Öyle bir konu ki, sanki ateş topu. Kimi,
elinden fırlatarak atıyor; kimi, kaçıp gizleniyor. Üstelik,
neredeyse Tanzimat’tan bu yana da şöyle veya böyle en çok
tartışılmış, en çok üstüne yazı yazılmış, ahkam kesilmiş konuların
başında geliyor. Cumhuriyet’le birlikte bir dönem yeraltında kin ve
garez dolu olarak yürütülmüş tartışmalar ama unutulmamış,
unutturulmamış. Siyasetin kaşıması ile de, yeraltından dışarıya
doğru sızmış, cerahat açıktan akmaya başlamış. Son beş senede de,
kanser misali, tüm vücudu sarmış.
Bahsettiğimiz konu: Din, daha doğrusu
İslamiyet, din ve toplum, din ve birey, din ve devlet, yani laiklik.
Bunlarla bağlantılı olarak da, demokrasi, cumhuriyet, hukuk devleti,
egemenlik, özgürlük gibi kavramlar da tartışmanın içine giriyor.
Böylesi geniş boyutlu bir tartışma alanı
içine girdiniz mi, sadece ilahiyatçıların değil, tarih, sosyoloji,
hukuk, felsefe, bilimler tarihi vs. disiplinlerin de söyleyeceği çok
şey var.
Son zamanlarda tartışmanın derin ve
keskin bir boyuta ulaşmasının nedeni ne diye sorgulandığında ise,
iktidar ve iktidarın inatla sürdürdüğü çalışmalar, toplumu geren laf
salatası açıklamaları karşımıza çıkıyor.
Ama, daha önemlisi, ABD’nin eski bir
soğuk savaş dönemi stratejisini, Yeşil Kuşak diye ünlenen o meşum
politikayı, yeni şartlara uydurarak kısaca GOP, BOP diye
isimlendirilen ve Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya, Balkanlar’dan
Kafkasya’ya, Orta Asya’dan – açıklamalar dikkatlice takip edilirse
görülecektir ki – Uzak Asya ve Güney Asya’ya kadar oldukça geniş bir
coğrafyada tasarladığı emperyalist politika ve bu politikadan yola
çıkılarak üretilmiş “Ilımlı İslam” anlayışı karşımıza çıkmaktadır.
Türkiye’de iktidar eliyle yapılmak istenen ise, bu ABD
politikalarının ülke şartlarına tatbiki ve devletin kurucu
esaslarının böylesi ideolojik bir zeminde yeniden tanımlanmasına,
hatta yok edilmesine yönelik çabalardan ibarettir.
Zaten sorumlu mevkileri işgal edenlerin
olan biteni gizlemeye yönelik bir gayretleri de yok. BOP’un
eşbaşkanı olduğunu utanmadan, sıkılmadan açıklayanlar, bununla
öğünenler iktidar koltuğunda oturuyorlar. ABD cihetinde ise, yolcu
olan Bush’tan yerine oturmaya aday olanlara kadar herkes bu
politikanın, üslup farkıyla, süreceğini söylüyor. İşin akıl
hocalarının başında gelen, CIA’nin beyin takımından Graham E.
Fuller de, CIA Türkiye ve Ortadoğu Masası eski şefi olmak
hasebiyle, ülkemizden beklenenleri açık sözlülükle ifade etmektedir.
Fuller, kitabında öve öve bitiremediği Fetullah Gülen ve AKP’ye özel
ve çok geniş bir yer ayırmakla kalmıyor, “ılımlı milliyetçilik”,
“ılımlı sol”, “ılımlı ordu” üzerine de yol gösteriyor. Fuller’in
dayanamadığı tek olgu var: Kemalizm. Satır aralarında Kemalizm’e
bile “ılımlı” bir rol çizmiş.
Halkımızın binlerce yıl içinde kuşaktan
kuşağa aktarılarak, süzülerek gelen ne güzel sözleri, deyişleri
vardır: “Söyle bana dostunu, söyleyeyim kim olduğunu!” ABD ve hele
de CIA’nin dostu olan, Türk ulusunun da, yukarıda tanımlanan
coğrafyada yer alan diğer ulusların da dostu olamaz. Irak’ta ABD’nin
dostları, ister Şii, Sünni, Kürt, Türkmen veya başka bir şey olsun,
toplamda Irak halkının dostu değil düşmanıdırlar. ABD ve dostları
bir yana, bir milyonu aşkın öldürülmüş olan Irak’lı öte yana… Benim
kalbim öldürülen, sakat bırakılan, aşağılanan, ırzına geçilen,
soyulan ve cezalandırılan Irak halkı – ve tabii ki Afgan halkı – ile
birlikte çarpmaktadır. ABD’nin dostları ise, layık oldukları şekilde
tükürük hokkası
yerine kullanılabilirler ancak; Irak veya başka ülkelerdeki dostları
da…
Gelelim esas konumuza: Üstünde kıyamet
koparılan İslamiyet nedir? Din ve devlet, din ve birey, din ve
toplum ilişkileri nasıl düzenlenmeli? Dini siyasette, ticarette
kullanmanın önü alınamaz mı? Bu ve benzeri onca soru ve sorunla
ilgili son senelerde inanılmaz bir yayın bolluğu ortaya çıktı.
Sorunların düğüm noktasında da türban/başörtüsü yer alıyor. Sanki,
dinimizin temel ve vazgeçilmez kuralı imiş gibi, döne döne bu konuda
yoğunlaştırıldı tartışmalar.
Ateşi eline almaktan korkmayan bilim
insanlarımız olmasa, bizler de sorunu dini tartışma alanı içerisinde
gerçek boyutlarıyla anlamakta zorlanırdık. Neyse ki, üst üste
yayınlanan çok sayıda kitap, türban dinimizin emridir diye ter ter
tepinen ağızlarda bile üslup değişikliği yarattı. Bu hayasızlar, bu
yalan ustaları, bu demagoglar üsluplarını değiştirseler de,
inatlarından sıyrılacaklarını, İslamiyet’i siyasi ve de ticari
emelleri uğruna kullanmaktan vazgeçeceklerini kimse düşünmesin. Bu
kavga, ABD’nin politikalarına yaslandıkları sürece, daha da
ağırlaşarak devam edecektir.
Her Türk insanının okuması gerektiğini
düşündüğümüz bir dizi kitap içinde, en kritik soruları soran ve
cevabını arayan Cengiz Özakıncı’nın kitapları, hacim olarak
boyutları sıradan okuyucuyu korkutsa da, baş sırada gelmektedir.
Bunlardan özellikle de ikisi muhakkak okunmalıdır: Türkiye’nin
Siyasi İntiharı Yeni-Osmanlı Tuzağı ve oldukça uzun bir alt
başlığı olan İblisin Kıblesi.
Özakıncı, gerek bu kitaplarında gerekse
diğer kitaplarında, tarihi ve siyasi boyutlarıyla olayları ele
almaktadır. Geniş bir perspektiften, bolca malzeme ile kaleme
alınmış kitaplarında Özakıncı, ustaca, gerçek İslamiyet ile
yozlaştırılmış dini birbirinden ayırmakta, İslam uygarlığının
ihtişam dolu geçmişine duyduğu saygıyı elden bırakmadan, özellikle
de sömürgeci ve emperyalist Batının İslamiyet’i bir silah olarak
kullanmaya başlaması ile ilgilenmektedir. Dünü bilmeden, dünü bugüne
bağlamadan, ne bugünün sorunları ile boğuşabilirsiniz, ne de yarını
yükseltebilirsiniz. Hele yüz yıl öncesi ile bugün yaşananlar
arasındaki inanılmaz benzerliği görmek, insanın yüreğini buruyor.
Kişiler değişmiş, ülkelerin oynadığı roller de öyle. İkinci sınıfa
düşmüş de olsa, İngiltere yine de başrolde yerini alıyor. Ama,
gerçek bu, maalesef…
Tartışmalar yoğunlaştıkça, eskiden beri
sürdürülen bir yalan, laiklikle sekülerizmin farklı olduğu,
laikliğin katı bir uygulama getirdiği, sekülerizme doğru kıvrılmamız
gerektiği üzerine laf bolluğu ortalığı kaplayınca, bu laf salatası
bazı kafaları karıştırmaya başladıydı. Evet, laiklik Avrupa’nın her
ülkesinde 15. Yüzyıldan günümüze farklı tarihi yollardan geçerek
gelmişti ve ülkelerde de farklı uygulamalar vardı. Bu farklılığa ABD
de eklenebilir. Bir toplumun başka bir toplumun evrimleşme sürecini
aynıyla takip edemeyeceğini, tarihsel ve toplumsal farklılıkların
olacağını, gelinen noktanın da kendi içinde farklılıklar
taşıyacağını bilim net olarak ortaya koyuyor. Ama laf salatasından
medet umanlar, Türkiye’nin aldığı yoldan kopup karanlık bir dehlize
sürüklenmesini isteyenler bastırdıkça bastırıyorlardı. Malum 2.
cumhuriyetçi, neo-liberal sözde sol “aydınlar” korosu, üstlendikleri
çok özel misyonun ve Soros’tan aldıkları paraların gereği olarak,
kafa karıştırıcı bombardımanı yaygınlaştırmaya devam ettiler.
Bu deklase, soysuz takımına cevap
gecikmedi. Üstelik, cevabı veren kişi hem konusunun uzmanı bir bilim
adamı, hem de 1980 öncesi hayatına kastedilen ama yaşamakta,
üretmekte inat eden, üstelik de siyasi yelpazenin solunda yer alan
bir sevgili hocamız idi: Server Tanilli. Tanilli’nin soysuz,
ABD muhibbi takımına bir tokat gibi inen kitabı:
Din ve Politika, “Laik Barış”ın Dostları
ve Düşmanları
.
Malum takımın ne yüzleri kızarır, ne de
Tanilli hoca ile tartışmaya yürekleri yeter.
Dedik ya: Dönüyor dolaşıyor, işi
türbana, başörtüsüne getirip, ne ahlaksızlık yaparsan yap ama başını
ört fetvası ile, utanmadan bunun bir de kadın için özgürlük sorunu
olduğu patavatsızlığı ile, en hassas noktaya bağlıyorlardı. Aklı
başında ilahiyatçılar, dinimizin temel emri olmadığını, başörtüsü
sorununun daha çok geleneklerle ilgili bir sorun olduğunu söyleseler
de, İslam adına konuştuklarını ilan eden zevat sesini yükselttikçe
yükseltiyordu. Türban, Cumhuriyet ve temelleri ile sürdürülen
kavgadan daha da fazla olarak, adeta, ılımlı İslam ile gerçek İslam
arasında bir savaş alanına dönüşmüştü. Savaşı ılımlı İslam
kazanmalıydı ki, ABD patentli, Kuran ve Peygamberimizle alakası
olmayan bu tür İslam’a halkımız tam bir teslimiyet içine girsin,
zihinler teslim alınsın.
Bu namussuzluğa, densizliğe en şiddetli
itiraz yine bilim dünyasından, ilahiyatçılar cephesinden geldi:
Şahin Filiz, “Bireysel Dindarlık mı Kamusal Dinsellik mi?”
üst başlığı ile, “Başörtüsü”
Söyleminin Dinsel Temelsizliği ve İslam Felsefesi Açısından
Eleştirisi
adlı kitabını yayınladı. Şahin Filiz’in
bu kitabı, konuyu hem Kuran açısından değerlendiriyor, hem de tarih
ve felsefe bağlamında. Açık söylemeliyim ki, bilim adamları bu
netameli konuda yıllardır bildiklerini yüksek sesle konuşma cesareti
gösterememişlerdi. İlk kez, açık ve net bir üslupla, İslamiyet’in
başını ört diye bir talimat ve kuralı olmadığı, Kuran ve Hz.
Muhammed temel alınarak, yalın bir dille ifade ediliyordu.
Şahin Filiz burada durmadı, bazı
makalelerini toplayarak, yeni bir kitap daha yayınladı:
Siyaset-Tarikat Gölgesinde Din ve Kadın.
Filiz’in bu son kitabının ilk bölümü yine türban konusunu işliyor.
Ama, diğer bölümlerde İslam felsefesi ve bu felsefenin temel
sorunları işlenmiş ve son bölümlerde de konunun güncel yanları ele
alınmış. Filiz’in bu kitabı, bana kalırsa, çok daha önemli, can
yakıcı konulara el atıyor ve düşünen her kafanın üzerinde durması
gereken zengin malzeme sunuyor.
Şahin Filiz’in kitapları da, siyasal
İslam’a, ılımlı İslam’a, bizim dinimiz olmayan, yani ABD ve CIA
patentli sözde İslam’a bir reddiye.
Bu süreçte başka bilim insanlarımızın
da, 80 yıldır bu konularda kafa yormuş, yazmış, konuşmuş çokça
insana haksızlık etmemeli, sayısız eserinden bahsetmek mümkün. Biz,
kendilerinden özür dileyerek, daha çok güncel bir çerçevede yazımızı
kaleme aldık ve okuyucumuzun da rahatça ulaşıp, okuyarak
değerlendireceği kitaplarla sınırlı tuttuk.
Ama, şimdilerde yayınlanan bir kitap var
ki, yıllardır kafa yorduğumuz İslamiyet ve laiklik bağlamında
yazılan, söylenenlerin tümünün üstünde bir kubbe gibi yerleşen,
deyimin hakiki anlamıyla “kilit taşı” olan bir kitap: Yaşar Nuri
Öztürk’ün Türkiye’yi
Kemiren İhanet: Allah İle Aldatmak
adlı kitabı.
Öztürk, kitabının ilk sayfasına, önce,
Kuran’dan bir ayet almış: “Aldatan, sizi Allah ile aldatmasın”.
Tüm Müslümanlara, hatta sadece Müslümanlara değil, hangi inançtan
olursa olsun, tüm insanlığa bir uyarı. Tarihi bir parça bilen, bu
uyarının anlam ve önemini çok daha iyi kavrayacaktır: Özellikle de,
Batı tarihinde “Allah ile aldatma”nın kanlı bilançosu bu ayetin
geldiği tarihten yüzyıllarca sonra ortaya çıkmış ve yüzyıllarca da
kan akıtılmıştır. Müslüman dünyasında da, “Allah ile aldatma” az
kullanılmamış, en büyük nifaklar, en akıl almaz kan dökmeler bu
kanaldan kendisine yol bulmuş, az bedeller ödenmemiştir.
Bu insanı saran, sarsan uyarının
ardından, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün iki çarpıcı cümlesi
ile, daha da derinden, sarsılıyorsunuz: “Hak olan Kuran,
haksızlığı kabule vasıta yapıldı”; “Dünyanın yarısını her
zaman ve dünyanın hepsini bir zaman aldatmak mümkündür; fakat bütün
dünyayı her zaman aldatmak mümkün değildir”.
Bu kitaba neden “kilit taşı” dedim ve
kilit taşı nedir? Önce okuyalım: “Kilit taşı: Bir kemer veya
tonozda en üst noktaya konan ve diğer taşları bağlamaya yarayan taş,
anahtar taşı, kenet taşı”.
Yaşar Nuri Öztürk’ün bu kitabı, İslam
adına atılan temellerin, konan taşların, yaratılan büyük felsefenin,
muazzam uygarlığın, yükselen abidenin gerçek kilit taşıdır. Bu kilit
taşını iyi kavrarsanız, bu muhteşem yapıyı hangi moloz ve atıkların
kirlettiğini, hangi duvarların sonradan eklendiğini ve gözünüzü
bağlayan, derinliği, ihtişamı, tarihi ve insanı görmenizi
engelleyenlerin ne olduğunu çok net bir şekilde kavrarsınız.
Adına ne derlerse desinler, ister
“Ilımlı İslam”, ister “Siyasi İslam” veya başka bir şey, İslam adına
yapılan ihanetleri de, emperyalizmin uşağı hoca efendilerin
utanmazlığını da ayan beyan görürsünüz. Dünü bugüne, bugünü yarına
bağlayan yolun nereden geçtiğini kavrar, hiçbir Müslüman’ın, sadece
bizde değil, dünyanın herhangi bir köşesinde yaşayan herhangi bir
Müslüman’ın da, Atatürk’le sorunu olamayacağını anlarsınız.
Okuyun…
Arif Ekim
19
Mayıs 2008
Bakınız: Graham E. Fuller, Yükselen Bölgesel Aktör Yeni Türkiye
Cumhuriyeti, çeviren: Mustafa Acar, Timaş Yayınevi, İstanbul
2008.
Tükürük hokkası da nedir diyecek gençler için açıklayalım:
Eskiden resmi daire vb. yerlerde köşelere insanlar rast gele
yerlere tükürmesinler, rahatça içerisine tükürsünler diye bazı
kaplar konulurdu; çocukluğumuzda hala kısmen devam etmekte olan
bu garip alışkanlık sonraları kaldırıldıydı. İşte ondan
bahsediyorum…
Cengiz Özakıncı, Türkiye’nin Siyasi İntiharı Yeni-Osmanlı
Tuzağı, Osmanlı’dan Günümüze Din Üzerinden Emperyalist Oyunlar,
Otopsi Yayınları, 9. Basım, İstanbul 2007. Cengiz Özakıncı,
İblisin Kıblesi, Soğuk Savaş Dönemi’nden Yeni Dünya Düzeni’ne
1945’ten 28 Şubat’a ve Günümüze Türkiye’de Siyasal İslamcılık ve
Emperyalizm, United States of İrtica, 5. Basım, İstanbul 2007.
Server Tanilli, Din ve Politika, “Laik Barış”ın Dostları ve
Düşmanları, Cumhuriyet Kitapları, İstanbul 2008.
Şahin Filiz, Bireysel Dindarlık mı Kamusal Dinsellik mi,
“Başörtüsü” Söyleminin Dinsel Temelsizliği ve İslam Felsefesi
Açısından Eleştirisi, Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk
Yayınları, 2. Basım, Antalya 2008.
Şahin Filiz, Siyaset-Tarikat Gölgesinde Din ve Kadın, Ayyıldız
Yayınları, Ankara 2008.
Yaşar Nuri Öztürk, Türkiye’yi Kemiren İhanet: Allah İle
Aldatmak, Yeni Boyut Yayınları, 5. Basım, İstanbul 2008.
İlhan Ayverdi, Asırlar Boyu Tarihi Seyri İçinde Misalli Büyük
Türkçe Sözlük, Kubbealtı Neşriyatı, İstanbul 2005, 2. Cilt, s.
1706.