaştırırlar. Bu familya psikolojik etki merkezleri tarafından, işlevleri önemsendiğinden klonlanır. Son klonlanan familya ise Akyolgiller familyasıdır. Akyolgiller familyasının, Altangiller familyasına bir üstünlüğü vardır. Akyolgiller familyası çoğunluğun genetik şifrelerinden bazılarını alıp mutasyona uğratabilmiş olma sermayesine sahiptir. Bu birikimleri onları bir kültür tahripçisi olarak görünmez kılabilmektedir. Ama herkesin unuttuğu, evrimin tek taraflı çalışmadığıdır. Çoğunluğun genleri de, yönetici genler tarafından mutasyona uğramakta ve bu mutasyon yönetilmektedir. Kendilerini görünmez sanan kültür tahripçileri, görünmezliklerinin önemsizliğinin farkında değillerdir. Oysa çoğunluğun genleri, onların işlevlerini, kendi adlarına olumlu bir işleve çevirmiştir. Mesela Taha Akyol, hiçbir zaman öngöremez, ancak öngörülmeyenin nasıl gerçekleştiğini hep dile getirir. Bu bir bilimsel papağanlık olsa da, papağan beslemek, ne oluyoru anlamayan evlerde ses zenginleşmesi ve çeşitlenmesi yaratır. Türklerin görmezden gelme üstünlüğü, onları zarardan korur ve en çok 500 bin satan gazetelerin bu gazetecilerinin en babası günde 2000 kişi tarafından okunur. Bu okuyanların da ancak %1’i bunları gerekçesini bilmese de onaylar. Onaylar, çünkü onaylama gereğinin tatmini gerekir.

 

Bu Akyolgiller familyasından önce oğul Akyol sonra da baba Akyol, Nihal Atsız’ı raisist Nazi Hitler ile özdeşleştirmeye kalkar. Bu benzeştirme üzerinden de Türk milliyetçilerinin arasına nifak sokmaya kalkar. Kürd faşisti Abdullah Öcalan ile onun avukatları üzerinden birileri adına yürüttüğü müzakereler, internetin sağladığı imkanlar ile anlaşılınca üç paralık itibarı da sarsılan Taha Akyol yol alacağını sanır.

 

Yağmur Atsız’ın son kitabı “Ömrümün İlk 65 Yılı” adlı kitabında bir ırkçılık bahsi vardır. Taha Akyol, bu bahsi mutlaka okumuştur. Okumuştur okumasına da, anlamamıştır diyemeyeceğim maalesef, anladığını yazmak, maaşının düşmesine veya işini kaybetmesine yol açacağından yazamaz.

 

Yazamaz. Yazarsa MHP’yi yönlendirme işlevini yapamayacağını düşünür. Ama o kadar beceriksiz ya da o kadar küstahtır ki, yönlendirmek istediği MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin kişilik özelliklerine dair kendince akıl yürüterek “Mizacen içe kapanık, sosyal ilişkileri zayıf, otoriter” biçiminde yaptığı değerlendirmeyi bir şantaj malzemesi olarak kullanma küstahlığında bulunur. Ama hemen bu ifadelerin yanı başına “dürüst bir kişiliğe sahip olan Bahçeli'nin "sağduyu"su” sözcüklerini sıkıştırır. Aklı ve bilimsel bilgisi Havuç-Sopa ve “iyi polis-kötü polis” ikilemine yettiğinden ya da “görgüsü” bundan ibaret olduğundan, kendini açık ettiğini fark edemez.

 

Üç-beş tane lise mezunu veya üniversite öğrencisi genç, çeşitli internet sitelerinde, Taha Akyol’un MHP Genel İdare Kurulu’nda yaptığı yanlışlardan binde birini, heyecanlarını ve samimiyetlerini ifade biçimini milliyetçilik sunusunun sahipliği rolündeki Taha Akyol gibilerden doğru öğrenemediklerinden ortaya sererler. Taha Akyol’da mal bulmuş mağribi gibi bunları bilimsel malzeme yapar. Sevsinler seni…

 

Taha Akyol “adam” olamamıştır. Bugün kazandığı sadece paradır. Haydan gelen huya gider be Taha Akyol. Biz senin Türk Milleti’ne olmasa da Türkiye’ye olumlu hizmetini görsek seni can-ı gönülden desteklerdik. Yine de, sen doğruya dönersen, can-ı gönülden destekleriz.

 

Gelelim ırkçılık meselesinin aslına:

 


Şimdi ünlü Türk ırkçısı Nihal Atsız'ın 12 Eylül yasaklısı "gomonist" büyük oğlu Yağmur Atsız'ın son kitabı "Ömrümün İlk 65 Yılı" adlı kitabının "Irkçılık" bahsinde yazdıklarından bir bölümü buraya almak istiyorum:



"Irkçılık

 

Hâlid Fahri Ozansoy'un "Edebiyatçılar Geçiyor" adlı ilginç bir kitabı vardır. Gençlik hatıratı... "Kanaat Kitabevi"nin "Ankara Kütüphanesi" Dizisi'nden yayınlanmış (1939), yâni benim doğduğum yıl... Hoşluk olsun diye fiyatını da yazıvereyim: 50 Kuruş!!! "Kuruş" kelimesinin ne anlama geldiğini yeni nesillere "günümüz Türkçesi" ile açıklayacak olursak "one hundredth of a Turkish Ura"... Tamam mı? Bu açıklamamı anlamayanlar zâten "kuruş "un ne demek olduğunu biliyorlardır. (Not: Bu satırlar 2003 Yılı'nda yazılmış. Şükürler olsun ki artık kuruşumuza yeniden kavuşduk. Y. A.)

 

Hâlid Fahri ise bugün -bence haksız olarak- nisyân girdabına itdiğimiz bir şairimizdir. Yâni "A forgotten Turkish poet"...

 

İlk gençlik çağımdan bu yana şu mısraları hep ezberimdedir:

 

İlk hasretimle gençliğimin ilk hayâlleri,
Ey paslı tellerinde gülen/ağlayan/aruz,
Gel,/eski dost, yâdedelim/eski demleri,
Madem ki son sedanı dağıtmış yorulmuşuz.

 

Ama bugün niyetim Hâlid Fahri Bey'in edebiyatçı kişiliğinden söz açmak değil.

 

Ben öteden beri 20. Yüzyıl Türk Toplumu'nda "Irkçılık İdeolojisi "nin nasıl olup da bir dereceye kadar da olsa kök salabilmiş olduğunu düşünür dururum. Öyle ya, bizim gelenek, görenek ve törelerimizde bulunmayan bir "nokta-i nazar"... Arnold Töynbee ve daha bir dizi başka tarihçi, "Atlı kavimler"de ırkçılığın hiçbir zaman revaç bulmadığını özellikle belirtir.

 

Hunlular, Göktürkler vesaire bir yana Selçuklu ve Osmanlılar'da böyle bir "gayrı-tabii eğilim'in mevcudiyeti "eşyanın tabiatına aykırı". Zîrâ biz Malazgirt'den K sonra güç-belâ 250.000 kişiyle ve daha sonraları oflaya puflaya 500.000 kişiye ulaşarak Anadolu'ya indiğimizde burada en az yedi sekiz milyon "yerli" ahâlî yaşıyordu.(Yağmur Atsız bu konuyu yanlış biliyor. Türklerin artık epeyce girdiği 13. yy da 4-5 milyon Anadolu nüfusu veren Faruk Sümer, “bir açıdan kutsal” Oğuzlar kitabında “Bir İslam coğrafyacısı (XIII. Yüzyılın ikinci yarısında) batı uçlarındaki Türkmenlerden yalnız Antalya’nın kuzeyinde, Denizli çevresinde yaşayanların nüfuslarının 200.000 çadıra yakın olduğunun söylendiğini yazar. Batı uçlarındaki Türkmenler, Selçukluların fethinde istekli görünmedikleri, Batı Anadolu ve Marmara bölgesini kolayca aldılar. Hristiyanlar, onların harekete geçtiklerini görünce Adalar’a ve Rumeli yakasına kaçıyorlardı. Türkmenler aldıkları hristiyan tutsakların çoğunu Mısırlı, Suriyeli ve İranlı tacirlere satıyorlardı.” diye nakletmektedir. Yağmur Atsız'ın dediği gibi de olabilirdi ama değil. Zaten öyle olsa sonrası da farklı olurdu. A.Demirkasımoğlu) Onları "dışlayarak" nereye varabilirdik? Hayır, "Oğuz Mucizesi "nin sırrı, bizim onlara "Gelin, beraberce yaşayalım!" demekliğimizdir!!!

 

Pekiyi, 20. Asır'da "Irkçılık"gibi şeâmetli ve felâketli bir dünyâ görüşünün bu toplum içinde kendini -velev ki ağır-aksak da olsa- gösterebilmesi nasıl mümkün olabilmişdir.

 

"Efendim, işte Almanya'dan, yok şuradan buradan sirayet etdi. "açıklamaları şâyân-ı kabul değildir. Çünkü biz Garb'den gelen her şeyi benimsemedik. Batı'dan meselâ "Katolisizm" de geldi... Benimsedik mi? Hattâ bazen "Ah, keşke benimsemiş olsaydık!" diye hayıflandığımız hususları bile benimsemediğimiz çok olmuşdur. Mesela 'ferd'i kâinatın merkezine oturtan “hümanist” dünya görüşünü yaygın biçimde benimsemiş olsaydık bugün 1793'den bu yana tam 212 senedir hâlâ kısmen yüzümüze gözümüze bulaşdırdığımız “demokrasi ve insan hakları” alanında çok daha “itibarlı” bir mevkiyde bulunuyor olurduk.

 

O halde “ırkçılık” neden bir ara hüsn-ü kabul gördü? İşte bu noktada Ozansoy'un "Edebiyatçılar Geçiyor" adlı kitabından bir pasaja geliyorum.

 

Bakınız ne diyor Üstad:

 

"Mütâreke'nin ilk yılında, Dârülbedâyî, Şehzâdebaşı'ndaki Letafet Apartımanı'ndan Beyoğlu'na, İngiliz Sefârethânesi'nin (o zamanlar İstanbul henüz hâlâ Payitaht idi. Bugünki Başkonsolosluk/İngiliz Sarayı:.. Y. A.) yanındaki Hamalbaşı Yokuşu'na nakletmişdi. Burada da tıpkı Letafet Apartımam'nda olduğu gibi, minare merdiveni uzunluğundaki bir merdivenden birinci kata, bu katdan da ikinci kata çıkılıyordu. Hâsılı böyle acâib bir binaydı burası.

 

Artistler olsun, müellifler veya idare heyeti azaları olsun, çok defa yürek çarpıntıları geçirmeden bu yokuşun başına ve bu binanın önüne gelemiyorlardı. Çünki Mütâreke'nin en azgın günleri idi. İrili ufaklı Venizelos resimleri dolaşdıran Galata ve Tatavla (Kurtuluş... Y.A.) yârânı sokaklarda avaz avaz bağırıyorlar, İngiliz Sefarethanesi köşesinde, otellerin önünde tramvay yolunu kesiyorlar ve gelip geçen Türklerin yüzlerine tükürüp feslerini yerlere atıyor, bazen yırtıp parçalıyorlardı. İşte o günlerde Dârülbedâyî'e böyle tehlike ve belâlara göğüs gererek gitmek lâzım geliyordu. Hattâ bir gün karşıdan bu coşkun alaylardan birini görünce adetâ koşarak yokuşu inmiş ve galiba kulağı sağır olan kapıcıya zilin sesini işitdirip kapıyı açdırıncaya kadar akla karayı seçmişdim.

 

Eliza Binemeciyan (Ermeni asıllı bir "yıldız", Y.A.) o aralık henüz İstanbul'dan Paris'e gitmiş değildi. Benim nefes nefese yukarıya, küçük sahneli prova odasına çıkdığımı görünce sordu:

 

- Ne oldunuz?

- Sokakda gene patırtı var. Adam dövüp fes yırtıyorlar. Dedim.

 

Yanımızda birkaç aktör de vardı. Eliza acı bir gülümseme ile yüzüme bakdı. Sonra içerime zehir akıtan şu sözü söyledi:

 

-Türkler bu muameleyi haketmişdir!

 

Bu sözü Eliza mı söylüyordu? Vaktiyle babasiyle anasını sahnede alkışlayan ve nihayet kendisini yıllardır alkış tufanları içinde tebcil eden Türk Milleti'ne, velinimetine karşı bu hakâretden daha acı hükmü Eliza mı veriyordu?

 

Asabiyetimden titriyordum. Fakat kendime hâkim oldum. Sâdece ona:

 

-Teessüf ederim, Eliza Hanım, dedim. Sizin bu sözünüz bize sokakdaki yaygaralardan daha fazla ıstırâb verir. Çünki san'atınızı her zaman alkışlamaya koşan ve size bu mevkii veren Türklerdir!

 

Böyle diyerek odadan çıkdım. Ondan sonra da Eliza'yı görmedim. Zâten pek az sonra sahneyi de rollerini de bırakarak İstanbul'dan çıkıp gitmişdi.

 

Bâzıları:

 

- Gâlibâ Paris'de Comedie-Française'de aktrislik hülyasına düşdü.

 

Diye alay ediyorlardı.

 

Benim kalbimde ise "Baykuş'daki Eliza'nın oynadığı Türk Kızı Ayşe rolü boynunu bükmüş ağlıyordu."

 

İşte Hâlid Fahri Bey!...


Sizlere ne demek istediğimi daha sarîh olarak îzâh amacıyla o devirlerin bir başka ehemmiyetli şahidinden bahsetmek istiyorum. Bakınız, Fâlih Rıfkı Bey "Çankaya'sında, ("Dünya Yayınları", cild II, 1958,) neler söylüyor:

 

"Akşamüstü (28 Ağustos 1922, Büyük Taarruz'un İkinci Günü... Y.A.) gene beynimizin içinde aynı burgu, kalbimizin içinde aynı ağrı, Büyükada'ya gidiyordum. (./.) Güverte tıka basa dolu (./.) Türkçe konuşmayanlarda birbirinin sözünü kapan bir sevinç var. Sâdece bu sevinç bizi yıkmaya yeterdi. (./.) Türkleri Büyükada Yat Kulübü'nden kovmuşlardı. Yalnız bir iki sırnaşık yolunu bularak içlerine sokulabilmişlerdi. Bunlar o akşam cezalarını çekmişlerdir. Çünki Kulüb'de Mustafa Kemâl'in esîr olması şerefine kavın (şarab mahzeninin... Y.A.) bütün şampanyaları patlıyor ve o Türkler de dağıtılan kadehleri içmeğe zorlanıyordu. (./.) Ölümü bir uyku, rahat bir uyku gibi arayarak sabahı etdik."

 

İşte böyle...

 

Ben 1918-1922 arasını az çok şuurlu olarak idrâk edenler arasında bu demin bahsetdiğim "belirli eğilim"! hissetmeyenine rastlamadım.

 

Sakın yanlış anlaşılmasın:

 

"Mazeret" olsun diye belirtmiyorum.

 

Sâdece îzâha çalışdım.

 

Ne demiş Monsieur de Montaigne: "Je ne renseigne pas! Je raconte!" (Ders vermiyorum. Anlatıyorum.)

 

Çok yakın aile çevremden buna dâir misaller de verebilirim.

 

Ama ne gerek var? Ben sâdece biraz üzerinde tefekkür edelim istedim. İstikbâlimizi mazimizde arayarak bir yere varamayız. Bu konuya ilgi duyanlara, Değerli Ağabeyim Yılmaz Öztuna'nın "Türk Târihi'nden Portreler" {"Ötüken Yayınları", 1998), adlı eserinden "Nihâl Atsız" Bahsi'ni okumalarını tavsiye edebilirim. Orada, diğerleri meyânında şu satırlar da yer alır:

 

"Atsız 1945'den önce şüphesiz Türk Irkçısı idi. (./.) Atsız'ı ırkçılığa sürükleyen, Türkiye'deki azınlıkların ırkçılığı olmuşdur." "

 

Aslında Yağmur Atsız bile babasına haksızlık etmektedir. Çünkü Yağmur Atsız'ın ırk sözcüğünden anladığıyla Nihal Atsız'ın anladığı da aynı değildir. Cumhuriyetin öncesinde ve sonrasında ırk sözcüğü genel olarak Türk olmaktan başka bir aidiyeti olmayanlar anlamında kullanılmıştır. Halkın Türk saydıklarının, kendinden saydıklarının Türk’den ayrılma çabalarını gördükçe Türk aidiyeti daha da, bu ayrılma istek ve eylemleri dikkate alınarak daraltılmıştır. Yoksa hiçbir biçimde ırk sözcüğünde raisizm anlamı yoktur. Üstelik, kan soy gibi kullanılan ifadelere rağmen bu böyledir. Bakınız Nihal Atsız, "Türk halkı değil, Türk milletiyiz" adlı makalesinde ne demektedir:  "Türk milleti nedir, kimler Türk''tür diye sorulacak. Türk milleti, Türk kökünden gelenlerle Türk kökünden gelmiş olanlar kadar Türkleşmiş kimselerden meydana gelen topluluktur. Türkçülere yedi, hatta yirmi kuşak ilerisine kadar soy kütüğü arayan kimseler diye iftira ediliyor. Tatbik kabiliyeti ve araştırma imkanı olmayan bu safsatalar, ancak Moskofçuların veya başka düşmanların uydurmalarından ibarettir. Her zaman verdiğimiz örnekleri yeniden tekrarlayalım. En büyük Türkler''den birisi olan Yıldırım Beyazıd''ın anası Türk değildir. Hangi Türkçü onu Türklük kadrosundan çıkarmıştır veya çıkarabilir. İstiklal Marşı şairi Mehmet Akif''in babası Arnavut, ülküsü de Türkçülüğe aykırı olan ümmetçilik olduğu halde hangi Türkçü Mehmet Akif için Türk değildir demiştir. Mesele Yıldırım Beyazıd veya Mehmet Akif kadar Türk olabilmektir." Nihal Atsız için mesele çok yakın zamanda kendilerinin şahit olduğu biraradalıktan ayrılmak isteyenlerin dışında kalanları doğru biçimde ifade etme çabasıdır. Bunun dışında Nihal Atsız'a yapılacak her türlü yükleme haksızlıktır ve bunun arkasında bu ifadeden sonra ancak art niyet aranır.

 

"Vincenzo Natali'nin ilk yönetmenlik girişimi olan Andre Bijelik ve Graeme Manson'un senaryosunu yazdığı "Küp" adlı film, karmaşık bir küpün içinde birbirinin aynısı olan odalar içinden çıkma mücadelesini anlatır. Çıkmaz duyguları yükseldikçe bu altı zeki kişinin gerilimleri artar ve kişilikleri ortaya serilir. Normal koşullar ve gerilim altında değişen kişiliklerin farkını izleriz bu filmde."

 

Taha Akyol neden gerilim içinde? Yoksa anketler onu çok mu ürküttü?.. Hani şu milliyetçilik yükseliyor mu anketlerinden bahsediyorum. Buna mı üzülüyorsun Taha Akyol! Sen canını sıkma! Bak şimdi ben onlara ne yapıyorum.

 

“Hoşt Anketler hoşt!”

“Faaaşissstt Anketler! Faaaşissstt Anketler!”

“Türkiye Anketlere Mezar Olacak!”

 

Taha Akyol’u bilgilendirerek yazımızı bitirelim:

 

Anthony P. Cohen “Simgelerin paylaşılması, anlamının paylaşılmasıyla zorunlu olarak aynı şey değildir” der. Ama Taha Akyol gibi “zorunluluk” dayatanlar, pompalayanlar, işte onlar, işte bu Taha Akyol gibiler, tıpkı John Locke gibi sivil faşistlerdir.


Sevgilerimle

 

Atila Demirkasımoğlu
04.05.2006

 


Katılım Közü -Atila Demirkasımoğlu-


Küresel statüko, insanın öncelenmesine ne kadar engel olsa da, küresel süreç katılımın kaçınılmazlığını fark edemeden yaşıyor ve giderek daha çok ve daha hızla o olmak haline geliyor.



Türkiye Nasıl Kurtulur?  -Atila Demirkasımoğlu-


Unutma! Şu anda hangi işi yapıyorsan, ne ile meşgulsen. Onu çok iyi yap. Bir işi iyi yapıyorsan bir başkasını da iyi yapacaksın demektir. Bir işin hakkından geliyorsan, başka bir iş "çözülmek için" seninle olmak isteyecektir. İnsanın pek çok organı var. Bu organların hepsi farklı farklı işler yapıyor. Bir iş çözülürken, bu organlardan birisi hep başı çeker.



"Ben Dünya'yı Al'Osman'ın Sanırdım"  -Atila Demirkasımoğlu-


Türkiye'nin güvenliğini, ve hadi diyelim geleceğini, yanı başımızda yer alan kriz bölgelerine odaklamak ve sınırlamak, küresel algının yetersizliğinden ve yetersizliğe teslimiyetten kaynaklanıyor. Türkiye'nin kozmopolit aydınlarının başını çektiği yeni dünya düzencilik cephesinden yaptığı makyajlı bombardıman karşısında kendisini muhatap saymakla adeta yenilginin kapısını kendi iradesiyle açan TSK; küreselleşmenin, kendisini kürek mahkumu çavuşlarından sıyırıp, getiri ve yönetimini kavramaktan her geçen gün daha çok uzaklaşıyor. Küçük, kontrol edilebilir koşullara yaslandırılmış bir etkinliğin, günü kurtaracağını söyleyebilirsek de, ne Türkiye ne de TSK'yı kurtaracağını söyleyemeyiz.


 

Atila Demirkasımoğlu


Atila Demirkasımoğlu, 27 Mart 1966 Niksar doğumludur. Baba tarafı 1475'li yıllarda Trabzon İli Of İlçesi'ne Karaman'dan gelip yerleşmiş bir aileden gelmektedir. Anne tarafı Tokat İli Niksar İlçesi'ndendir. İlkokulu İstanbul, Patnos ve Ağrı'da, Ortaokulu Ağrı, Bartın-Ulus ilçesi, Lise'yi Ankara Deneme Lisesi'nde, Üniversiteyi A.Ü. Tıp Fakültesinde okumuşdur. Radyasyon Onkolojisi İhtisası yapmış ve uzman hekim olmuşdur.


 Dünyada Neler Oluyor



Açılabilir Kapılar


Yani etkileri anlayarak değil etkilerin dinamiğini kavrayarak geleceğe dair olguları resmedebiliriz.


 Etkileşim Yönetimi



Başarma 'Know-How'ı


Bu etkileşmeleri gözlemlemenin nedeni belirsizliği azaltmak kadar, verilerden elde edilen çıktılara dayalı politikaları test etmek ve yönetme ve başarma ‘know-how’ı edinmektir.



 Arayış


The image “http://dukkan.dharma.com.tr/img/books/t/975-333-058-8.jpg” cannot be displayed, because it contains errors.


Aradığını Bulmak


Yeni bir düşünüş tarzı arayışına girmemiz ve bunu bulmamız gerekiyor.