Aşağıdaki alıntıları dikkatli okumanızı öneririm:
“... bizim bildiğimize göre, müstakil bir memleketin toprakları üzerinde, ister general olsun ister teknisyen, ister üniforma giysin, ister sivil, ister yaya dolaşsın, ister jeep otomobiline binsin, yabancı bir devletin ordusuna mensup birlikler, devamlı vazife ile bulunamazlar. Bizim bildiğimize göre müstakil bir memleketin topraklarından bir karışı bile askeri maksatlarda kullanılmak için, yani üs olarak, sulh zamanında yabancı bir devletin kara, deniz, hava kuvvetlerinin veya teknik personelinin emrine verilemez.
“... Acaba Mustafa Kemal’in memleketinde bu kadar kısa zamanda istiklal anlayışı bu kadar kökten değişmeler mi geçirdi?”
Devam edelim:
“Bu işte hangi menfaatlerin oyunu var? Dünyayı bir ahtapot gibi sarmaya çalışan emperyalist sermayenin kucağına atılmak, milletin alınterini dolara ve sterline satmak isteyenler kim?”
Bir de şuna bakın:
“Nihayet günün birinde yobazlık, kara kuvvet, yeşil sarık, irtica sahiden hortladı. Ama Menemen’de değil, o eline ayağına köstek vurmak istedikleri halkın içinde de değil... Ankara’da ve kendi aralarında.
“... Daha dün Atatürk’ün etrafında ileri düşünceli, laik zihniyetli görünmeye çalışan bu iki yüzlüler, şimdi yeşil sarığı küflü kafalarına geçirip diyorlar ki: Amerika’da da, İngiltere’de de ahlak dine dayanırmış...”
Bakın hele, yazarımız daha neler diyor:
“Biz istiyoruz ki... koltuğuna ısınmış beş on hazır yiyicinin menfaati değil, milletin hayrı düşünülsün...
“Biz istiyoruz ki, şu topraklar ve onun üzerinde yaşayan insanlar, hiçbir yabancı devletin oyuncağı olmasın!”
Ya şu feryada ne diyeceksiniz:
“Bir alçak, on parmağında on kara, kendisi gibi olmayanlara, yani namuslu insanlara saldırıyor.
“Her şeyi kendi çirkef vicdanı gibi satılık sanan hayasız, bu vatanın şu veya bu gavura peşkeş çekilebileceğini iddia ediyor.
“Dün bu memleketi iki şişe biraya Almanlar’a devretmeye hazır olan basılı kağıt bezirganı, şimdi, istiklalinin üstüne titrediğimiz aziz yurdumuza üç bardak viskiye müşteri arıyor.
“Amma, bu topraklar olsun, bu topraklarda alınlarının teriyle yaşayan asil insanlar olsun, hiçbir zaman o çirkefleri kusan, ciğeri beş para etmez kalem orospusu gibi orta malı değildir; ne Moskof’a satılır, ne Amerikalı’ya.
“Bu alçak, Amerika’nın Türkiye’yi ‘himaye’sinden bahsediyor. Müstakil bir devlet için ‘himaye’nin ne demek olduğunu bu millet bilir: Bir zamanlar böyle bir himayeden canını zor kurtarmıştı...
“Atatürk’ün idaresinde koca bir milletin oluk gibi kan dökerek istiklalini kazandırdığı bu toprakları Amerikan bankerlerinin himayesine vermekte bu acele ne böyle?”
Aynı yazarın, son derece dokunaklı ve yazarımızın acıklı sonu bilindiğinde insanın yüreğine işleyen, şu satırlarını da okumakta fayda var:
“Namuslu olmak ne zor şeymiş meğer. Bir gün Almanlar’ın pabucunu yalayan, ertesi gün İngilizler’e takla atan, daha ertesi günü de Amerika’ya kavuk sallayan soysuzlar gibi olmak istemedik. Yalnız ve yalnız bir tek milletin önünde secdeye vardık. O da cefakar milletimizdir.
“Meğer ne büyük günah işlemişiz! Kanunlu, kanunsuz baskılar altında ezile ezile pestile döndük.
“Bugünün itibarlı kişileri gibi, kese doldurmadık, makam peşinde koşmadık, iç ve dış bankalara para yatırmak, han, apartman sahibi olmak, sağdan soldan vurmak ve milleti kasıp kavurmak emellerine kapılmadık. Bütün kavgamızda kendimiz için bir şey istemedik. Yalnız ve yalnız, bu yurdun bütün yükünü omuzlarında taşıyan milyonlarca insanın derdine derman olacak yolları araştırmak istedik. Bu ne affedilmez bir suçmuş meğer! Nerdeyse, yoldan geçerken mide uşakları arkamızdan bağıracaklar: ‘Görüyor musun şu haini! İlle namuslu kalmak istiyor ve ahengimizi bozuyor...’
“Çalmadan, çırpmadan, bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi?
“Namuslu olmak ne zor şeymiş meğer!”
Yüreğinize bir ağırlık oturduğunu, öfke ile burukluk arası bir tepki içine girdiğinizi biliyorum. Yukarıda aktardığım satırlar ne zaman yazılmış, kim yazmış, neden yazılmış, bunlara değinmeden önce, yazarımızın iki ayrı şiirinden birer dörtlük daha aktarmak isterim:
“Bir gün kadrim bilinirse,
İsmim ağza alınırsa,
Yerim soran bulunursa:
Benim meskenim dağlardır.”
“Göklerde kartal gibiydim,
Kanatlarımdan vuruldum;
Mor çiçekli dal gibiydim,
Bahar vaktinde kırıldım.”
Aktardığım metinlerin (şiirler hariç), yayınlandığı dergiler üst üste kapatılmış, yazarları mahkemeye verilmiş, hapse atılmış, sürülmüş. O kadar ileriye gidilmiş ki, yayıncısı bile bir keresinde, “Muharrirleri polis nezaretine alınmadığı ve hapse girmediği zamanlarda çıkar” diye not düşmüş.
Sormak isterim: Okuduğunuz satırların altına, bu dönemde, imzasını atmayacak kişi var mı? Olmaz mı, var tabii ki, ama açık söylemek gerekirse, bu ülkede yaşayan insanların ezici çoğunluğu, kökeni ne olursa olsun, ister Türk, ister Kürt, ister Alevi, ister Sünni veya dinsiz, ister işçi, ister işveren, ister köylü, ister memur, her ne olursa olsun, hangi siyasi partiye kendisini yakın bulursa bulsun, bu satırların altına gönül rahatlığı ile imzasını koyacaktır. Neden “bu dönemde” dediğimin ve bir de altını çizdiğimin açıklamasını siz yapın.
Mandacılık merakı, bu ülkede yeni bir olgu değildir. Adına ne derlerse desinler, moda deyişle isterseniz “küreselleşme” deyin, himaye ve manda isteyen aşağılık insanlar bu topraklarda hep yeşermiştir ve hala da yeşermeye devam etmektedir. Günümüz mandacıları ise, soldan sağa, İslamcısından ayrılıkçısına ve neo-liberaline kadar bir cephede toplanmış ve ortak hareket ederek huruç halinde bulunuyorlar. Çıkardıkları gürültüye aldanmayın, hele de sahip oldukları dolar ve avro hesaplarına bakmayın, bunlar ve etkiledikleri insanlar, neresinden toplarsanız toplayın, küçük bir azınlığı oluşturmaktadırlar.
İşin kendileri de farkında olmalılar ki, şer ittifakının teorisyeni ve ideologu olan bir zat, ismi lazım değil, olağanüstü güvenlik tedbirleri altında beş yıldızlı bir otel salonunda düzenledikleri toplantıda, “ellerindeki bilimsel modellerle bu halkı anlamakta sıkıntıları olduğunu ve yetersiz kaldıklarını” açıklamak zorunda da kalabiliyor.
Kürtçü, İslamcı, numaracı cumhuriyetçi, neo-liberal, AB’ci, Amerikancı şer ittifakını bir kenara koyup, sadede gelelim.
Aktardığım yazıları kaleme alan, Sabahattin Ali’dir. Yıl: 1946-1947. Attila İlhan’ın, çok haklı ve yerinde bir tespiti ile, ’40 Karanlığı diye adlandırdığı dönem... Milli Şef İsmet İnönü’nün Cumhurbaşkanı olduğu, bütün iplerin elinde toplandığı, ama hızla da elinden kaçıracağı tek parti dönemi...
Atatürk’ün iç ve dış politikada çizdiği yoldan ayrılmaya başlandığı, Türkiye’nin rayından çıktığı bir dönem... Siyasal yelpazede “sol” ve “milliyetçi” ayrışmasının yaşandığı, milli değerlere ve bağımsızlığa sahip çıkan yurtseverlerin, hele de yukarıda aktardığım türden yazılar kaleme alanların, acımasızca ezildiği, yok edildiği, ufalandığı bir dönem...
Sonraları, çok daha kanlı kardeş kavgalarının yaşanacağı suni iç çatışmaların tohumlarının atıldığı bir dönem... Aydınlarını öldüren, zıvanadan çıkmış, tahammülü kalmamış bir ülkeye dönüşün ilk kanlı tertiplerini Sabahattin Ali’nin hala karanlıkta kalan vahşi katledilişi ile başlatmış bulunan bir dönem...
Ülke kaderinin yabancılara, ABD’ne teslim edildiği; birbiri ile iç içe geçmiş iki büyük hareketin, Köy Enstitüleri ile çiftçiyi topraklandırmaya yönelik ve her ikisi de kırsal kesimdeki insanımızı yüzlerce yılın karanlığından kurtarıp, milletin onurlu yurttaşı haline getirecek, ikisi de Atatürk’ün sağlığında daha amaç olarak ülkenin gündemine yerleştirilmiş olan büyük toplumsal reformların, bizzat Büyük Önder’in yakın arkadaşı İsmet Paşa tarafından rafa kaldırıldığı bir garip, bir acayip dönem...
Ülkenin rayından çıktığı bu dönemi ve Sabahattin Ali’nin başına gelenleri merak ettiyseniz eğer, size iki önemli kitap tavsiye edeceğim, mürekkebi kurumamış iki kitap:
Prof. Dr. Çetin Yetkin tarafından kaleme alınmış, “Karşıdevrim, 1945-1950” adlı oldukça hacimli kitap (Yeniden Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Yayınları, 4. basım, 2006). Kitabın adı fazlaca iddialı, ama içeriği zengin ve önemli.
Hıfzı Topuz’un “Başın Öne Eğilmesin, Sabahattin Ali’nin Romanı” adlı kitabı (Remzi Kitabevi, 2006 İstanbul). Roman tadında, ama tamamen gerçeklere dayanan bir yaşam öyküsü, gerçeklere ve 40’ların acımasız, utanç dolu ortamına.
Bu dönem, yani ’40 Karanlığı, üzerinde çokça araştırma yapılması gereken, yaşadığımız günlerin bütün meselelerini bağrında yeşertmiş, yeniden geri bıraktırılışımızın, yarı-sömürge haline getirilişimizin, irtica yani geriye gidişin, Cumhuriyetin tüm değerlerinin sulandırılıp tartışmaya açılmasının, ülke ve Atatürk’ün tanımladığı anlamında millet bütünlüğünün parçalanmasına yönelik gayretlerin azgınlaşmasının, yeni Sevr dayatmalarının gündeme gelmesinin başlangıç tarihini oluşturmaktadır.
Beğenilsin, beğenilmesin, Sabahattin Ali gibi yurtsever, sol ve de milliyetçi bir aydının işkence edilerek katledilmesinin bu döneme denk gelmesi boşuna değildir. Bu cinayetin, hükümetler değişse de, 1948’den bugüne kadar aydınlığa kavuşturulamamış olması da, döneme ’40 Karanlığı denmesi de boşuna değildir...
Önemli soru şu: İsmet Paşa gibi, canını ülkesi için korkmadan feda etme kararlılığı göstermiş, Kurtuluş Savaşı sürecinin önemli komutanlarından, Lozan görüşmelerinin destanlaşan kişiliği, Atatürk’ün adeta sağ kolu olmuş, ateşi ve ihaneti görmüş, feleğin çemberinden geçmiş bir insan, nasıl oluyor da ülkesi için felaket sonuçlar getirecek ve kendisinin de 1963 Johnson mektubunda olduğu gibi başını ağrıtacak olan bu gelişmelere neden olmuş, yol vermiştir?
Kendinizi Milli Şef ilan edebilirsiniz, ama, Atatürk olamazsınız!
Olunabilseydi eğer, 1939’da, yeni bir dünya savaşının handiyse patlamak üzere olduğu o dönemde, İngiltere ve Fransa ile ikili askeri anlaşmalar yapılmazdı. Olunabilseydi eğer, savaş paylayınca, tam tornistan edip, Almanya ile iyi ilişkiler içine girilmez, Almanya’ya savaş sanayiinde son derecede önemi olan krom satılmazdı. Olunabilseydi eğer, 1936 Boğazlar Anlaşması ile Türkiye’ye verilmiş hükümranlık hakları korunur, savaş şartlarının hassasiyetleri dikkate de alınarak, Alman savaş gemi ve denizaltlılarının Boğazlardan geçmesine izin verilmezdi. Olunabilseydi eğer, savaşın kaderi ortaya çıkınca yeniden tornistan yapıp bu defa ABD’ne yanaşılmazdı. Olunabilseydi eğer, ülke içinde önce Almanya, sonra da ABD lehinde propaganda yapılmasına katiyen izin verilmezdi.
Olunabilseydi eğer, Atatürk’ün son yılarında yaptığı uyarılar dikkate alınır, Sovyet Rusya ile ilişkilerde araya konan mesafe korunur ama onların hasmane bir tutum içine girmemesi için de, ihtiyatlı hareket edilirdi.
Olunabilseydi eğer, 1947 yılında ABD ile, tek taraflı işleyecek, Türkiye’yi bir nevi peyk ülke konumuna sokacak olan, daha sonraki yıllarda da, örneğin Kıbrıs olaylarında, ülkemize ağır bedeller ödetecek anlaşmanın altına imza atılmazdı. Yardım alacağız diyerek, ABD’ne sırnaşılmaz, ülkenin Atatürk dönemi oluşturulmuş ekonomik kalkınma programından bir çırpıda vazgeçilmezdi.
Olunabilseydi eğer, kısa sürede, dışarıda ve içeride, ülke yönetilemez hale getirilmezdi. Olunabilseydi eğer, toplumsal şartlar olgunlaşmamış iken, sırf dış politikada rahatlayabilmek, nefes alabilmek için, alelacele çok partili sisteme geçmeye kalkışıp, 1946 seçimlerindeki gibi bir kukla oyunu sergilenmezdi.
Olunabilseydi eğer, Sabahattin Ali öldürülmez veya bu katliamı gerçekleştirenler, kim olursa olsunlar ve hangi Hükümet gücüne dayanırlarsa dayansınlar, anında hak ettikleri cezayı çeker, arkalarındaki Hükümet gücü de tasfiye edilirdi.
Olunabilseydi eğer, Atatürk’ün sağlığında çok önem verdiği, Cumhuriyetçilerle milliyetçilerin birliği arasına nifak sokulmaz, kardeş katliamına giden süreç başlatılmış olmazdı.
Ne demişti Gazi Mustafa Kemal, bir daha hatırlayalım: “Milletlerin tarihinde bazı devirler vardır ki, bu devirlerde muayyen maksatlara erişebilmek için maddi ve manevi ne kadar kuvvet varsa hepsini bir araya toplamak ve ayni istikamete sevk etmek icap eder; yakın senelerde milletimiz böyle bir toplanma ve birleşme hareketinin verdiği mühim neticeleri idrak etmiştir. Memleketin ve inkılabın içeriden ve dışarıdan gelebilecek tehditlere karşı masuniyeti için, bütün milliyetçi ve Cumhuriyetçi kuvvetlerin bir yerde toplanması lazımdır. Aynı cinsten olan kuvvetler, müşterek gaye yolunda birleşmelidirler.”
Sorunlarımızın kaynağı, Mustafa Kemal’in hem iç hem de dış politikada koyduğu kurallardan, O’nun çizdiği yoldan uzaklaşılması ile başlamışsa, çıkış yolu da yine O’nun temel aldığı değerlere sıkı sıkıya sahip çıkılarak bulunacaktır. ’40 Karanlığı, 2006’da zifir karanlığa dönüştüyse, fecr-i kazib belirdiyse eğer, bilin ki, ardından gün ışıyacak, güneş yükselecektir.
Üzerinden 60 ya da 70 yıl geçmiş olması, ne tarihsel, ne de reel olarak hiçbir şeyi değiştirmiyor...
Tarih, ne yaparsanız yapın, kurtulmanız mümkün olmayan, belirleyici, yalnız bugününüzü değil yarınınızı da tayin eden hükümranlığını sürdürmeye devam etmektedir...
Tarih, ayağınıza dolanmaktadır...
Arif Ekim
6 Ocak 2007