Yüzyılın felaketi olarak adlandırılmıştı. Resmi rakamlarla 19.000 ölü, 50.000 yaralı verilmişti. Bolu’dan İstanbul’a kadar ülkenin can damarı olan, nüfus yoğunluğunun en fazla olduğu bir bölgeyi vurmuştu felaket. Binlerce bina ya enkaza dönüşmüş, ya da kullanılamayacak denli hasar almıştı.
17 Ağustos 1999 depreminden bahsediyoruz. Hemen ardından da, 12 Kasım 1999 tarihinde, Düzce depremi meydana geldi. Orada da, 900 ölü ve 4.000 civarı yaralı ile, inanılması zor manzaralar ortaya çıktı.
1999 depremleri, bir çok alanda ülkenin deprem konusundaki aymazlıklarını ortaya çıkartmıştır. Bunlara girmeyeceğiz. Ama, sağlık alanında da eksiklerimizin çok fazla olduğunu ortaya çıkardı ki, işte bu mesele, bir yönüyle, yazımızın ana konusunu oluşturacaktır.
Sağlık alanında ortaya çıkan sorun, etki alanı bu kadar geniş olan bir depremde 50.000 yaralı verdiğinizde karşılaşılacak sıkıntıları anında giderebilecek bir organizasyonun ne kadar güç olduğunu mu ortaya koydu? Hayır. Deprem bölgesindeki hastanelerin kullanılamaz duruma gelmesi esas sıkıntıyı yarattı. Bolu, Düzce, Adapazarı, İzmit, Gölcük ve Yalova’daki hastanelerin büyük çoğunluğunun depremde hasar alması ve kullanılamaması, ciddi sorun yarattı. Bu sıkıntı ise, daha gün ağardığında bilhassa kurulan hava köprüsü ile, yaralıları İstanbul ve Bursa’daki hastanelere nakil ederek giderilmeye çalışıldı. Yine, bu deprem bölgesine komşu olan illerin hastaneleri sabahın ilk ışıklarından itibaren sadece deprem bölgesinden gelen yaralılara kucak açarak, adeta bir seferberlik görünümü ile, önemli bir görev yerine getirdiler. 17 Ağustos akşamı gün batarken Yalova’da bir tek yaralı kalmamış olması, kurulan hava köprüsünün ve başta Bursa olmak üzere komşu illerde yaralıların hemen tedavi altına alınmış olmasının ne kadar hayati bir soruna çözüm oluşturduğunu unutmamız mümkün değildir.
Anında gerçekleştirilen bu organizasyon, yine de, afetin etkili olduğu yerlerde hastanelerin hasarlı olması nedeniyle kullanılamamasının ayıbını, eksikliğini gidermiş midir? Sanmıyorum. Ama, yaşanılanlar bir şeyi net olarak gösterdi: Hastanelerimiz her türlü afete karşı hizmet vermeyi aksatmayacak mükemmellikte olmak zorunda. Hatta, afet beklenen bölgelerde ek önlemler de alınmak zorunda. Bu ek önlemler, sadece binaların deprem karşısında sağlam, hizmeti aksatmayacak olmasından ibaret de değildir. Hastanelerin, kadro, teçhizat ve tüm ekipmanları ile, yeterli görülmüyor ise, olası afet sonrası ihtiyaçlar için ilave olanaklar da yaratılarak konu düşünülmelidir.
Sağlık personelinin de, bilhassa deprem gibi afetler sonrasında ne yapılması gerektiği konusunda, eğitilmesinin ne kadar önemli olduğu da ortaya çıktı. İsim vermeyeceğim, bazı hastanelerde gerek diyaliz ünitesi olmadığı ve gerekse diyalizin depremde yaralı olarak enkazların altından çıkarılan insanlarda hayati fonksiyonların sürdürülebilmesi için önemi bilinmediğinden, ciddi sıkıntılar yaşandığını ve organ kayıpları ile karşılaşıldığını gördük, tespit ettik.
Bu nedenlerle, Yalova SSK Bölge Hastanesi, depremde inşaatı temel aşamasındayken, prefabrik hastane de ilave edilerek, deprem sonrasında yeniden elden geçirilmiş ve yeni bir afeti karşılayacak tedbirler alınmıştı. Tuhaf olan, uyarmamıza rağmen, 3 Kasım 2002 seçimlerinden sonra, prefabrik ünite tasfiye edilmiş, hastanedeki alet edevat ihtiyaç fazlası denilerek, 11 hastaneye kamyonlarla gönderilmiş ve hastanenin personeli de dağıtılmıştır. Devlette devamlılık esastır denir, ama gördük ki sağlıkta devamlılık da, ayak seslerini duyduğumuz yaklaşan depreme karşı önlem almak da iktidar çevrelerince önemsenmiyor.
Sağlık alanında, 1999 depremlerinden hemen sonra, Tıp Fakülteleri de dahil, bir eksiklik de kendisini gösterdi: Afet nedeniyle travma sadece bedensel olarak değil, ruhsal olarak da yaşanmaktaydı ve bu konuda ortada tam anlamıyla bir boşluk vardı, bilgisizlik ve ilgisizlik havası hakimdi. Fiziki yaralar, öyle veya böyle, sarıldı ama ruhsal travma konusunda ortaya çıkan muazzam ihtiyaç giderilemedi. Fakülte ve eğitim hastanelerinin bünyesinde bile, bildiğim kadarı ile sadece ikisinde, ancak depremden sonra ilgili ünitelerin kurulması yoluna gidilebildi.
1999 depremleri sonrasında, 4 milyon insanın ruhsal travma geçirdiğini bölgede çalışma yapan üniversitelerimiz ve yabancı uzmanlar bizzat tespit etmiş ve duyurmuşlardı. Tablo çok vahimdi. Bu vahim tablo nasıl düzeltilecekti?
İşte tam bu noktada Uluslararası Kızılhaç ve Kızılay Dernekleri Federasyonu, Japon Kızılhaç’ının önerisi üzerine, elini uzattı, Dışişleri Bakanlığı aracılığı ile hibe yatırım talebinde bulundu. Benzerleri gelişmiş hatta bazı azgelişmiş ülkelerde dahi olan bir ruhsal rehabilitasyon merkezi inşası için yardım teklifinde bulunuldu. Şartlar ortaya konuldu, müzakereler yapıldı ve sonunda da bir mutabakata varıldı.
O dönemde Yaşar OKUYAN’ın Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı olması, konuya duyarlılık göstermesi ve işe el atması sonucu, işletmesini SSK’nın gerçekleştireceği, Türk Kızılay’ının da taraf olduğu anlaşma ortaya çıktı. 3 Ağustos 2001 tarihinde de bizzat OKUYAN’ın Bakanlık makamında tarafların katılımı ile, basının önünde düzenlenen bir törenle resmi protokol imzalandı.
Bu süre zarfında da, böylesi bir tesis için yer arandı, önerilen yerler elendi ve sonunda da Termal ilçemizdeki alan üzerinde karar kılındı ve işlemleri hızla tamamlanarak 20 bin metrekare tutarındaki arsanın devir işleri de tamamlandı. Projenin yapımı, ki üniversitelerimizden birisi bu konuda yardımcı olmuştur, ve ihale işlemleri de tamamlanarak, 26 Temmuz 2002 günü de temel atma töreni gerçekleştirildi.
Taraflar arasında düzenlenmiş protokole göre, 2003 Ocak sonunda inşaat, çevre düzeni ile birlikte, tamamlanmış olacak; Mayıs 2003’te de teknik donanım tamamlanarak hastanenin açılışı ve hizmete girişi sağlanacaktı. İnşaat sırasında önceden hesaplanmamış teknik bazı sıkıntılar ortaya çıktığı için, binanın teslimatı Haziran 2003’te mümkün olabilmiştir, yani 5 aylık bir gecikme yaşanmıştır.
Yatırımın maliyeti, arsa hariç, tamamı hibe olmak üzere, 5 milyon doları bulmuştur.
Ülkemizde ilk ve müstakil tek kuruluş olacak olan Yalova Ruh Sağlığı ve Rehabilitasyon Merkezi’nin hangi amaca hizmet edeceği, işletilme şartları, tarafların üstlenecekleri roller, 10 sayfalık protokol metninde açık olarak belirlenmiştir.
3 Ağustos 2001 günü imzalanan protokol metnini protokole taraf olan kurumlar adına imzalayanlar ise, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Yaşar OKUYAN, SSK Başkanlığı Sağlık İşleri Genel Müdürü Prof. Dr. Demir ÖZBAŞAR, Türkiye Kızılay Derneği Genel Başkanı Dr. Ertan GÖNEN, Uluslararası Kızılhaç-Kızılay Dernekleri Federasyonu Türkiye Delegasyon Başkanı Carl NAUCLER’dir.
Protokolde amacın ne olduğu çok açık ifade edilmiştir: “Amaç; Deprem bölgesinde Ruh Sağlığına ilişkin yeterli hizmet sunan sağlık kuruluşu bulunmaması nedeniyle ÇSGB/SSK Başkanlığına bağlı Ruh Sağlığı Tedavi ve Rehabilitasyon merkezi kurarak bölgedeki topluma hizmet sunmak ve Kızılay tarafından işletilmekte olan toplum merkezlerine, referans merkezi olarak destek vermektir.”
Merkezin çalışma alanı ile ilgili olarak da protokolde şu ifadeler yer almaktadır: “Teklif edilen bu Merkez yaklaşık olarak bölgedeki toplam 15.000.000 kadar nüfusa ve yıllık 50.500 kadar hastaya hizmet verecektir. (Poliklinik Hizmeti: 40.000 hasta, Gündüz bakım tedavi ve rehabilitasyon: 5.500 hasta, yataklı hizmet: 5.000 hasta)... Doğal afetler ve savaş gibi acil durumlarda her iki taraf da, ihtiyacı olanlara herhangi bir sosyal güvence kapsamında olup olmadıklarına bakılmaksızın işbirliği içinde sağlık hizmetleri sunacaktır.”
Merkezin kapsamı ile ilgili olarak da protokol metninde; “Kapsam; Deprem bölgesine öncelik vermek suretiyle afet hallerinde ülke çapında halktan, kuruluşlar ve derneklerden gelen tedavi ve rehabilitasyon hizmet taleplerinin amacına uygun olarak karşılanması. Merkez, deprem riski yüksek ve nüfusun yoğun olduğu bölgede bulunması ve İstanbul’a çok yakın olması nedeniyle, gelecekte meydana gelebilecek olası depremlerde bölgede tedavi amaçlı bir merkez olarak kullanılacaktır” denmektedir.
Ortak Hükümler kısmında ise, Merkez’in SSK, Bağ-Kur, Emekli Sandığı mensubu veya Yeşil Kart sahibi olsun veya olmasın, herkese hizmet edeceği bir kez daha belirtilmektedir. Merkez, afetler haricinde, iş kazası, trafik kazası vb. nedenlerle psikolojik travma yaşayan insanlara da hizmet verecektir.
Bina, gerekli bütün üniteleriyle birlikte dört bloktan oluşmuştur. Hasta Bakım Üniteleri ise, yataklı tedavinin sürdürüleceği 50 yataklı Erişkin Hasta Bakım Ünitesi, Çocuk ve Ergen Hasta Bakım Ünitelerinden oluşmaktadır.
Üniversitelerimizin Psikiyatri bölümlerinden destek alınarak çizilmiş projede, hizmetin mükemmel verilebilmesi için gerekli her ayrıntı düşünülmüştür.
Bugün hala 1999 depremlerinin yaşandığı bölgede, Yalova da dahil, on binlerce insanımız “travma sonrası uyku düzensizliği, gece kabusları, halusinasyon ve depresif bozukluklar gibi belirtiler” gösteren rahatsızlıklardan şikayetçi değil mi? Kimilerinde bu tür rahatsızlıklar, belirli kısa ve uzun süreler içinde tekrar tekrar ortaya çıkmıyor mu? Sağlık teşkilatımız mevcut haliyle bu ruhsal rahatsızlıklarla doğru dürüst mücadele edebiliyor mu?
Peki, o zaman, 2003 Haziranında inşaatı tamamlanmış bu tesis neden hala açılmıyor? Ruhsal rahatsızlıkların giderilmesi, sağlıklı bir topluma afet bölgesinde bir an önce ulaşılabilmesi için önemli bir koşulsa, bu tesisin hizmete açılmamasının nedeni nedir? İnsanlarımızın “cinci hoca”ların önünde kuyruğa girip akıl sağlıklarını iyice yitirmeleri mi arzulanıyor? Bu vurdumduymazlığın anlamı ne? Sağlık hizmeti, fiziksel ve ruhsal olarak, halkımız için lüks mü görülüyor?
Bazıları, satır aralarında, bu tesisin hem ülke hem de Yalova için “lüks” olduğunu ima eden laflar da söylediler. Bu herifler, SSK Bölge Hastanesi için de benzer imalarda bulunmuştu. Açık olarak ifade edelim: Sağlıkla ilgili yatırımları, bedensel veya ruhsal, “lüks” sayanlar, Türkiye ve Yalova için kendileri “lüks”türler; yani, lüzumsuz ve halk düşmanıdırlar. Biline...
Bu tesis çok doğal olarak, ruh sağlığı konusunda uzman bir eğitim hastanesinin kontrolünde işletilecektir. Zaten SSK da Erenköy’deki ilgili eğitim hastanesine sorumluluğu vermişti. Böylelikle, uzman ve ihtisas sahibi kurum tarafından araştırma, gözlem, bilimsel çalışma yapma ve dünyada alanında yapılacak çalışmaları takip ile, burada yapılan çalışmaları da dünyaya taşıma görevi yerine getirilmiş olacaktır.
Son günlerde Sayın Yalova Valisi ve Belediye Başkanı, bir Tıp Fakültemizin Dekanını çağırıp bu tesisi gezdirip ve işletilmesi yönünde yardım isteyip kamuoyuna da bazı açıklamalarda bulundular. Ne Sayın Vali, ne de Sayın Belediye Başkanı bu işin sahibi ve herhangi bir şekilde sorumlusu değildirler; üstelik, yukarıda ana hatlarını sunduğum resmi protokolden de habersizler veya bu protokol onlar için bir mana ifade etmiyor. Beyler, bu tesisi valilik lojmanı ya da Yabeltaş denen BİT’in herhangi bir tesisi falan sanmışlar anlaşılan!
SSK, AKP iktidarının çıkardığı bir kanunla sağlık tesislerinin tümünü, inşaatı sürenler de dahil, Sağlık Bakanlığına devrettiğine göre, Sağlık Bakanlığı imzalanan protokolü de üstlenmek ve bu tesisi bir an önce hizmete açmak zorundadır. Sağlık Bakanlığının ayak sürümesi için hiçbir neden yoktur ve elinde de benzer bir tesis bulunmamaktadır. Gerekli yazışma ve protokol devri ile ilgili prosedür ise, kimse kıvırmasın, bir haftalık bir iştir. Önemli olan, böylesi bir tesisin ihtiyaç olduğu ve önemli bir boşluğu dolduracağı konusunda siyasi iradede bir heves, bir istek var mı, yok mu?
Duyduğumuz kadarı ile, Uluslararası Kızılhaç-Kızılay Dernekleri Federasyonu resmen söz konusu ettiğimiz tesisin neden hizmete açılmadığı ve protokolün gereklerinin niçin yerine getirilmediğini ilgili bakanlıklardan sormuş, kelimenin tam anlamıyla bir “nota” vermiştir.
Yani, iş uluslararası bir skandal boyutuna gelmiş, dayanmıştır. Yerel yöneticilerimizin lüzumsuz ve fütursuz gayretleri ise, skandalın üstüne “tüy dikmek”ten öteye bir anlam ifade etmemektedir. Ayrıca, insanın aklına şöyle bir soru da takılmıyor değil: Bu gayretkeşliğin ardında, Yaşar OKUYAN’ın her yaptığını bozma hesabı mı var?
Sorunun çözüm mercii Ankara’da, siyasi otoritededir. Bugüne kadar tesisin açılmamasının ayıbı da, Ankara’daki siyasi otoritenin sırtındadır. Bu ayıp, bir yandan hala afet nedeniyle tıbbi destek bekleyen halkımıza karşı, öte yandan da şartlı hibe ile tesisin yatırım maliyetini karşılayan uluslararası bir kuruluşa karşı işlenmiştir.
Buyurun beyler: Ayıbınızı bir an önce telafi edin!
Arif Ekim
28 Kasım 2006