17 Ağustos 1999 depreminin üzerinden
dokuz yıl geçti. İnsan ömrü için oldukça uzun bir süre; dünya
içinse, insan ömrüyle kıyaslanırsa, salise bile değil…
Depremi bölgede yaşayanlar için
milattır, 17 Ağustos. “Milattan önce” ise, deprem konusunda
hassasiyet gösteren insanların sayısı bir elin parmaklarıyla
sayılabilecek kadar azdı. Açılış ile birlikte tam sekiz gün
sürmüş olan, 1998 Mayıs ayı içinde düzenlenen Yalova
Kongresi’nde, depremin işlendiği gün salonda bulunan insan
sayısının 21 olduğunu, bu rakamın içinde de dönemin valisiyle
birlikte eli mahkum toplantıyı izleyen bürokratların çoğunluk
oluşturduğunu unutmak mümkün mü? Halbuki, Kongrenin oturumlarını
ortalama 200’ü aşkın insan izlemekteydi. Konuşmacı olarak gelen
akademisyenlerin karşısında duyduğum utancı hatırlıyorum ve
onların “deprem dediniz mi, maalesef, duyarlılık ülkenin her
tarafında bu seviyede” diyerek utancımı yatıştırma gayretlerini…
Bir şeyi daha unutmuyorum: Programa deprem konusunu koydurmak
için ısrar ettiğimizde, özellikle de bazı sözde sivil toplum
kuruluşu yöneticilerinin aptalca tepkilerini…
Depremleri hep uzaktan izlemiş,
yaşanan yıkımları yörelerin geri kalmışlığına bağlamış, kendi
başına benzerlerinin gelebileceğini hiç düşünmemiş, imar ve
yapılaşma konusunda yaptıklarından emin, bilim adamlarının
uyarılarına kulak asmayan, depreme duyarlı kişileri “biz yörenin
kalkınmasını, yöreye yatırımcı gelmesini istiyoruz, siz ise
deprem diye diye insanları buradan kaçırıyorsunuz” sözleriyle
suçlayan ve sırtını dönen bir toplum… Sonuç ne? 1939 Erzincan
depreminden sonra, vaktiyle ATATÜRK’ün yurt dışında
eğitime gönderdiği gençlerden olan ve deprem konusunda konuşan
bilim adamlarının neredeyse tümünün hocası İhsan KETİN’in
yaptığı çalışmalarla mekanizması çözülmüş, yıkıcılığı bilimsel
olarak ortaya konmuş değil miydi Kuzey Anadolu Fayının? Bu fay,
milyonlarca yıldır devam eden işini tekrarlayarak, doğudan
batıya doğru adım adım ilerleyerek, önceden olacağı defalarca
yazılmış, ispatlanmış ve beklenmekte olan bir depremi, etkisi
Bolu’dan İstanbul’a kadar büyük bir alanda görülen depremi,
yaşatıp gösterdi.
Medyada bitmek bilmez tartışmalar
yaşandı önce, hala da zaman zaman yaşanıyor. Bir kısım bilim
şarlatanları çıkıp Marmara için tehlikenin bittiğini söylediler.
Bilhassa Yalova’da yaşayan insanlar bu tür haber ve yorumlara,
doğal bir içgüdüsel beklenti ile, sevinerek sarıldılar. Halbuki,
bizzat bölgede çalışma yapan, en modern tekniklerle yaşanmış
depremin ne olduğunu, ne olmadığını anlamaya çalışan bilim
insanları, başta Aykut BARKA olmak üzere, Marmara için
esas deprem zamanının şimdi başladığını, Yalova’nın tam uç
noktada kaldığını, Düzce yöresinin de deprem riskini atlatmamış
olduğunu söylüyorlardı.
Bilimsel çalışmalar ile somut bir
şekilde sorunu ortaya koyan insanların sesine destek
verdiğimizde, o karabasan günlerinde, en yakınımızdaki
insanlardan bile nasıl şiddetli tepkiler aldığımızı da
unutmuyorum. 12 Kasım 1999 Düzce depremi, bu uyaran bilim
insanlarının haklılığının nişanesi oldu ve çatlak sesler bir
müddet kısmen azaldı, etkisiz kaldı.
Doğa bildiğini okuyordu; insan ise,
akılla, elindeki en güçlü silah olan bilimle hareket etmek
zorundaydı. Deprem uzmanlarından deprem tehlikesinin atlatıldığı
yönünde sevindirici haber verilmesini bekleyenler, yılların
inşaat ve imar alanlarındaki yanlışlarının düzeltilmesi için
gayret gösterilmesi konusunda hiç istekli değildiler, hala da
değiller!..
1999 depremleri olana kadar, Marmara
Denizinde yeterli deniz dibi araştırmaları yapılmamıştı ve bunun
sonucunda da, faraziyelerle konuşuluyordu. 1999’dan sonra ise,
çok yönlü ve çok sayıda yapılan araştırmalarla Marmara, artık
dünyanın en iyi bilinen denizi haline geldi ve bilim
insanlarının çalışmaları devam ediyor. Bilim için “son nokta”
diye bir kavram yoktur. Çıkan neticeler ise, jeolojide depremi
önceden kestirmenin zorlukları ve bu nedenle de bizzat çalışmada
görev alanların bazı farklı gelecek senaryoları üretmiş olması
dikkate alınarak, hiç de iç açıcı değil. Üstelik, geleceğe
depremle ilgili olarak hazırlanmak niyetindeyseniz, en kötü
olasılığa göre hareket etmek zorundasınız. Bilimin ve yaşanmış
olaylardan elde edilen tecrübelerin öngörüsü, bu…
Kamuoyunu bilimsel ayrıntılar ve
tartışmaların detayları ilgilendirmiyor. Hepimizin öğrendiği,
bilmemiz gereken basit gerçek şu: Marmara Denizi, Adaların
güneyi, Yalova’nın kuzeyi başlangıç olmak üzere, batı
istikametine giden bir çizgi üzerinde, yıkıcı şiddette bir veya
birden çok deprem üretecektir. Başta İstanbul olmak üzere,
Marmara kıyılarındaki yerleşim yerlerinin tamamı bu deprem veya
depremlerden şu veya bu derecede etkilenecektir ve tehdit
altındadır. Tarihsel depremler, özellikle 1700’lü yıllarda
yaşananlar da, elli yıldan az bir süre içinde Düzce’den Saros
Körfezine uzanan hat üzerinde dört yıkıcı deprem yaşanmış olması
gerçeği, bu hakikatin başka bir inkar edilemez boyutunu ortaya
koyuyor. Denizin güney kıyıları daha şiddetli etkilenebilir,
çünkü bu bölgelerde jeolojik yapı oldukça sorunludur. Depremin
zamanını kestirmek, tüm dünyada olduğu gibi, bizde de
imkansızdır. Saatli bombanın tik tak sesleri duyuluyor ve zaman
işliyor. Takip edilen parametreler eğer önceden bilim
insanlarını uyaracak malzeme verirse, bu konuda hiç kimse emin
değil, çok küçük bir ihtimalle şansımız varsa, belki önceden
uyarı yapılabilecek. Ama buna kimse güvenmesin, böylesi bir boş
avuntu içine girmesin, yapılması gerekenleri yapmaktan kendisini
alıkoymasın…
Yapılaşma konusunda odaklanmamız
lazım. Çünkü, 1992 Erzincan depreminden beri yaşanan her
depremde görüldü, yazıldı, sayısız rapor düzenlendi ve öğrenildi
ki, “modern” dediğimiz ve albenisi olan betonarme yapılarımız,
projesinden, kontrolüne, işçiliğine, kullanılan malzemesinden
demir ve çimentosunda yapılan hırsızlıklara kadar inanılmaz
hatalarla sakattır. 1999 depremlerinde yıkılan binaların çoğu,
imarlı, projeli, kontrollü inşa edilmiş binalardır ve yıkılan
binaların içinde kaçak yapıların oranı % 3’ten azdır. Depremler
değil, binalarımız felaketin esas kaynağıdır; binalarımız ve
yanı sıra dere yataklarını, kumsal kıyı alanlarını, ovaları, 1.
sınıf tarım alanlarını acımasızca imara açan sapık, bilim dışı,
tarihe sırtını dönmüş, yaygın anlayışımız.
Doğanın dilini binlerce yıldan
gelerek kuşaktan kuşağa aktaran halkımızın, yaşlı kuşakların
diliyle söyleyecek olursak, yurt kurulacak, yani ev yapılacak
yerde toprağı eşeleyip solucanlara bakarak, eğer solucan çoksa,
orayı ev yapmak için uygun görmeyen ve ev yapmayan sağduyusunun
yerini, gözü rant ve para hırsıyla dönmüş sözde okumuşlarımız ve
çokbilmiş politikacılarımız alırsa, almaya devam ederse,
yaşayacağımız her depremde manzara 17 Ağustos’taki gibi
olacaktır. Halkın binlerce yıllık sağduyusunu bilim ve akılla
buluşturmak yerine, ranta ve para hırsına teslim olursa bir
toplum, sonuç değişmeyecektir.
Pekiyi, tehlikeli madde depolayan ve
işleyen sanayi tesislerinin, işletmelerinin durumu nedir?
Bunlarla ilgili tedbirler alındı mı? Eksikliklerini tamamladılar
mı? Denetimler yapılıyor mu? 17 Ağustos depreminde TÜPRAŞ ve
AKSA’nın yarattığı dehşet ve panik, kurtarma çalışmalarının
aksamasına yol açmaları bir yana, depremde ölçülemeyen kimyasal
kirlilik yaratmış olmaları unutulmamalıdır. Yaşanmış olaylardan
ders çıkartmayan yönetimler, önümüzdeki depremde yaşanacak
benzer felaketlerin de sorumlusu olacaklardır. Üstelik, İstanbul
ve çevresinde bu türden tesisler az sayıda da değildir. Görüyor
ve izliyoruz: Söz konusu tesisler ve benzerlerinde günü
geçirici, göz boyamaya yönelik tedbirlerle iş geçiştirilmeye
çalışılmaktadır, tıpkı 17 Ağustos öncesinde olduğu gibi! Bu
tesislerde sorun, ciddi olmanın ötesinde, vahim boyutlardadır.
Yapılan açıklamalar inandırıcı olmadığı gibi, denetimler de
şeffaf değildir.
Ayrıca, gerek sanayi gerekse evsel
atık arıtma sistemlerinin 17 Ağustos depremi sırasında işlemez
hale geldiğini ve deprem sonrasında Marmara’ya uzun süre
atıkların kontrolsüz boşaltıldığını da hatırdan çıkartmamak
gerekiyor. Bazı dev sanayi tesislerinin yöneticilerinin işi
yalanlarla geçiştirdiğinin tanığı olduyduk. Özellikle sanayi
tesislerinin arıtmalarında deprem öncesi birtakım ek tedbirlerin
alınması gerekiyor. Bu tesislerin, başta enerji kaynakları olmak
üzere, sistemlerinin ana fabrikalardan bağımsız düşünülmesi ve
işletilmesi zorunludur. Bu yönde ne yasal çerçevede ne de
fiiliyatta hiçbir hazırlık olmadığını görmek de şaşırtıcıdır.
Tehlikeli sınıfına giren sanayi
tesis ve işletmelerinin tümü, arıtma sistemleri dahil, depremin
getireceği sıkıntılardan ve her türlü “müdahale”den korunaklı
özel bir sistemle ve otomatik olarak devletin kontrolüne alınmak
zorundadır. Bu tür tesislerde yaşanacak olumsuz gelişmeler
anında bilinmeli, izlenmeli ve müdahale edilmelidir. Yoksa, 17
Ağustos’ta yaşananlara rahmet okutacak felaketlerle
karşılaşmamız işten bile değildir.
Son zamanlarda moda oldu ya, aynı
söylemi deprem ile ilgili de tekrarlayabiliriz: “Durmak yok,
yola devam!”
Yıkım, ölümler, bilim insanlarının
uyarıları, çırpınışları…
Aldırmayın kardeşim, “yola devam”!
Uzatmaya gerek yok, geçen dokuz
yıllık sürede ne yapıldı derseniz, söyleyelim: Hiç!.. Evet,
devede kulak misali bazı gayretleri bir kenara koyarsak,
depremlere hazırlanmak ve felaketin boyutunu azaltmak için,
hiçbir şey yapılmadı. Ne İstanbul’da binalarımızı toparlamak
için bir gayret var, ne 1999’da bir kısım binaları yıkılmış olsa
da Yalova’da, ne de diğer şehirlerimizde!
İlginçtir ki, tam aksi istikamette
gelişmeler dolu dizgin gidiyor: 1999 depremleri sonrasında
yapılan jeolojik etütler neticesinde, zemin yönünden oldukça
sorunlu ve sıvılaşmaya müsait olduğu anlaşılan ve benzer
özelliklere sahip olduğu üniversitelerimizin yer bilimleri
bölümlerince ifade edilen Adapazarı ve Yalova’da imar iki katla
sınırlanmıştı. 2004 yerel seçimlerinden sonra her iki ilimizde
de dört kata çıkartıldı imar. Belli ki, önümüzdeki yerel seçimde
de imar baş propaganda konusu olacak ve “yola devam” diyerek kat
da yükselmeye devam edecek. Ne zamana kadar? Yeni bir deprem
bölgeyi kasıp kavurana kadar!..
Adapazarı 10 Temmuz 1894 depreminden
bu güne kaç kez yıkıldıydı; hatırlayanınız var mı? Daha 1894
depreminde, yerbilimlerinin yeterince gelişmemiş olmasına rağmen
bu kadar erken bir tarihte, her iki yerleşim yeri için de
felaketin esas kaynağının zemin olduğu işin uzmanları tarafından
yazıldıydı, söylendiydi; ciddiye alan var mı?
Sıktın kardeşim: “Yola devam”!
Depremde en fazla kayıp ve yıkım
yaşadığımız Yalova’nın Hacı Mehmet Ovası’nda TOKİ tarafından
balçık zemin üzerinde yapılan binaları; yada, Altınova’da
doğrudan ana fay hattı üstünde ve yine onlarca metre
kalınlığında balçık zemine rağmen, üstelik 17 Ağustos’ta yörede
ne tür olumsuzluklar yaşandığı, deniz tabanında çökmeler ve
heyelanlar meydana geldiği resmi kayıtlarla bilindiği halde,
tersaneler için yapılmış kıyıdan 600 metre açığa kadar uzanan
dolgu alanlarını hatırlatmaya ne gerek var? Bilim insanları ne
mi diyor? Çokbilmiş siyasilerimiz ve rahatına düşkün
idarecilerimiz varken, bilim insanlarına ne oluyor ki?
Dedik
ya, “yola devam”!
Çok söylendi, çok yazıldı, artık
gına geldi: İmar kanun ve yönetmelikleri ile, işlemez olduğu
ortaya çıkan inşaat kontrol sistemi ve deprem yönetmelikleri,
birbiriyle bütünlük sağlayacak şekilde ele alınarak ivedi
değiştirilmek zorunda. Söylendi, edildi de, geçen onca süre
içinde ne değişti? 1999 depremlerinden sonra yapılan binaların
dahi depreme karşı yeterince güvenli olmadığını bizzat bilim
insanlarımız, üniversitelerimiz haykırmıyor mu?
Ha babam, de babam, “yola devam”!
Ne “yol” imiş be? Şu “yolsuz” deyimi
de aynı kökten türemedi miydi?
Bizde “yol”lar, ünlü deyişteki gibi,
Roma’ya falan çıkmaz! “Yolsuzluk” şeklinde evrimleşerek, eğilip
bükülerek, ölüme, yıkıma, felakete çıkar!
Olsun, ne gam: “Yola devam”!