Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

14 Ağustos 2008

Babür Şah

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Siyaset-Türkiye

 

 


Deprem ve Dokuz Yılın Muhasebesi


-Arif Ekim-


17 Ağustos 1999 depreminin üzerinden dokuz yıl geçti. İnsan ömrü için oldukça uzun bir süre; dünya içinse, insan ömrüyle kıyaslanırsa, salise bile değil…

 

Depremi bölgede yaşayanlar için milattır, 17 Ağustos. “Milattan önce” ise, deprem konusunda hassasiyet gösteren insanların sayısı bir elin parmaklarıyla sayılabilecek kadar azdı. Açılış ile birlikte tam sekiz gün sürmüş olan, 1998 Mayıs ayı içinde düzenlenen Yalova Kongresi’nde, depremin işlendiği gün salonda bulunan insan sayısının 21 olduğunu, bu rakamın içinde de dönemin valisiyle birlikte eli mahkum toplantıyı izleyen bürokratların çoğunluk oluşturduğunu unutmak mümkün mü? Halbuki, Kongrenin oturumlarını ortalama 200’ü aşkın insan izlemekteydi. Konuşmacı olarak gelen akademisyenlerin karşısında duyduğum utancı hatırlıyorum ve onların “deprem dediniz mi, maalesef, duyarlılık ülkenin her tarafında bu seviyede” diyerek utancımı yatıştırma gayretlerini… Bir şeyi daha unutmuyorum: Programa deprem konusunu koydurmak için ısrar ettiğimizde, özellikle de bazı sözde sivil toplum kuruluşu yöneticilerinin aptalca tepkilerini…

 

Depremleri hep uzaktan izlemiş, yaşanan yıkımları yörelerin geri kalmışlığına bağlamış, kendi başına benzerlerinin gelebileceğini hiç düşünmemiş, imar ve yapılaşma konusunda yaptıklarından emin, bilim adamlarının uyarılarına kulak asmayan, depreme duyarlı kişileri “biz yörenin kalkınmasını, yöreye yatırımcı gelmesini istiyoruz, siz ise deprem diye diye insanları buradan kaçırıyorsunuz” sözleriyle suçlayan ve sırtını dönen bir toplum… Sonuç ne? 1939 Erzincan depreminden sonra, vaktiyle ATATÜRK’ün yurt dışında eğitime gönderdiği gençlerden olan ve deprem konusunda konuşan bilim adamlarının neredeyse tümünün hocası İhsan KETİN’in yaptığı çalışmalarla mekanizması çözülmüş, yıkıcılığı bilimsel olarak ortaya konmuş değil miydi Kuzey Anadolu Fayının? Bu fay, milyonlarca yıldır devam eden işini tekrarlayarak, doğudan batıya doğru adım adım ilerleyerek, önceden olacağı defalarca yazılmış, ispatlanmış ve beklenmekte olan bir depremi, etkisi Bolu’dan İstanbul’a kadar büyük bir alanda görülen depremi, yaşatıp gösterdi.  

 

Medyada bitmek bilmez tartışmalar yaşandı önce, hala da zaman zaman yaşanıyor. Bir kısım bilim şarlatanları çıkıp Marmara için tehlikenin bittiğini söylediler. Bilhassa Yalova’da yaşayan insanlar bu tür haber ve yorumlara, doğal bir içgüdüsel beklenti ile, sevinerek sarıldılar. Halbuki, bizzat bölgede çalışma yapan, en modern tekniklerle yaşanmış depremin ne olduğunu, ne olmadığını anlamaya çalışan bilim insanları, başta Aykut BARKA olmak üzere, Marmara için esas deprem zamanının şimdi başladığını, Yalova’nın tam uç noktada kaldığını, Düzce yöresinin de deprem riskini atlatmamış olduğunu söylüyorlardı.

 

Bilimsel çalışmalar ile somut bir şekilde sorunu ortaya koyan insanların sesine destek verdiğimizde, o karabasan günlerinde, en yakınımızdaki insanlardan bile nasıl şiddetli tepkiler aldığımızı da unutmuyorum. 12 Kasım 1999 Düzce depremi, bu uyaran bilim insanlarının haklılığının nişanesi oldu ve çatlak sesler bir müddet kısmen azaldı, etkisiz kaldı.  

 

Doğa bildiğini okuyordu; insan ise, akılla, elindeki en güçlü silah olan bilimle hareket etmek zorundaydı. Deprem uzmanlarından deprem tehlikesinin atlatıldığı yönünde sevindirici haber verilmesini bekleyenler, yılların inşaat ve imar alanlarındaki yanlışlarının düzeltilmesi için gayret gösterilmesi konusunda hiç istekli değildiler, hala da değiller!..   

 

1999 depremleri olana kadar, Marmara Denizinde yeterli deniz dibi araştırmaları yapılmamıştı ve bunun sonucunda da, faraziyelerle konuşuluyordu. 1999’dan sonra ise, çok yönlü ve çok sayıda yapılan araştırmalarla Marmara, artık dünyanın en iyi bilinen denizi haline geldi ve bilim insanlarının çalışmaları  devam ediyor. Bilim için “son nokta” diye bir kavram yoktur. Çıkan neticeler ise, jeolojide depremi önceden kestirmenin zorlukları ve bu nedenle de bizzat çalışmada görev alanların bazı farklı gelecek senaryoları üretmiş olması dikkate alınarak, hiç de iç açıcı değil. Üstelik, geleceğe depremle ilgili olarak hazırlanmak niyetindeyseniz, en kötü olasılığa göre hareket etmek zorundasınız. Bilimin ve yaşanmış olaylardan elde edilen tecrübelerin öngörüsü, bu…

 

Kamuoyunu bilimsel ayrıntılar ve tartışmaların detayları ilgilendirmiyor. Hepimizin öğrendiği, bilmemiz gereken basit gerçek şu: Marmara Denizi, Adaların güneyi, Yalova’nın kuzeyi başlangıç olmak üzere, batı istikametine giden bir çizgi üzerinde, yıkıcı şiddette bir veya birden çok deprem üretecektir. Başta İstanbul olmak üzere, Marmara kıyılarındaki yerleşim yerlerinin tamamı bu deprem veya depremlerden şu veya bu derecede etkilenecektir ve tehdit altındadır. Tarihsel depremler, özellikle 1700’lü yıllarda yaşananlar da, elli yıldan az bir süre içinde Düzce’den Saros Körfezine uzanan hat üzerinde dört yıkıcı deprem yaşanmış olması gerçeği, bu hakikatin başka bir inkar edilemez boyutunu ortaya koyuyor. Denizin güney kıyıları daha şiddetli etkilenebilir, çünkü bu bölgelerde jeolojik yapı oldukça sorunludur. Depremin zamanını kestirmek, tüm dünyada olduğu gibi, bizde de imkansızdır. Saatli bombanın tik tak sesleri duyuluyor ve zaman işliyor. Takip edilen parametreler eğer önceden bilim insanlarını uyaracak malzeme verirse, bu konuda hiç kimse emin değil, çok küçük bir ihtimalle şansımız varsa, belki önceden uyarı yapılabilecek. Ama buna kimse güvenmesin, böylesi bir boş avuntu içine girmesin, yapılması gerekenleri yapmaktan kendisini alıkoymasın…

 

Yapılaşma konusunda odaklanmamız lazım. Çünkü, 1992 Erzincan depreminden beri yaşanan her depremde görüldü, yazıldı, sayısız rapor düzenlendi ve öğrenildi ki, “modern” dediğimiz ve albenisi olan betonarme yapılarımız, projesinden, kontrolüne, işçiliğine, kullanılan malzemesinden demir ve çimentosunda yapılan hırsızlıklara kadar inanılmaz hatalarla sakattır. 1999 depremlerinde yıkılan binaların çoğu, imarlı, projeli, kontrollü inşa edilmiş binalardır ve yıkılan binaların içinde kaçak yapıların oranı % 3’ten azdır. Depremler değil, binalarımız felaketin esas kaynağıdır; binalarımız ve yanı sıra dere yataklarını, kumsal kıyı alanlarını, ovaları, 1. sınıf tarım alanlarını acımasızca imara açan sapık, bilim dışı, tarihe sırtını dönmüş, yaygın anlayışımız.

 

Doğanın dilini binlerce yıldan gelerek kuşaktan kuşağa aktaran halkımızın, yaşlı kuşakların diliyle söyleyecek olursak, yurt kurulacak, yani ev yapılacak yerde toprağı eşeleyip solucanlara bakarak, eğer solucan çoksa, orayı ev yapmak için uygun görmeyen ve ev yapmayan sağduyusunun yerini, gözü rant ve para hırsıyla dönmüş sözde okumuşlarımız ve çokbilmiş politikacılarımız alırsa, almaya devam ederse, yaşayacağımız her depremde manzara 17 Ağustos’taki gibi olacaktır. Halkın binlerce yıllık sağduyusunu bilim ve akılla buluşturmak yerine, ranta ve para hırsına teslim olursa bir toplum, sonuç değişmeyecektir.

 

Pekiyi, tehlikeli madde depolayan ve işleyen sanayi tesislerinin, işletmelerinin durumu nedir? Bunlarla ilgili tedbirler alındı mı? Eksikliklerini tamamladılar mı? Denetimler yapılıyor mu? 17 Ağustos depreminde TÜPRAŞ ve AKSA’nın yarattığı dehşet ve panik, kurtarma çalışmalarının aksamasına yol açmaları bir yana, depremde ölçülemeyen kimyasal kirlilik yaratmış olmaları unutulmamalıdır. Yaşanmış olaylardan ders çıkartmayan yönetimler, önümüzdeki depremde yaşanacak benzer felaketlerin de sorumlusu olacaklardır. Üstelik, İstanbul ve çevresinde bu türden tesisler az sayıda da değildir. Görüyor ve izliyoruz: Söz konusu tesisler ve benzerlerinde günü geçirici, göz boyamaya yönelik tedbirlerle iş geçiştirilmeye çalışılmaktadır, tıpkı 17 Ağustos öncesinde olduğu gibi! Bu tesislerde sorun, ciddi olmanın ötesinde, vahim boyutlardadır. Yapılan açıklamalar inandırıcı olmadığı gibi, denetimler de şeffaf değildir.

 

Ayrıca, gerek sanayi gerekse evsel atık arıtma sistemlerinin 17 Ağustos depremi sırasında işlemez hale geldiğini ve deprem sonrasında Marmara’ya uzun süre atıkların kontrolsüz boşaltıldığını da hatırdan çıkartmamak gerekiyor. Bazı dev sanayi tesislerinin yöneticilerinin işi yalanlarla geçiştirdiğinin tanığı olduyduk. Özellikle sanayi tesislerinin arıtmalarında deprem öncesi birtakım ek tedbirlerin alınması gerekiyor. Bu tesislerin, başta enerji kaynakları olmak üzere, sistemlerinin ana fabrikalardan bağımsız düşünülmesi ve işletilmesi zorunludur. Bu yönde ne yasal çerçevede ne de fiiliyatta hiçbir hazırlık olmadığını görmek de şaşırtıcıdır.

 

Tehlikeli sınıfına giren sanayi tesis ve işletmelerinin tümü, arıtma sistemleri dahil, depremin getireceği sıkıntılardan ve her türlü “müdahale”den korunaklı özel bir sistemle ve otomatik olarak devletin kontrolüne alınmak zorundadır. Bu tür tesislerde yaşanacak olumsuz gelişmeler anında bilinmeli, izlenmeli ve müdahale edilmelidir. Yoksa, 17 Ağustos’ta yaşananlara rahmet okutacak felaketlerle karşılaşmamız işten bile değildir.

 

Son zamanlarda moda oldu ya, aynı söylemi deprem ile ilgili de tekrarlayabiliriz: “Durmak yok, yola devam!”

 

Yıkım, ölümler, bilim insanlarının uyarıları, çırpınışları…

 

Aldırmayın kardeşim, “yola devam”!

 

Uzatmaya gerek yok, geçen dokuz yıllık sürede ne yapıldı derseniz, söyleyelim: Hiç!.. Evet, devede kulak misali bazı gayretleri bir kenara koyarsak, depremlere hazırlanmak ve felaketin boyutunu azaltmak için, hiçbir şey yapılmadı. Ne İstanbul’da binalarımızı toparlamak için bir gayret var, ne 1999’da bir kısım binaları yıkılmış olsa da Yalova’da, ne de diğer şehirlerimizde!

 

İlginçtir ki, tam aksi istikamette gelişmeler dolu dizgin gidiyor:  1999 depremleri sonrasında yapılan jeolojik etütler neticesinde, zemin yönünden oldukça sorunlu ve sıvılaşmaya müsait olduğu anlaşılan ve benzer özelliklere sahip olduğu üniversitelerimizin yer bilimleri bölümlerince ifade edilen Adapazarı ve Yalova’da imar iki katla sınırlanmıştı. 2004 yerel seçimlerinden sonra her iki ilimizde de dört kata çıkartıldı imar. Belli ki, önümüzdeki yerel seçimde de imar baş propaganda konusu olacak ve “yola devam” diyerek kat da yükselmeye devam edecek. Ne zamana kadar? Yeni bir deprem bölgeyi kasıp kavurana kadar!..

 

Adapazarı 10 Temmuz 1894 depreminden bu güne kaç kez yıkıldıydı; hatırlayanınız var mı? Daha 1894 depreminde, yerbilimlerinin yeterince gelişmemiş olmasına rağmen bu kadar erken bir tarihte, her iki yerleşim yeri için de felaketin esas kaynağının zemin olduğu işin uzmanları tarafından yazıldıydı, söylendiydi; ciddiye alan var mı?

 

Sıktın kardeşim: “Yola devam”!

 

Depremde en fazla kayıp ve yıkım yaşadığımız Yalova’nın Hacı Mehmet Ovası’nda TOKİ tarafından balçık zemin üzerinde yapılan binaları; yada, Altınova’da doğrudan ana fay hattı üstünde ve yine onlarca metre kalınlığında balçık zemine rağmen, üstelik 17 Ağustos’ta yörede ne tür olumsuzluklar yaşandığı, deniz tabanında çökmeler ve heyelanlar meydana geldiği resmi kayıtlarla bilindiği halde, tersaneler için yapılmış kıyıdan 600 metre açığa kadar uzanan dolgu alanlarını hatırlatmaya ne gerek var? Bilim insanları ne mi diyor? Çokbilmiş siyasilerimiz ve rahatına düşkün idarecilerimiz varken, bilim insanlarına ne oluyor ki?

 

Dedik ya, “yola devam”!

 

Çok söylendi, çok yazıldı, artık gına geldi: İmar kanun ve yönetmelikleri ile, işlemez olduğu ortaya çıkan inşaat kontrol sistemi ve deprem yönetmelikleri, birbiriyle bütünlük sağlayacak şekilde ele alınarak ivedi değiştirilmek zorunda. Söylendi, edildi de, geçen onca süre içinde ne değişti? 1999 depremlerinden sonra yapılan binaların dahi depreme karşı yeterince güvenli olmadığını bizzat bilim insanlarımız, üniversitelerimiz haykırmıyor mu?

 

Ha babam, de babam, “yola devam”!

 

Ne “yol” imiş be? Şu “yolsuz” deyimi de aynı kökten türemedi miydi?

 

Bizde “yol”lar, ünlü deyişteki gibi, Roma’ya falan çıkmaz! “Yolsuzluk” şeklinde evrimleşerek, eğilip bükülerek, ölüme, yıkıma, felakete çıkar!

 

Olsun, ne gam: “Yola devam”!

 

 

Arif Ekim

14 Ağustos 2008




Gladyo, Darbeler ve Darbeci -Arif Ekim-


Yabancı ülkelerin eteği altında saklanarak “kahraman” olunmaz! Yabancı ülkelerin eteği altında iş yaparak ülke çıkarları savunulmaz, ülke için hayırlı işler yapılmaz! Hele de, yabancı ülkelerin menfaatleri ile kendi kişisel menfaat ve ikbal beklentilerini birleştirerek hareket edenler, kendi başlarını belaya sokmanın ötesinde, ülkelerine de inanılmaz zararlar verirler! Tarih, bu konularda, hem bizde hem de dünyada, sayısız örnek ile doludur.  İlk önce bu tespitlerde anlaşmak gerekiyor.



Bir Anı, Bir Çağrışım -Arif Ekim-


21 Ağustos 1980. Fatih, Draman’daki babadan kalma oturmakta olduğum ev kapısı kırılarak basılır, didik didik aranır. O tarihlerde 4.000 civarında olan kitaplarımın çoğunluğu patates çuvallarına konularak Karagümrük Karakolunda gözaltına alınır. Olayı öğrenince, bir müddet “kaçak” gezip, arkasında ne var ne yok öğrenmeye çalıştım. Sonra da, 1 Eylül 1980 günü gidip karakola teslim oldum. Karakol amiri “Falakacı Cengiz” namında iblisin teki, işkenceleri ile ünlü bir görevli idi. Geçen süre içinde, İstanbul Barosu’ndan bazı dostlara kadar başını ağrıtan çok kişi olmuştu ve bu namlı işkenceci beni gördüğü andan itibaren ne yapacağını şaşırdıydı; o denli şaşırdı ki, aynı gece Karagümrük’ten toplanan ve çoğunu da tanıdığım gençlere nezarette fiske vuramadı ve çocuklar bu işe çok şaşırdıydı.



AKP: Türbanı Yasaklatan Parti -Arif Ekim-


Bu siyasal İslamcı takımı garip bir kafaya sahip: Ellerindeki “türban” malzemesini sonuna kadar, inat ve ısrarla götürmeye niyetliler. Türban yasağı denilen uygulama 12 Eylül cuntasının hediyesidir. İstismarcısı ise, malum zevat! Bu kurnaz takımı, 15 sene önce de, türbanı, inatlaşarak, Yargıtay ve Danıştay’a taşımıştı. Neticede, her iki yüksek yargı organının genel kurullarınca o senelerde alınan kararlarla yasa hükmünde bir uygulama zorunluluğu içtihat olarak gündeme gelmişti.


 

Arif Ekim


Yazar. Halen Hür Parti Genel Başkan Yardımcılığı görevini yürütmektedir.


 Umumi Siyaset



 


 


 Türkçülük



 


 


 Kitap


The image “http://dukkan.dharma.com.tr/img/books/t/975-333-058-8.jpg” cannot be displayed, because it contains errors.


 


 


 Okumakta Olduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
  
  
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar