21 Ağustos 1980. Fatih, Draman’daki
babadan kalma oturmakta olduğum ev kapısı kırılarak basılır,
didik didik aranır. O tarihlerde 4.000 civarında olan
kitaplarımın çoğunluğu patates çuvallarına konularak Karagümrük
Karakolunda gözaltına alınır. Olayı öğrenince, bir müddet
“kaçak” gezip, arkasında ne var ne yok öğrenmeye çalıştım. Sonra
da, 1 Eylül 1980 günü gidip karakola teslim oldum.
Karakol amiri “Falakacı Cengiz”
namında iblisin teki, işkenceleri ile ünlü bir görevli idi.
Geçen süre içinde, İstanbul Barosu’ndan bazı dostlara kadar
başını ağrıtan çok kişi olmuştu ve bu namlı işkenceci beni
gördüğü andan itibaren ne yapacağını şaşırdıydı; o denli şaşırdı
ki, aynı gece Karagümrük’ten toplanan ve çoğunu da tanıdığım
gençlere nezarette fiske vuramadı ve çocuklar bu işe çok
şaşırdıydı. Beni ise gece nezarete atmayıp kendi makam odasında
yatırdıydı. İşin bu tarafı ayrı bir yazı konusudur…
Velhasıl, o gün ve gece 1. Şube, 2.
Şube falan dolanıp, hakkımızda ciddiye alınacak bir tertip
olmadığı açığa çıkıp, ertesi gün 1. Ordu ve Sıkıyönetim
Komutanlığı’na, Selimiye’ye “yasaklanmış yayın bulundurma”
ithamı ile, yola çıkartıldıydım. Geçen süre zarfında 1. Şubeden
bir allame memur gelip, göz altındaki kitaplarımı incelemiş, bir
çuval dolusu kitabı ayırarak, bunların yasaklanmış olduğunu cilt
kapaklarının üzerine tükenmezle notlar yazarak tespit etmişmiş.
Çuval sırtımızda düştük Selimiye’nin yoluna…
Koca bir salonda, sıkıyönetimin
yetkili olduğu bölgeden gözaltına alınmış, her cinsten ve her
renkten yığınla insanın arasında hakkımızda verilecek kararı
bekledik. Akşam üstü idi, elime iki satır bir yazı ile
“yasaklanmış yayınlar”la dolu çuval tutuşturulup, yargılamaya
gerek yok denip eve gönderildim. Selimiye’den Fatih’e kadar, bir
çuval dolusu kitap sırtımda, hah işte bu sefer yakalarlarsa gel
de dert anlat bakalım anlatabilecek misin diye söve saya, ahlaya
poflaya gittim. Ama kitaplarımı eksiksiz kurtarmış olmanın
keyfine de diyecek yoktu doğrusu.
Bu olaydan kurtulmanın keyfi uzun
sürmedi: On gün sonra malum ihtilal ile uyandığımızda, daha
beter günlere kendimizi hazırladık. Tutuklama dalgaları, işten
atmalar, göz altında işkenceler, ölümler gırla gidiyordu. İlk
bir sene içinde 4 kez oturduğum yeri değiştirdim, oradan oraya
taşındım. Eşyalar değil, 4.000 cilt kitaplığın taşınması felaket
bir güçlük çıkartıyordu. İnatla da kitaplığımı ve arşivimi
korumaya kararlıydım, korudum da. Aldığım her kitap için
harcadığım para, hayatımda eksik kalan bir şeylerin karşılığı
idi. O eksikliklere aldırmadan yeni kitaplar ve yeni yayınları
takip ederdim. Kitaplarım, sıkıyönetime verdiğim dilekçede de
belirttiğim gibi, “özel mülkiyetimin vazgeçilmez bir parçası”
idi.
Bir seneyi aşkın bir zaman geçtikten
sonra, çıktığım yerde oturan kişi bana haber salıp,
sıkıyönetimden birilerinin bir ilam tebliği için beni
aradıklarını haber verdiğinde ciddiye almadım. Almadım, çünkü 12
Eylül faşizminin en azgın bu döneminde tutuklamak istedikleri
kişileri böylesine kibar aramadıklarını biliyordum. İşyerinde
buldular beni. Bir mahkeme çağrısı ve iddianameyi tebliğ
ettiler. Önlerinde açıp baktım ve “yasaklanmış yayın bulundurma
suçundan” yargılanmak için 3 Nolu Sıkıyönetim Mahkemesi’ne
çağrıldığımı okuduğumda kahkahayı basıp, “bunun için mi zahmet
ettiniz” diye gelen astsubayın yüzüne güldüğümde, görevliler
şaşkın ve aptallaşan ifadelerle yüzüme baktılar. Her halde, deli
bu diye düşünmüşlerdir. Doğrudur, daha beterlerine hazır olan
benim için açılan dava o an bana çok komik gelmişti.
Siyasi davalara giren bir avukat
arkadaştan dosyaya göz atmasını rica etim. Sonra da, kafa kafaya
verip, bir savunma stratejisi çizdik. Avukat tutmadım, tutmam da
aleyhime olabilirdi. Tutacağım avukatların tamamı zaten
sıkıyönetimce şaibeli insanlardı ve açılan dava ise savunması
çok kolay bir dava idi. Tek nüsha olmak kaydıyla, yasaklanmış
yayın bulundurmak suç teşkil etmiyordu.
Gün geldi, süslenip püslenerek,
takım elbise giyip, mahkemenin yolunu tuttum. 3 Nolu Sıkıyönetim
Mahkemesinin hakimi yüzbaşı rütbesinde idi. Savcı ise, sivil bir
kişiydi. 5 celse sürecek dava bu şekilde başlamış oldu.
İddianamede ileri sürüldüğü gibi,
yasaklanmış yayınlar Askeri Savcılıkça müsadere edilmemişti;
aksine bana iade edilmişti. İlk itirazım bu konuda oldu. Hakim
yüzbaşı şaşırdı, nasıl olur bu dedi. Nasılını bilmediğimi ama
bunun böyle olduğunu, kitapların evimde bulunduğunu, isterlerse
mahkemeye de getirebileceğimi söyledim. Tamam tamam dedi, hakim,
uzatma, Askeri Savcılıktan soralım dedi.
İkinci celsede Askeri Savcılıktan
gelen yazı okundu: Kitaplarım benzer kitaplarla birlikte SEKA’ya
kağıt hamuru yapılmak üzere gönderilmişmiş. Yine itiraz ettim
ama hakim bey “Askeri Savcılıktan daha iyi mi bileceksiniz” diye
azarlayınca sustum.
Nasıl olsa, dava bir komediye
dönüşmüştü, eğlenmeye bakacaktım ve öyle de yaptım. İtiraz ettim
başka bir konuda: Dosyada iki ayrı kitap listesi vardı. Biri,
davaya konu olan yasaklanmış yayınlar listesiydi. Diğeri ise,
gözaltına alınmış diğer kitapların listesi. İtirazım şu konuda
idi: 21 Ağustos 1980 tarihi itibariyle yasaklanan kitapların
listesi tamamdı da, diğer uzun sakıncasız kitap listesinde yer
alan ama 12 Eylül 1980 tarihinden sonra yasaklanmış çok sayıda
kitap da vardı evimde. Dedim ki, aradan zaman geçer bu listedeki
sonradan yasaklanan kitaplardan dolayı hakkımda tekrar bir
soruşturma yürütmek zorunda kalırsınız, en iyisi inceleyip
onları da bu davaya delil olan listeye dahil etmenizi rica
ediyorum… Hakim yüzbaşı itirazıma şaşırdı, “mesela hangi
kitaplar” dedi. Cevaben, 12 Eylülden sonra yasaklanan Türkeş’in
kitaplarını saydım. Dosyayı karıştırıp bahsettiğim listeye
baktı. Listeyi inceledikçe, şaşkınlığı da arttı: “Aaa,
Kutadgubilik de varmış.. Gazali de varmış.. sahiden Türkeş’in
kitapları da varmış!..” Uzun süre baktı listeye ve hakimin yüzü
allak bullak oldu.
Sivil olan savcı, ilk duruşmamdan
itibaren dikkatimi çekmişti. Göbekli, kısa boylu bu adam her
duruşmada yerinden doğruluyor ceketini, pantolonunu çekiştiriyor
ve belindeki silahı bana gösteriyordu. Belli ki, psikolojik
sorunları olan bir zattı. Silah göstermeye meraklı olanlarla
ilgili Freud’un ve psikiyatrların düşünceleri aklıma geliyordu
her defasında ve gülmemek için dudaklarımı ısırıyordum. Derler
ki, erkeklikle ilgili sorunları olanlar, silah kültü ile bu
eksikliklerini tamamlamaya çalışırlar. Bu komik savcı,
duruşmalarda da kraldan çok kralcı davranıyordu. Bana göre,
hakim yüzbaşı daha demokrat ve hukuka saygılı biriydi. Savcı
ise, sivil olmasına rağmen, ruhunun derinlikleri kirli, tipik
bir faşistti. Gözlemlerimi avukat arkadaşlarıma aktardığımda,
onlar da başka davalardan benzeri sonuçlar çıkarttıklarını
söylediler.
Komedinin son duruşmasında hakim
yüzbaşı beraat kararı verdi. Sekreter kıza dönüp yazma dedikten
sonra, bana nasihatta bulundu: “Anladık kardeşim, sen aydın bir
insansın ve her şeyi okuyorsun. Ama sana tavsiyem bu kadar fazla
okuma, bak başına dert alıyorsun, bundan sonra da alırsın”..
Sözünün bu cümlesinden sonra yan tarafında oturan sivil savcıyı
parmağı ile işaret ederek şu lafları söyledi: “Hem herkes,
aydınsın falan da anlamaz. Koşturur dava açarlar, üzülürsün,
uğraşırsın… haydi git artık”…
O an savcının yüzü kül gibi oldu,
kilosuna rağmen ufaldıkça ufaldı, sanki kürsünün arkasında
kaybolacak bir yer arar gibiydi. Her halde, benim de yüzümde
keyifli bir gülümseme vardı.
Anlayacağınız, savcı var, savcı var!
Sıkıyönetim mahkemesinde rastladığım türden savcıların sayısı,
sivil olmaları aldatmasın, çok az değil herhalde…
Ha, şunu da ilave edeyim: Hakim
yüzbaşının tavsiyesine hiç de kulak asmadım, okumaya tam gaz
devam ettim, ediyorum… Bela mı dediniz? Varsın, gelsin…
***
Aklıma tarihten bir sayfa düştü: 16
Mart 1920. Ne olduydu o gün, kısaca özetleyeyim: İngilizler
İstanbul’u örtülü işgal etmekten vazgeçip, açık işgal ettiler.
Karakolları basıp, görevlileri şehit ettiler. Meclisi Mebusan’ı
basıp, gönlü Ankara’dan yana olanları tutukladılar. Yetmedi!
Yazar, gazeteci, sivil ve asker bürokrat, siyasetçi, Darülfünun
Hocası bir çok aydını da tutukladılar veya şerefsiz İstanbul
Hükümetine tutuklattılar. Bu Türkiye’nin aydınlık yüzünü
oluşturan insanların ortak bir özelliği vardı: İngiliz
emperyalizmine yeter diyorlardı, isyan ediyorlardı, Ankara’daki
milli ve onurlu duruşu destekliyorlardı, mandacılığı ve
emperyalizme yalakalığı aşağılıyorlardı. Kısaca, milliyetçi,
haysiyetli bir duruş sergiliyorlardı.
Bu yiğit insanlar İngilizler
tarafından, o tarihlerde İngiliz dominyonu olan, Malta adasına
sürülür ve orada hapsedilirler. Arkasından da yargılanırlar.
Suçlama ise, 1915-16 yıllarında Ermenileri katlettikleri ve bu
işe ortak olduklarıdır. İngilizler, Osmanlı arşivlerini de
didiklerler. Sonunda, ne dostları ABD’den ne de elleri altındaki
Osmanlı arşivlerinden hiçbir ciddi belge bulamazlar ve bu
yurtseverler ileriki yıllarda salınır. Ellerindeki resmi kitap,
ünlü “Mavi Kitap” ise, sömürge mahkemesi tarafından bile çok
ciddiye alınmaz.
Meraklısı, Bilal N. Şimşir’in “Malta
Sürgünleri” kitabını okusun.
Emperyalizm de, bütün mazlum
milletlere örnek teşkil edecek şekilde, tokadı yer ve defolur
gider topraklarımızdan…
***
Evet, bir anı ve bir çağrışımdan
ibaret bu yazım… Varın siz de düşünün neden yazdığımı!