Dileğimiz Türk Düşüncesinin Gelişmesidir

19 Mayıs 2008

Nihal Atsız

“Söylesem tesiri yok; sussam gönül razı değil”

Fuzuli

Özgürlük düşüncesine inanan, bağımsız düşünüp davranabilen, geleceği düşünceleriyle kazıyanlar, bizimle olsun!

Site Meter

Siyaset-Türkiye

 

 


Kilit Taşı: "Allah İle Aldatmak"


-Arif Ekim-


Öyle bir konu ki, sanki ateş topu. Kimi, elinden fırlatarak atıyor; kimi, kaçıp gizleniyor. Üstelik, neredeyse Tanzimat’tan bu yana da şöyle veya böyle en çok tartışılmış, en çok üstüne yazı yazılmış, ahkam kesilmiş konuların başında geliyor. Cumhuriyet’le birlikte bir dönem yeraltında kin ve garez dolu olarak yürütülmüş tartışmalar ama unutulmamış, unutturulmamış. Siyasetin kaşıması ile de, yeraltından dışarıya doğru sızmış, cerahat açıktan akmaya başlamış. Son beş senede de, kanser misali, tüm vücudu sarmış.

 

Bahsettiğimiz konu: Din, daha doğrusu İslamiyet, din ve toplum, din ve birey, din ve devlet, yani laiklik. Bunlarla bağlantılı olarak da, demokrasi, cumhuriyet, hukuk devleti, egemenlik, özgürlük gibi kavramlar da tartışmanın içine giriyor.

 

Böylesi geniş boyutlu bir tartışma alanı içine girdiniz mi, sadece ilahiyatçıların değil, tarih, sosyoloji, hukuk, felsefe, bilimler tarihi vs. disiplinlerin de söyleyeceği çok şey var.

 

Son zamanlarda tartışmanın derin ve keskin bir boyuta ulaşmasının nedeni ne diye sorgulandığında ise, iktidar ve iktidarın inatla sürdürdüğü çalışmalar, toplumu geren laf salatası açıklamaları karşımıza çıkıyor.

 

Ama, daha önemlisi, ABD’nin eski bir soğuk savaş dönemi stratejisini, Yeşil Kuşak diye ünlenen o meşum politikayı, yeni şartlara uydurarak kısaca GOP, BOP diye isimlendirilen ve Kuzey Afrika’dan Ortadoğu’ya, Balkanlar’dan Kafkasya’ya, Orta Asya’dan – açıklamalar dikkatlice takip edilirse görülecektir ki – Uzak Asya ve Güney Asya’ya kadar oldukça geniş bir coğrafyada tasarladığı emperyalist politika ve bu politikadan yola çıkılarak üretilmiş “Ilımlı İslam” anlayışı karşımıza çıkmaktadır. Türkiye’de iktidar eliyle yapılmak istenen ise, bu ABD politikalarının ülke şartlarına tatbiki ve devletin kurucu esaslarının böylesi ideolojik bir zeminde yeniden tanımlanmasına, hatta yok edilmesine yönelik çabalardan ibarettir.

 

Zaten sorumlu mevkileri işgal edenlerin olan biteni gizlemeye yönelik bir gayretleri de yok. BOP’un eşbaşkanı olduğunu utanmadan, sıkılmadan açıklayanlar, bununla öğünenler iktidar koltuğunda oturuyorlar. ABD cihetinde ise, yolcu olan Bush’tan yerine oturmaya aday olanlara kadar herkes bu politikanın, üslup farkıyla, süreceğini söylüyor. İşin akıl hocalarının başında gelen, CIA’nin beyin takımından Graham E. Fuller de, CIA Türkiye ve Ortadoğu Masası eski şefi olmak hasebiyle, ülkemizden beklenenleri açık sözlülükle ifade etmektedir[1]. Fuller, kitabında öve öve bitiremediği Fetullah Gülen ve AKP’ye özel ve çok geniş bir yer ayırmakla kalmıyor, “ılımlı milliyetçilik”, “ılımlı sol”, “ılımlı ordu” üzerine de yol gösteriyor. Fuller’in dayanamadığı tek olgu var: Kemalizm. Satır aralarında Kemalizm’e bile “ılımlı” bir rol çizmiş.

 

Halkımızın binlerce yıl içinde kuşaktan kuşağa aktarılarak, süzülerek gelen ne güzel sözleri, deyişleri vardır: “Söyle bana dostunu, söyleyeyim kim olduğunu!” ABD ve hele de CIA’nin dostu olan, Türk ulusunun da, yukarıda tanımlanan coğrafyada yer alan diğer ulusların da dostu olamaz. Irak’ta ABD’nin dostları, ister Şii, Sünni, Kürt, Türkmen veya başka bir şey olsun, toplamda Irak halkının dostu değil düşmanıdırlar. ABD ve dostları bir yana, bir milyonu aşkın öldürülmüş olan Irak’lı öte yana… Benim kalbim öldürülen, sakat bırakılan, aşağılanan, ırzına geçilen, soyulan ve cezalandırılan Irak halkı – ve tabii ki Afgan halkı – ile birlikte çarpmaktadır. ABD’nin dostları ise, layık oldukları şekilde tükürük hokkası[2] yerine kullanılabilirler ancak; Irak veya başka ülkelerdeki dostları da…  

 

Gelelim esas konumuza: Üstünde kıyamet koparılan İslamiyet nedir? Din ve devlet, din ve birey, din ve toplum ilişkileri nasıl düzenlenmeli? Dini siyasette, ticarette kullanmanın önü alınamaz mı? Bu ve benzeri onca soru ve sorunla ilgili son senelerde inanılmaz bir yayın bolluğu ortaya çıktı. Sorunların düğüm noktasında da türban/başörtüsü yer alıyor. Sanki, dinimizin temel ve vazgeçilmez kuralı imiş gibi, döne döne bu konuda yoğunlaştırıldı tartışmalar.

 

Ateşi eline almaktan korkmayan bilim insanlarımız olmasa, bizler de sorunu dini tartışma alanı içerisinde gerçek boyutlarıyla anlamakta zorlanırdık. Neyse ki, üst üste yayınlanan çok sayıda kitap, türban dinimizin emridir diye ter ter tepinen ağızlarda bile üslup değişikliği yarattı. Bu hayasızlar, bu yalan ustaları, bu demagoglar üsluplarını değiştirseler de, inatlarından sıyrılacaklarını, İslamiyet’i siyasi ve de ticari emelleri uğruna kullanmaktan vazgeçeceklerini kimse düşünmesin. Bu kavga, ABD’nin politikalarına yaslandıkları sürece, daha da ağırlaşarak devam edecektir.

 

Her Türk insanının okuması gerektiğini düşündüğümüz bir dizi kitap içinde, en kritik soruları soran ve cevabını arayan Cengiz Özakıncı’nın kitapları, hacim olarak boyutları sıradan okuyucuyu korkutsa da, baş sırada gelmektedir. Bunlardan özellikle de ikisi muhakkak okunmalıdır: Türkiye’nin Siyasi İntiharı Yeni-Osmanlı Tuzağı ve oldukça uzun bir alt başlığı olan İblisin Kıblesi[3].

 

Özakıncı, gerek bu kitaplarında gerekse diğer kitaplarında, tarihi ve siyasi boyutlarıyla olayları ele almaktadır. Geniş bir perspektiften, bolca malzeme ile kaleme alınmış kitaplarında Özakıncı, ustaca, gerçek İslamiyet ile yozlaştırılmış dini birbirinden ayırmakta, İslam uygarlığının ihtişam dolu geçmişine duyduğu saygıyı elden bırakmadan, özellikle de sömürgeci ve emperyalist Batının İslamiyet’i bir silah olarak kullanmaya başlaması ile ilgilenmektedir. Dünü bilmeden, dünü bugüne bağlamadan, ne bugünün sorunları ile boğuşabilirsiniz, ne de yarını yükseltebilirsiniz. Hele yüz yıl öncesi ile bugün yaşananlar arasındaki inanılmaz benzerliği görmek, insanın yüreğini buruyor. Kişiler değişmiş, ülkelerin oynadığı roller de öyle. İkinci sınıfa düşmüş de olsa, İngiltere yine de başrolde yerini alıyor. Ama, gerçek bu, maalesef…

 

Tartışmalar yoğunlaştıkça, eskiden beri sürdürülen bir yalan, laiklikle sekülerizmin farklı olduğu, laikliğin katı bir uygulama getirdiği, sekülerizme doğru kıvrılmamız gerektiği üzerine laf bolluğu ortalığı kaplayınca, bu laf salatası bazı kafaları karıştırmaya başladıydı. Evet, laiklik Avrupa’nın her ülkesinde 15. Yüzyıldan günümüze farklı tarihi yollardan geçerek gelmişti ve ülkelerde de farklı uygulamalar vardı. Bu farklılığa ABD de eklenebilir. Bir toplumun başka bir toplumun evrimleşme sürecini aynıyla takip edemeyeceğini, tarihsel ve toplumsal farklılıkların olacağını, gelinen noktanın da kendi içinde farklılıklar taşıyacağını bilim net olarak ortaya koyuyor. Ama laf salatasından medet umanlar, Türkiye’nin aldığı yoldan kopup karanlık bir dehlize sürüklenmesini isteyenler bastırdıkça bastırıyorlardı. Malum 2. cumhuriyetçi, neo-liberal sözde sol “aydınlar” korosu, üstlendikleri çok özel misyonun ve Soros’tan aldıkları paraların gereği olarak, kafa karıştırıcı bombardımanı yaygınlaştırmaya devam ettiler.

 

Bu deklase, soysuz takımına cevap gecikmedi. Üstelik, cevabı veren kişi hem konusunun uzmanı bir bilim adamı, hem de 1980 öncesi hayatına kastedilen ama yaşamakta, üretmekte inat eden, üstelik de siyasi yelpazenin solunda yer alan bir sevgili hocamız idi: Server Tanilli. Tanilli’nin soysuz, ABD muhibbi takımına bir tokat gibi inen kitabı: Din ve Politika, “Laik Barış”ın Dostları ve Düşmanları [4]. Malum takımın ne yüzleri kızarır, ne de Tanilli hoca ile tartışmaya yürekleri yeter.

 

Dedik ya: Dönüyor dolaşıyor, işi türbana, başörtüsüne getirip, ne ahlaksızlık yaparsan yap ama başını ört fetvası ile, utanmadan bunun bir de kadın için özgürlük sorunu olduğu patavatsızlığı ile, en hassas noktaya bağlıyorlardı. Aklı başında ilahiyatçılar, dinimizin temel emri olmadığını, başörtüsü sorununun daha çok geleneklerle ilgili bir sorun olduğunu söyleseler de, İslam adına konuştuklarını ilan eden zevat sesini yükselttikçe yükseltiyordu. Türban, Cumhuriyet ve temelleri ile sürdürülen kavgadan daha da fazla olarak, adeta, ılımlı İslam ile gerçek İslam arasında bir savaş alanına dönüşmüştü. Savaşı ılımlı İslam kazanmalıydı ki, ABD patentli, Kuran ve Peygamberimizle alakası olmayan bu tür İslam’a halkımız tam bir teslimiyet içine girsin, zihinler teslim alınsın.

 

Bu namussuzluğa, densizliğe en şiddetli itiraz yine bilim dünyasından, ilahiyatçılar cephesinden geldi: Şahin Filiz, “Bireysel Dindarlık mı Kamusal Dinsellik mi?” üst başlığı ile, “Başörtüsü” Söyleminin Dinsel Temelsizliği ve İslam Felsefesi Açısından Eleştirisi[5] adlı kitabını yayınladı. Şahin Filiz’in bu kitabı, konuyu hem Kuran açısından değerlendiriyor, hem de tarih ve felsefe bağlamında. Açık söylemeliyim ki, bilim adamları bu netameli konuda yıllardır bildiklerini yüksek sesle konuşma cesareti gösterememişlerdi. İlk kez, açık ve net bir üslupla, İslamiyet’in başını ört diye bir talimat ve kuralı olmadığı, Kuran ve Hz. Muhammed temel alınarak, yalın bir dille ifade ediliyordu.

 

Şahin Filiz burada durmadı, bazı makalelerini toplayarak, yeni bir kitap daha yayınladı: Siyaset-Tarikat Gölgesinde Din ve Kadın[6]. Filiz’in bu son kitabının ilk bölümü yine türban konusunu işliyor. Ama, diğer bölümlerde İslam felsefesi ve bu felsefenin temel sorunları işlenmiş ve son bölümlerde de konunun güncel yanları ele alınmış. Filiz’in bu kitabı, bana kalırsa, çok daha önemli, can yakıcı konulara el atıyor ve düşünen her kafanın üzerinde durması gereken zengin malzeme sunuyor.

 

Şahin Filiz’in kitapları da, siyasal İslam’a, ılımlı İslam’a, bizim dinimiz olmayan, yani ABD ve CIA patentli sözde İslam’a bir reddiye.

 

Bu süreçte başka bilim insanlarımızın da, 80 yıldır bu konularda kafa yormuş, yazmış, konuşmuş çokça insana haksızlık etmemeli, sayısız eserinden bahsetmek mümkün. Biz, kendilerinden özür dileyerek, daha çok güncel bir çerçevede yazımızı kaleme aldık ve okuyucumuzun da rahatça ulaşıp, okuyarak değerlendireceği kitaplarla sınırlı tuttuk.

 

Ama, şimdilerde yayınlanan bir kitap var ki, yıllardır kafa yorduğumuz İslamiyet ve laiklik bağlamında yazılan, söylenenlerin tümünün üstünde bir kubbe gibi yerleşen, deyimin hakiki anlamıyla “kilit taşı” olan bir kitap: Yaşar Nuri Öztürk’ün Türkiye’yi Kemiren İhanet: Allah İle Aldatmak[7] adlı kitabı.

 

Öztürk, kitabının ilk sayfasına, önce, Kuran’dan bir ayet almış: “Aldatan, sizi Allah ile aldatmasın”. Tüm Müslümanlara, hatta sadece Müslümanlara değil, hangi inançtan olursa olsun, tüm insanlığa bir uyarı. Tarihi bir parça bilen, bu uyarının anlam ve önemini çok daha iyi kavrayacaktır: Özellikle de, Batı tarihinde “Allah ile aldatma”nın kanlı bilançosu bu ayetin geldiği tarihten yüzyıllarca sonra ortaya çıkmış ve yüzyıllarca da kan akıtılmıştır. Müslüman dünyasında da, “Allah ile aldatma” az kullanılmamış, en büyük nifaklar, en akıl almaz kan dökmeler bu kanaldan kendisine yol bulmuş, az bedeller ödenmemiştir.  

 

Bu insanı saran, sarsan uyarının ardından, Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün iki çarpıcı cümlesi ile, daha da derinden, sarsılıyorsunuz: “Hak olan Kuran, haksızlığı kabule vasıta yapıldı”; “Dünyanın yarısını her zaman ve dünyanın hepsini bir zaman aldatmak mümkündür; fakat bütün dünyayı her zaman aldatmak mümkün değildir”.

 

Bu kitaba neden “kilit taşı” dedim ve kilit taşı nedir? Önce okuyalım: “Kilit taşı: Bir kemer veya tonozda en üst noktaya konan ve diğer taşları bağlamaya yarayan taş, anahtar taşı, kenet taşı”[8].

 

Yaşar Nuri Öztürk’ün bu kitabı, İslam adına atılan temellerin, konan taşların, yaratılan büyük felsefenin, muazzam uygarlığın, yükselen abidenin gerçek kilit taşıdır. Bu kilit taşını iyi kavrarsanız, bu muhteşem yapıyı hangi moloz ve atıkların kirlettiğini, hangi duvarların sonradan eklendiğini ve gözünüzü bağlayan, derinliği, ihtişamı, tarihi ve insanı görmenizi engelleyenlerin ne olduğunu çok net bir şekilde kavrarsınız.

 

Adına ne derlerse desinler, ister “Ilımlı İslam”, ister “Siyasi İslam” veya başka bir şey, İslam adına yapılan ihanetleri de, emperyalizmin uşağı hoca efendilerin utanmazlığını da ayan beyan görürsünüz. Dünü bugüne, bugünü yarına bağlayan yolun nereden geçtiğini kavrar, hiçbir Müslüman’ın, sadece bizde değil, dünyanın herhangi bir köşesinde yaşayan herhangi bir Müslüman’ın da, Atatürk’le sorunu olamayacağını anlarsınız.

 

Okuyun…

 

Arif Ekim

19 Mayıs 2008


[1] Bakınız: Graham E. Fuller, Yükselen Bölgesel Aktör Yeni Türkiye Cumhuriyeti, çeviren: Mustafa Acar, Timaş Yayınevi, İstanbul 2008.

[2] Tükürük hokkası da nedir diyecek gençler için açıklayalım: Eskiden resmi daire vb. yerlerde köşelere insanlar rast gele yerlere tükürmesinler, rahatça içerisine tükürsünler diye bazı kaplar konulurdu; çocukluğumuzda hala kısmen devam etmekte olan bu garip alışkanlık sonraları kaldırıldıydı. İşte ondan bahsediyorum…

[3] Cengiz Özakıncı, Türkiye’nin Siyasi İntiharı Yeni-Osmanlı Tuzağı, Osmanlı’dan Günümüze Din Üzerinden Emperyalist Oyunlar, Otopsi Yayınları, 9. Basım, İstanbul 2007. Cengiz Özakıncı, İblisin Kıblesi, Soğuk Savaş Dönemi’nden Yeni Dünya Düzeni’ne 1945’ten 28 Şubat’a ve Günümüze Türkiye’de Siyasal İslamcılık ve Emperyalizm, United States of İrtica, 5. Basım, İstanbul 2007.

[4] Server Tanilli, Din ve Politika, “Laik Barış”ın Dostları ve Düşmanları, Cumhuriyet Kitapları, İstanbul 2008.

[5] Şahin Filiz, Bireysel Dindarlık mı Kamusal Dinsellik mi, “Başörtüsü” Söyleminin Dinsel Temelsizliği ve İslam Felsefesi Açısından Eleştirisi, Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Yayınları, 2. Basım, Antalya 2008.

[6] Şahin Filiz, Siyaset-Tarikat Gölgesinde Din ve Kadın, Ayyıldız Yayınları, Ankara 2008.

[7] Yaşar Nuri Öztürk, Türkiye’yi Kemiren İhanet: Allah İle Aldatmak, Yeni Boyut Yayınları, 5. Basım, İstanbul 2008.

[8] İlhan Ayverdi, Asırlar Boyu Tarihi Seyri İçinde Misalli Büyük Türkçe Sözlük, Kubbealtı Neşriyatı, İstanbul 2005, 2. Cilt, s. 1706.




Özgürlük -Arif Ekim-


Köleler, kadim Roma’da özgürlükleri için başkaldırdıklarında başarı şansları var mıydı? Olsaydı, sinemaya bile defalarca konu olmazdı Spartaküs. 1789’da Paris’in barikatlarında direnen ve krallığı deviren halkın da gök kubbeyi inleten sedası özgürlüktü. Modern çağın bu inatçı öncüleri bu sefer davalarını kazanacak ve kralı ve kan dökücü taraftarlarını giyotinle cezalandıracaklardı. Paris, daha defalarca özgürlük nidaları ile sarsılmış, barikatlarında on binlerce insan kan banyosu yapmıştır. Hugo’nun Sefilleri de, Voltaire ve diğer aydınlanmacı yazarlar ve eserleri de bu özgürlük arayışının hala merakla okunan zirve isimleridir.



Hersekzade Ahmed Paşa'nın Vakfiyesi -Arif Ekim-


Osmanlı tarihinde sadrazamlık yapmış şahsiyetlerin, hele de İmparatorluğun en görkemli döneminde bu görevi ifa edenlerin, çoğunun vakfiyesi araştırılmış, bulunmuş ve yayınlanmıştır. Vakıf senetleri, sadece vakfeden kişinin ne tür hayır işleri yaptığının öğrenilmesi açısından değil, hangi yerlere ne tür kamu hizmeti götürüldüğü, sosyal doku, ihtiyaçların belirlenmesi ve giderilmesi vb. çokça konunun açığa çıkması açısından da tarihçi için zengin bilgi kaynaklarıdır. Örneğin, kolay yollu bir çok önyargı, vakfiyeler incelendiğinde yıkılabilmektedir. Bu önyargılardan birisi, Anadolu’ya Osmanlı döneminde hiç yatırım yapılmadığı önyargısıdır, ki vakıfları incelediğinizde bu önyargının içinin boş ve hiçbir inandırıcı değeri olmadığını hemen anlarsınız.



Yanlış Betonla Sıvanamaz, Kapatılamaz! -Arif Ekim-


Hersekzade Ahmed Paşa Camii’nin restorasyonu ile ilgili olarak kaleme aldığımız yazı ve açıklamaya Yalova Valiliğinden bir cevap geldiydi. Büyük ölçüde, restorasyonun bürokratik aşamalarını izah eden bu Valilik açıklamasında, yazımızda esas olarak itiraz ettiğimiz beton kolonlar üstüne beton kubbe yerleştirilmesi hususunda tatmin edici hiçbir şey söylenmediği gibi, son satırlarında da bizim açıklamamız “tamamen karalamaya yönelik ve yapılan çalışmaları bilmeden ortaya konan eleştiriler” suçlaması ile göğüslenmeye çalışılmış idi.


 

Arif Ekim


Yazar. Halen Hür Parti Genel Başkan Yardımcılığı görevini yürütmektedir.


 Umumi Siyaset



 


 


 Türkçülük



 


 


 Kitap


The image “http://dukkan.dharma.com.tr/img/books/t/975-333-058-8.jpg” cannot be displayed, because it contains errors.


 


 


 Okumakta Olduğu Kitaplar
  
  
  
  
  
  
  
  
  
  
 Son Bir Yıldır Okuduğu Kitaplar