Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

3 Temmuz 2008

Babür Şah

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Siyaset-Türkiye

 

 


Bir Anı, Bir Çağrışım


-Arif Ekim-


21 Ağustos 1980. Fatih, Draman’daki babadan kalma oturmakta olduğum ev kapısı kırılarak basılır, didik didik aranır. O tarihlerde 4.000 civarında olan kitaplarımın çoğunluğu patates çuvallarına konularak Karagümrük Karakolunda gözaltına alınır. Olayı öğrenince, bir müddet “kaçak” gezip, arkasında ne var ne yok öğrenmeye çalıştım. Sonra da, 1 Eylül 1980 günü gidip karakola teslim oldum.

 

Karakol amiri “Falakacı Cengiz” namında iblisin teki, işkenceleri ile ünlü bir görevli idi. Geçen süre içinde, İstanbul Barosu’ndan bazı dostlara kadar başını ağrıtan çok kişi olmuştu ve bu namlı işkenceci beni gördüğü andan itibaren ne yapacağını şaşırdıydı; o denli şaşırdı ki, aynı gece Karagümrük’ten toplanan ve çoğunu da tanıdığım gençlere nezarette fiske vuramadı ve çocuklar bu işe çok şaşırdıydı. Beni ise gece nezarete atmayıp kendi makam odasında yatırdıydı. İşin bu tarafı ayrı bir yazı konusudur…

 

Velhasıl, o gün ve gece 1. Şube, 2. Şube falan dolanıp, hakkımızda ciddiye alınacak bir tertip olmadığı açığa çıkıp, ertesi gün 1. Ordu ve Sıkıyönetim Komutanlığı’na, Selimiye’ye “yasaklanmış yayın bulundurma” ithamı ile, yola çıkartıldıydım. Geçen süre zarfında 1. Şubeden bir allame memur gelip, göz altındaki kitaplarımı incelemiş, bir çuval dolusu kitabı ayırarak, bunların yasaklanmış olduğunu cilt kapaklarının üzerine tükenmezle notlar yazarak tespit etmişmiş. Çuval sırtımızda düştük Selimiye’nin yoluna…

 

Koca bir salonda, sıkıyönetimin yetkili olduğu bölgeden gözaltına alınmış, her cinsten ve her renkten yığınla insanın arasında hakkımızda verilecek kararı bekledik. Akşam üstü idi, elime iki satır bir yazı ile “yasaklanmış yayınlar”la dolu çuval tutuşturulup, yargılamaya gerek yok denip eve gönderildim. Selimiye’den Fatih’e kadar, bir çuval dolusu kitap sırtımda, hah işte bu sefer yakalarlarsa gel de dert anlat bakalım anlatabilecek misin diye söve saya, ahlaya poflaya gittim. Ama kitaplarımı eksiksiz kurtarmış olmanın keyfine de diyecek yoktu doğrusu.

 

Bu olaydan kurtulmanın keyfi uzun sürmedi: On gün sonra malum ihtilal ile uyandığımızda, daha beter günlere kendimizi hazırladık. Tutuklama dalgaları, işten atmalar, göz altında işkenceler, ölümler gırla gidiyordu. İlk bir sene içinde 4 kez oturduğum yeri değiştirdim, oradan oraya taşındım. Eşyalar değil, 4.000 cilt kitaplığın taşınması felaket bir güçlük çıkartıyordu. İnatla da kitaplığımı ve arşivimi korumaya kararlıydım, korudum da. Aldığım her kitap için harcadığım para, hayatımda eksik kalan bir şeylerin karşılığı idi. O eksikliklere aldırmadan yeni kitaplar ve yeni yayınları takip ederdim. Kitaplarım, sıkıyönetime verdiğim dilekçede de belirttiğim gibi, “özel mülkiyetimin vazgeçilmez bir parçası” idi.

 

Bir seneyi aşkın bir zaman geçtikten sonra, çıktığım yerde oturan kişi bana haber salıp, sıkıyönetimden birilerinin bir ilam tebliği için beni aradıklarını haber verdiğinde ciddiye almadım. Almadım, çünkü 12 Eylül faşizminin en azgın bu döneminde tutuklamak istedikleri kişileri böylesine kibar aramadıklarını biliyordum. İşyerinde buldular beni. Bir mahkeme çağrısı ve iddianameyi tebliğ ettiler. Önlerinde açıp baktım ve “yasaklanmış yayın bulundurma suçundan” yargılanmak için 3 Nolu Sıkıyönetim Mahkemesi’ne çağrıldığımı okuduğumda kahkahayı basıp, “bunun için mi zahmet ettiniz” diye gelen astsubayın yüzüne güldüğümde, görevliler şaşkın ve aptallaşan ifadelerle yüzüme baktılar. Her halde, deli bu diye düşünmüşlerdir. Doğrudur, daha beterlerine hazır olan benim için açılan dava o an bana çok komik gelmişti.

 

Siyasi davalara giren bir avukat arkadaştan dosyaya göz atmasını rica etim. Sonra da, kafa kafaya verip, bir savunma stratejisi çizdik. Avukat tutmadım, tutmam da aleyhime olabilirdi. Tutacağım avukatların tamamı zaten sıkıyönetimce şaibeli insanlardı ve açılan dava ise savunması çok kolay bir dava idi. Tek nüsha olmak kaydıyla, yasaklanmış yayın bulundurmak suç teşkil etmiyordu.

 

Gün geldi, süslenip püslenerek, takım elbise giyip, mahkemenin yolunu tuttum. 3 Nolu Sıkıyönetim Mahkemesinin hakimi yüzbaşı rütbesinde idi. Savcı ise, sivil bir kişiydi. 5 celse sürecek dava bu şekilde başlamış oldu.

 

İddianamede ileri sürüldüğü gibi, yasaklanmış yayınlar Askeri Savcılıkça müsadere edilmemişti; aksine bana iade edilmişti. İlk itirazım bu konuda oldu. Hakim yüzbaşı şaşırdı, nasıl olur bu dedi. Nasılını bilmediğimi ama bunun böyle olduğunu, kitapların evimde bulunduğunu, isterlerse mahkemeye de getirebileceğimi söyledim. Tamam tamam dedi, hakim, uzatma, Askeri Savcılıktan soralım dedi.

 

İkinci celsede Askeri Savcılıktan gelen yazı okundu: Kitaplarım benzer kitaplarla birlikte SEKA’ya kağıt hamuru yapılmak üzere gönderilmişmiş. Yine itiraz ettim ama hakim bey “Askeri Savcılıktan daha iyi mi bileceksiniz” diye azarlayınca sustum.

 

Nasıl olsa, dava bir komediye dönüşmüştü, eğlenmeye bakacaktım ve öyle de yaptım. İtiraz ettim başka bir konuda: Dosyada iki ayrı kitap listesi vardı. Biri, davaya konu olan yasaklanmış yayınlar listesiydi. Diğeri ise, gözaltına alınmış diğer kitapların listesi. İtirazım şu konuda idi: 21 Ağustos 1980 tarihi itibariyle yasaklanan kitapların listesi tamamdı da, diğer uzun sakıncasız kitap listesinde yer alan ama 12 Eylül 1980 tarihinden sonra yasaklanmış çok sayıda kitap da vardı evimde. Dedim ki, aradan zaman geçer bu listedeki sonradan yasaklanan kitaplardan dolayı hakkımda tekrar bir soruşturma yürütmek zorunda kalırsınız, en iyisi inceleyip onları da bu davaya delil olan listeye dahil etmenizi rica ediyorum… Hakim yüzbaşı itirazıma şaşırdı, “mesela hangi kitaplar” dedi. Cevaben, 12 Eylülden sonra yasaklanan Türkeş’in kitaplarını saydım. Dosyayı karıştırıp bahsettiğim listeye baktı. Listeyi inceledikçe, şaşkınlığı da arttı: “Aaa, Kutadgubilik de varmış.. Gazali de varmış.. sahiden Türkeş’in kitapları da varmış!..” Uzun süre baktı listeye ve hakimin yüzü allak bullak oldu.

 

Sivil olan savcı, ilk duruşmamdan itibaren dikkatimi çekmişti. Göbekli, kısa boylu bu adam her duruşmada yerinden doğruluyor ceketini, pantolonunu çekiştiriyor ve belindeki silahı bana gösteriyordu. Belli ki, psikolojik sorunları olan bir zattı. Silah göstermeye meraklı olanlarla ilgili Freud’un ve psikiyatrların düşünceleri aklıma geliyordu her defasında ve gülmemek için dudaklarımı ısırıyordum. Derler ki, erkeklikle ilgili sorunları olanlar, silah kültü ile bu eksikliklerini tamamlamaya çalışırlar. Bu komik savcı, duruşmalarda da kraldan çok kralcı davranıyordu. Bana göre, hakim yüzbaşı daha demokrat ve hukuka saygılı biriydi. Savcı ise, sivil olmasına rağmen, ruhunun derinlikleri kirli, tipik bir faşistti. Gözlemlerimi avukat arkadaşlarıma aktardığımda, onlar da başka davalardan benzeri sonuçlar çıkarttıklarını söylediler.

 

Komedinin son duruşmasında hakim yüzbaşı beraat kararı verdi. Sekreter kıza dönüp yazma dedikten sonra, bana nasihatta bulundu: “Anladık kardeşim, sen aydın bir insansın ve her şeyi okuyorsun. Ama sana tavsiyem bu kadar fazla okuma, bak başına dert alıyorsun, bundan sonra da alırsın”.. Sözünün bu cümlesinden sonra yan tarafında oturan sivil savcıyı parmağı ile işaret ederek şu lafları söyledi: “Hem herkes, aydınsın falan da anlamaz. Koşturur dava açarlar, üzülürsün, uğraşırsın… haydi git artık”…

 

O an savcının yüzü kül gibi oldu, kilosuna rağmen ufaldıkça ufaldı, sanki kürsünün arkasında kaybolacak bir yer arar gibiydi. Her halde, benim de yüzümde keyifli bir gülümseme vardı.

 

Anlayacağınız, savcı var, savcı var! Sıkıyönetim mahkemesinde rastladığım türden savcıların sayısı, sivil olmaları aldatmasın, çok az değil herhalde… 

 

Ha, şunu da ilave edeyim: Hakim yüzbaşının tavsiyesine hiç de kulak asmadım, okumaya tam gaz devam ettim, ediyorum… Bela mı dediniz? Varsın, gelsin…

 

***

 

Aklıma tarihten bir sayfa düştü: 16 Mart 1920. Ne olduydu o gün, kısaca özetleyeyim: İngilizler İstanbul’u örtülü işgal etmekten vazgeçip, açık işgal ettiler. Karakolları basıp, görevlileri şehit ettiler. Meclisi Mebusan’ı basıp, gönlü Ankara’dan yana olanları tutukladılar. Yetmedi! Yazar, gazeteci, sivil ve asker bürokrat, siyasetçi, Darülfünun Hocası bir çok aydını da tutukladılar veya şerefsiz İstanbul Hükümetine tutuklattılar. Bu Türkiye’nin aydınlık yüzünü oluşturan insanların ortak bir özelliği vardı: İngiliz emperyalizmine yeter diyorlardı, isyan ediyorlardı, Ankara’daki milli ve onurlu duruşu destekliyorlardı, mandacılığı ve emperyalizme yalakalığı aşağılıyorlardı. Kısaca, milliyetçi, haysiyetli bir duruş sergiliyorlardı.

 

Bu yiğit insanlar İngilizler tarafından, o tarihlerde İngiliz dominyonu olan, Malta adasına sürülür ve orada hapsedilirler. Arkasından da yargılanırlar. Suçlama ise, 1915-16 yıllarında Ermenileri katlettikleri ve bu işe ortak olduklarıdır. İngilizler, Osmanlı arşivlerini de didiklerler. Sonunda, ne dostları ABD’den ne de elleri altındaki Osmanlı arşivlerinden hiçbir ciddi belge bulamazlar ve bu yurtseverler ileriki yıllarda salınır. Ellerindeki resmi kitap, ünlü “Mavi Kitap” ise, sömürge mahkemesi tarafından bile çok ciddiye alınmaz.

 

Meraklısı, Bilal N. Şimşir’in “Malta Sürgünleri” kitabını okusun.

 

Emperyalizm de, bütün mazlum milletlere örnek teşkil edecek şekilde, tokadı yer ve defolur gider topraklarımızdan…

 

***

 

Evet, bir anı ve bir çağrışımdan ibaret bu yazım… Varın siz de düşünün neden yazdığımı!

 

 

Arif Ekim

3 Temmuz 2008




AKP: Türbanı Yasaklatan Parti -Arif Ekim-


Bu siyasal İslamcı takımı garip bir kafaya sahip: Ellerindeki “türban” malzemesini sonuna kadar, inat ve ısrarla götürmeye niyetliler. Türban yasağı denilen uygulama 12 Eylül cuntasının hediyesidir. İstismarcısı ise, malum zevat! Bu kurnaz takımı, 15 sene önce de, türbanı, inatlaşarak, Yargıtay ve Danıştay’a taşımıştı. Neticede, her iki yüksek yargı organının genel kurullarınca o senelerde alınan kararlarla yasa hükmünde bir uygulama zorunluluğu içtihat olarak gündeme gelmişti.



Kilit Taşı: "Allah İle Aldatmak" -Arif Ekim-


Öyle bir konu ki, sanki ateş topu. Kimi, elinden fırlatarak atıyor; kimi, kaçıp gizleniyor. Üstelik, neredeyse Tanzimat’tan bu yana da şöyle veya böyle en çok tartışılmış, en çok üstüne yazı yazılmış, ahkam kesilmiş konuların başında geliyor. Cumhuriyet’le birlikte bir dönem yeraltında kin ve garez dolu olarak yürütülmüş tartışmalar ama unutulmamış, unutturulmamış. Siyasetin kaşıması ile de, yeraltından dışarıya doğru sızmış, cerahat açıktan akmaya başlamış. Son beş senede de, kanser misali, tüm vücudu sarmış.



Özgürlük -Arif Ekim-


Köleler, kadim Roma’da özgürlükleri için başkaldırdıklarında başarı şansları var mıydı? Olsaydı, sinemaya bile defalarca konu olmazdı Spartaküs. 1789’da Paris’in barikatlarında direnen ve krallığı deviren halkın da gök kubbeyi inleten sedası özgürlüktü. Modern çağın bu inatçı öncüleri bu sefer davalarını kazanacak ve kralı ve kan dökücü taraftarlarını giyotinle cezalandıracaklardı. Paris, daha defalarca özgürlük nidaları ile sarsılmış, barikatlarında on binlerce insan kan banyosu yapmıştır. Hugo’nun Sefilleri de, Voltaire ve diğer aydınlanmacı yazarlar ve eserleri de bu özgürlük arayışının hala merakla okunan zirve isimleridir.


 

Arif Ekim


Yazar. Halen Hür Parti Genel Başkan Yardımcılığı görevini yürütmektedir.


 Umumi Siyaset



 


 


 Türkçülük



 


 


 Kitap


The image “http://dukkan.dharma.com.tr/img/books/t/975-333-058-8.jpg” cannot be displayed, because it contains errors.


 


 


 Okumakta Olduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
  
  
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar