Siyaset | | Umumi | | Dünya | | Türkiye | | Kuram | | Türkiye Tepesi | Siyasi Partiler | | | | | | | | | | | | |  |
"Ortodokslara sorarsanız, Rusya'nın geleceğini komünist baskısının ana kiliseden koparttığı milyonların geri dönüşleri belirleyecektir."
Dünya Nöbeti,
Alev Alatlı
| Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri 
| | | Güven
Francis Fukuyama | | |  | Ekim 1910, Yusuf Akçura ----------------------- "...Avrupa sermayedarlığının geceli gündüzlü çalıştırdığı iki kölesinden birisi Garb`ın amelesi ise, diğeri de Şark`ın bütün ehalisidir..." ----------------------- Sırat-ı Mustakim Dergisi | |
|
Türkiye'den
Ufkun Ötesine Bakmak -Bir Deneme-
-Galip Türkmen-
Türkiye kendisi ile boğuşmaktan vazgeçip toparlandığı
takdirde yeniden küresel bir güç olmanın bütün imkanlarına sahiptir.
Ancak, küresel anlamda bir güç olmak ne kadar isabetli olacaktır? Ben
şahsen bütün dünya ile barış içinde ilgilenmek gerektiğine inanıyorum.
Tanımı gereği hegoman olması gereken “küresel güç” Türkiye için ne kadar
istenilebilecek bir şey buna emin değilim. Her geçen gün dünyanın
merkezi haline gelen bir bölgede “bölgesel güç” olarak ayakta kalmak
büyük başarı olacaktır. Adriyatik’ten Kıtay’a (Çin’e) bu gücün barış
içinde, insan hakları ve adalet temelli olarak derinleştirilmesi
önümüzdeki yüzyılın başlıca konusu olmalıdır.
|
Astro-Ekonomi
-Ege Cansen-
Finansal
krizi aşmak için alınan veya alınacağı söylenen önlemlerin hepsi
sanaldır. Mesela AB ülkelerinin hepsinin bütçesi açıktır. (Ayrıca bütçe
açığı mutlaka kötü bir şey değildir.) Yani halk değimi ile bu
devletlerin kesesi boştur. Hiç boş kesenin ağzı açılınca, içinden 2.5
trilyon dolar çıkar mı? Bundan daha "okus pokus" yani sanal bir
şey olur mu? Bütün finansal kararların reel ekonomi üzerinde iki reel
etkisi vardır. Birincisi, milli gelirin artması veya azalması, ikincisi
ise milli gelirin bölüşümüdür. Alınan önlemleri bu kıstaslardan
değerlendirmek gerekir. Toksik kağıt veya kesenin ağzı açıldı láflarına
takılıp kalmayın.
|
Ekonomi
Bilimi, Ekonominin Bilinmezliği
-Ege Cansen-
Kapitalizm
kelimesi, yaklaşık 150 yıl kadar önce filozof Karl Marx
(18.18.1883) tarafından uydurulmuştur. Aslında iktisadi hayatın kendisi
olan kapitalizm veya "serbest pazar sistemi" insanlık kadar
eskidir. Marx'tan yüz yıl kadar önce yaşamış Adam Smith
(17.23.1776), "Ahlak Felsefesi" profesörüydü. Onun zamanında
"iktisat" (economics) bilim dalı yoktu. Hatta İngilizcede "economy"
kelimesinin sonuna "s" konup bir bilim adına benzesin diye "economics"
kelimesi bile türetilmemişti. Ama Adam Smith, hayatın içindeki
iktisadi faaliyeti gözlemleyerek çok önemli nedensellik ilişkileri
tespit etmiş ve adı kısaca "Milletlerin Zenginliği" olan dev
eserini yazmıştır. Bu yüzden kendisine "Kapitalizmin Kurucusu"
unvanı láyık görülür. Gerçekte kapitalizmi kimse kurmamıştır. Zaten
kapitalizm diye düşünülmüş, taşınılmış ve bilinçli bir şekilde
tasarlanmış bir sistemin varlığından bile söz edilemez. Ama Rusya'da
70 yıl süreyle uygulanan sosyalizm için böyle bir iddiada
bulunulabilinir. O dahi su kaldırır.
|
Bor
Pazarında Yeni Ufuklar
-Galip Türkmen-
Bor piyasasında alarm zilleri çalmaktadır ve bu makale,
alarm zillerinin çaldığının duyurulması için hazırlanmıştır. Çalan ziller,
elbette US Borax için kaçınılmaz bir sonu işaret ederken, ülkemiz ve Eti
Maden için büyük fırsatları ifade etmektedir. Eti Maden’in her ne kadar
rakipleri bulunmaya devam edecekse de –ki, bu gereklidir de- en büyük rakibi
piyasadan çekilmektedir. Bunun sonucunda piyasada oluşacak boşluğun
doldurulması ve bor pazarında daha büyük bir payın alınması için hızlı
davranmak gerekmektedir. Yavaş davranmak müşterilerin alternatif ürünlere
kaymasına yol açabilir ki, bu Türkiye’nin lehine olmayacaktır. Dünya bor
piyasası yeniden düzenlenecektir ve bütün kozlar Eti Maden’e geçecektir. US
Borax’lı pazarda liderliği ele geçiren bir kadro ile yönetilen Eti Maden, bu
yeni duruma hızla uyum sağlayacak ve süreci Türkiye lehine yönetecek
kurumsal bilgi birikimi ve beceriye sahiptir.
|
Din
ve Cinsellik
-Kürşad Kahramanoğlu-
Türkiye her türlü globalleşmeye
ve iletişimdeki gelişmelere rağmen, oldukça kapalı bir kutu.
Çok ilgimi çekmesine rağmen, Sherry Jones’un yazdığı ve
özellikle Batı’da kıyametleri koparan “Medine’nin Mücevheri”
adlı kitap hakkında medyamızdan fazla bir şey öğrenmek
mümkün değil. Çıkan az haberde, “…kitap yeni bir
provokasyonun fitilini ateşlemenin peşinde. Peygamberimizin
özel hayatının, mahremiyet dinlemeksizin çiğnendiği…”
minvalinde. Tahmin edeceğiniz gibi,
bunları yazanların hiçbiri de kitabı görmemiş, okumamış,
çünkü kitap henüz basılmadı. Benim ilgimi çektiği için,
internetten bulabildiğim sadece ilk bölümünü okuyabildim.
The Telagraph"ın haberine göre, Hz. Ayşe’nin 6 yaşındayken
Hz. Muhammed’le nişanlanmasıyla başlayan ve ölümüne kadar
olan süreci mahremiyet gözetmeksizin anlatan Jones’un
“Medine’nin Mücevheri” adlı kitabı, İslam Dünyası’nda büyük
tartışma yaratacak.
|
Sola
Bak! ve Solaaa Bakk!!!
-Yağmur Atsız-
Memur kökenli bázı iyi áile çocukları
yıllardır Türkiye’ye şöyle esaslı bir sol parti gerekdiğinden dem
vururlar. Bunun için de genellikle şu málûm ‘kuş metaforu’nu
kullanırlar. Sádece sağ kanadı olan bir kuş, efendime söyleyeyim,
nasıl ki doğru dürüst uçamaz ise ‘sol kanadı’
bulunmayan bir politik sistem de aynen öyle uçamazmış. Hattá bázı
áteşîn yurddaşlarım ‘fantasmagori’yi, yáni boş ve
aldatıcı hayáláta dalma faaliyetini o raddeye vardırıyorlar ki eğer
Bay Deniz Baykal’dan ‘kurtulsa’ CHP’nin
‘tekrar’ eski sol kimliğine kavuşabileceği iddiasında bile
bulunuyorlar.
|
Medyada
“Türk Solu”(!) Adına Kimler
Konuşturuluyor?
-Bedri Baykam-
Başbakan’ın Doğan Medyasına karşı yürüttüğü sindirme
ve şantaj politikaları hakkında ne düşündüğüm belli! Keşke Doğan grubu
Çölaşan ödününü vermemiş olsaydı! Bugün daha rahat konuşuyor olurlardı.
Bu sebeple bu yazıda, ülkenin “merkez-laik” medyasının kendi siyasal
görüşünü şekillendirirken, AKP zihniyetinin ana panzehiri olan Kemalist
düşünceyi nasıl yok sayma yoluna gittiğini açığa çıkarmakla yetinelim.
Medya, Türkiye’nin siyasi rotasını belirleyen temel konularda sürekli
olarak birilerini programa çıkarıyor, sayfalar dolusu diziler yapıyor.
Her defasında, genellikle üstüne basarak “Türk solu ne
düşünüyor?” sorusu gündeme taşınıyor.
|
Ergenekon
4 -Kim Yalancı?-
-Ömer Dönderici-
Yaratılalı beri canlıların ve irili ufaklı canlı
topluluklarının –her birinin- çıkarları çatışmıştır. Bu çatışmaların pek
azında, taraflar apaçık savaşır. Aldatma, değişik ton ve dozlarda, bu
çatışmaların ayrılmaz bir parçasıdır: Gizlenme, kamuflaj, kılık
değiştirme, taklit, göz boyama, görüntü saptırma, yalan bu silahlardan
bazısıdır. Söz gelimi, bir düşmanın, “ben düşmanım!” diye haykırmak
yerine, dostmuş gibi ortaya çıkması; dost görünümlü örgütler kurması
veya dost –ama aptal- örgütlerle işbirliğine gitmesi olasılığı her zaman
daha fazladır. Ve tabii ki, -bir çoban matı planının parçası olarak-
hoşa giden –ama sonu hüsranla bitecek- tutum ve davranışlara
yönlendirmesi de, bu sürecin kaçınılmazıdır.
|
"Yalaka"
Le Figaro
-Yağmur Atsız-
Vaktiyle bir süre Belçika’da sürtdüm.
Çok yıllar önce. Dámad Ferid Paşa’nın ilk sadáreti sırası felan...
Orada Ergin adında bir Türk arkadaşım, Ergin’in de Justine adlı bir
sevgilisi vardı, Çifte Kumrular... Bir gün Ergin Justine’e okkalı
bir tokat atdı. Ben o ánı görmedim ama Justine’in, burnundan kanlar
akarak bana doğru koşduğunu ve arkasından da Ergin’in boş ve donuk
nazarlarla bakınarak yaklaşdığını fark etdim. Kız kollarımın arasına
ádetá yığılırken dehşetle irkilerek Türkçe seslenmişim:
‘Oğlum, bu ne kepázelik?’ Bakışları kadar donuk bir
sesle cevab verdi: ‘Evet, onu resmen tokatladım. Ama dün
olduğu gibi bugün de hálá çok seviyorum.’
|
Dişlilerin
Dünyası
-Arif Ekim-
Türkçe sözlüklerde “dişli” bakın
hangi anlamlara geliyor: Acar, baskın, erkli, forslu, güçlü,
iktidarlı, kadir, kuvvetli, kudretli, muktedir, nüfuzlu,
otoriter, pençeli, salahiyetli, şedit, şiddetli, yetkili, yağız,
zorlu… Kubbealtı’nın Misalli Büyük Türkçe Sözlük’ünde de,
“dediğini yaptıran, tuttuğunu koparan, sözünü gerekirse zorla
geçiren, güçlü” karşılığını buluyoruz. Bu karşılıklara,
isterseniz, son günlerde yaşanılanlara bakarak, şunları da
ekleyebilirsiniz: Küstah, vurdumduymaz, korkusuz, hak hukuk
nedir bilmez, edepsiz…
|
Sonuna
"M" Koyduğum Cumhurbaşkanı
-Kürşad Kahramanoğlu-
Taraflı ağabeylerim, 30 Ağustos
Zafer Bayramı’nı pek coşkulu kutladı. Paşalar, GATA’daki
mezuniyet törenine katılan Cumhurbaşkanı Gül’ü, “Sayın
Cumhurbaşkanım” diye selamlamışlardı! Birinci sayfadan
“Generaller M diyebiliyorlarmış” başlığı, 11. sayfada “GEÇEN
YIL ‘M’ KRİZİ YAŞANMIŞTI” diye büyük harf puntolarla devam
ediyor. Taraf’ın en büyük abisi ise, yine aynı sayfada
demokrasi dersi veriyor ve yakınıyor; “Paşanın biri ‘m’
harfini söyleyebiliyor diye, biz siyasi analizlerimizi bu
harfin üstüne bina ediyoruz… Bir memleket böyle
yönetilebilir mi?” İşin komik yanı, ondan başka bütün
yazısını bu konuya ayıran başka bir köşe yazarı yok!
|
Notlar...
Notlar...
-Yağmur Atsız-
Dış politika doludizgin öylesine
üzerimize üzerimize geliyor ki iç politika geri plana düşdü. İyi de
oldu çünki öğürmekden bir hál olmuşdum. Biz zamánında bir Çiller’e
bir Yılmaz’a bile bana mısın demezken... Yaşlanıyoruz, monşer...
Onun için lütfen geliniz bir dış politik bir ufuk turu yapalım, bir
devr-i áfak, bir tour d’horizon:
|
Kedi
Gibi
-Yağmur Atsız-
Olayların tabiatı gereği
Kafkasya-Rusya-Batı problemlerine sıkça değiniyorum şu sıralar.
Gerekçem bu meselelerden belki en fazla etkilenecek ülkenin Türkiye
olması. Bu konuyla ilgili olarak aldığım okuyucu mesajlarından
azımsanamayacak bir bölümü ise beni irkiltiyor. Hattá içlerindeki
bázı ifádelerden tedehhüş ediyorum, yáni dehşete kapılıyorum. Özü
şu: ‘Ey Amerikan Yalakası, onlar Irak’da yapmadıkları
rezillik bırakmazken iyiydi, sesin çıkmıyordu da
şimdi Ruslar Gürcistan’a girince mi
telaşlanıyorsun?’ Türkiye’de ne kadar kolaylıkla
‘yalaka, uşak, satılmış vs.’ olunduğu ibretlikdir.
|
Mütareke
Medyasından Günümüze Yansımalar
-Hüseyin Özbek-
Bu dönemde devletin merkezi İstanbul,
siyasal, düşünsel, toplumsal bir karmaşa içinde debelenmektedir.
Saray ve Damat Ferit hükümetleri manda ve himayenin kabulü ile
işgalin en az zararla geçiştirilebileceği, direniş yerine
teslimiyetçiliğin en makul çözüm olacağı düşüncesini topluma
benimsetmeye yönelik bir yaklaşım içindedirler. Mütareke sonrasında
Anadolu’dan yükselen sesler ise ulusal bağımsızlığı savunur ve bu
doğrultuda başlayan kongreler süreciyle İstanbul dışındaki çözüm
arayışlarının yönetsel ve hukuksal temelleri atılmaya başlanır.
İşgal İstanbul’unun teslimiyetçi yaklaşımıyla Anadolu’nun
bağımsızlıkçı duruşu, birbirinden tamamen farklı iki anlayış ve
uygulamayı temsil etmektedirler.
|
Ulus-Devlet
ve -Devir-Teslim Konuşması-
-İlker Başbuğ-
Küreselleşme çağında, bireyin ve özgürlüklerin
daha çok öne çıkışı doğaldır. Ancak “Devlet”, “Birey” ve “Özgürlük”
kavramları var olabilmek için birbirlerine ihtiyaç duyarlar. Birinin
diğerinin aleyhine genişlemesi her üçünü birden tehlikeye sokar.
Dolayısıyla, bu hassas dengenin korunması demokrasiler için özel bir önem
taşır. Bu dengeyi sağlamak ve korumak ise siyaset adamlarına düşen önemli
bir görevdir. Bu noktada kitle iletişim araçlarına, medyaya da sorumluluk
düşmektedir. Bugünün ulusal ve uluslararası politik ortamında, medyanın
sağladığı olanaklarla insanların zihinleri gerçek anlamda bir mücadele
alanıdır.
|
21.
Yüzyılı Anlamak
-Yağmur Atsız-
Fakat burada şunu da unutmamak gerekir
ki demokrasiler, dikta rejimleri tarafından baskına uğradıkları ilk
anlarda hantal ve şaşkın gibi görünseler bile uyanınca fená
uyanırlar. İkinci Dünyá Savaşı bunun en báriz örneklerinden biridir.
Çok kuvvetle muhtemeldir ki bu ‘başarı’ Rusya’nın
yanına kár kalmayacakdır. Sovyetler Birliği gibi bir silahlanma
yarışına girmesi için Rusya bütçesinin yüzde 40’ını askerî
harcamalara ayırmak zorundadır ki SSCB záten bu yüzden batmışdır.
Gürcistan Harekátı’nın ikinci günü Moskova Borsası’nın zararı on bir
milyar dolardır!!! İkincisi bu olay Kremlin’in gerçek çehresini
göstermesi bakımından da bir ‘şok terapi’ etkisi
uyandırmışdır. Bunu Bayan Merkel ve Bay Sarkozy’nin bile kavramış
olduğu izlenimi yaygındır.
|
Dördüncü
Cumhuriyet
-Yağmur Atsız-
Eğer bütün belirtiler yanıltıcı değilse
Türkiye yeni bir cumhûriyetin eşiğinde. Dördüncü Cumhûriyet!
Şöyle îzáh edeyim: Cumhûriyet rejimleri anayasalarıyla
kaaimdirler. Rejime temel teşkîl eden anayasa yürürlükden kalkarsa o
cumhûriyet de sona erer. Yerine başka bir rejim gelir. Bu kıstása
göre Osmanlı İmparatorluğu sona erdikden sonra Türkiye’de üç
cumhûriyet teşekkül etmişdir. BİRİNCİ CUMHÛRİYET: 20 Ocak 1921-27
Mayıs 1960 arasıdır.
|
Ergenekon
3 -Adaletin Kılıcı Kimin Elinde?-
-Ömer Dönderici-
Önceki yazılarımı okuyanlar bilirler: Cumhuriyeti
kuran –ve şimdi de mirasçısı- güçler karşısında halkın önlenemez
yükselişinin, Türklüğün hayrına olduğunu savuna geldim. Bu bağlamda, son
seçimler sonrası düş kırıklığına uğratmış olsa da, AKP iktidarının, bu
dönüşümün bir tecellisi olduğunu düşündüm. Bu yüzdendir ki, normal
şartlar altında, Ergenekon yargılamasını hararetle savunmam gerekirdi.
Ama bir şeyler, beni bundan alıkoyuyor. Üstüne üstlük, Cumhuriyeti
koruma adına miting üstüne miting düzenleyenlerin, adeta mezar
sessizliğine bürünmeleri, beni, bu yazıyı yazmaya daha da teşvik etti.
Yanlış anlaşılmak istemem: Hukuk dışına çıkanlar, hele de bunu şahsî
menfaat sağlamak için yaptılarsa, kim olursa olsun yargılanıp hesap
vermeliler. Hatta, böylesi yargılamalar, -nedeni ne olursa olsun,
çalışan-emekli, asker-sivil gibi ayrımlar yapılmadan, cesaretle
gerçekleştirilmelidir. O zaman sorun ne?
|
Hâramîler
Hangi Dağı Bastı?
-Yağmur Atsız-
Sakın yanlış anlaşılmasın: Gürcistan’ın da
Oset ve Abhazlara karşı sütden çıkma ak kaşık olduğunu iddia etmiyorum.
Fakat 1992’de Abhazya ve G. Osetya’dan toplam 300.000 Gürci’yi 80.000
Abhazla 60.000 Oset mi sürdü? Onbinlercesini Rus yardımı olmaksızın
öldürebilirler miydi? Rusların en az ‘Enerji Koridorları’
kadar nefret etdikleri ikinci bir proje de ‘İpek
Yolu’! Türk Kamuoyu’nun dikkatini çekmedi ama Ruslar
Perşembe günü, Tiflis’in 45 km. batısında bulunan Kapsi Kasabası
yakınındaki köprüyü tahrîb etdiler. Yáni Bakû-Tiflis-Kars Demiryolu’nu,
yáni İpek Yolu’nu kestiler!!!
|
Ergenekon
2 -Gerçekten İki Kutup mu?-
-Ömer Dönderici-
Bir önceki yazımda Türkiye’yi iki kutba bölmeyi
başardığımızı söylemiştim. Bizimkiler ve ötekiler diye... Bugün,
“gerçekten iki kutup mu?” diye soracağım. Aslında canhıraş sürdürdüğümüz
kavgayı bir an unutup, vicdanımızla baş başa kalsak ve kendimize
“bizimkileri” sorsak: “Bizimkilerin hepsi aynı mı?” diye, ne cevap
alırdık? Eminim ki, taraftarlarımızı, bir sürü farklı eksende, çok
farklı yerlere oturturduk. O herkesi bir kutupmuş gibi hissettiren
dinsel turnosol, bir örtü gibi kapladığı idrakimizin üstünden çekilirse,
kutupların hiç te fikirsel homojenitesinin olmadığı görülecektir.
|
Deprem
ve Dokuz Yılın Muhasebesi
-Arif Ekim-
Depremleri hep uzaktan izlemiş,
yaşanan yıkımları yörelerin geri kalmışlığına bağlamış, kendi
başına benzerlerinin gelebileceğini hiç düşünmemiş, imar ve
yapılaşma konusunda yaptıklarından emin, bilim adamlarının
uyarılarına kulak asmayan, depreme duyarlı kişileri “biz yörenin
kalkınmasını, yöreye yatırımcı gelmesini istiyoruz, siz ise
deprem diye diye insanları buradan kaçırıyorsunuz” sözleriyle
suçlayan ve sırtını dönen bir toplum… Sonuç ne?
|
Appeasement
-Yağmur Atsız-
Yatıştırma’ demek olan
İngilizce ‘appeasement’ (epiyzment) kelimesi 1938’den
bu yana politik bağlamda ‘barış uğruna düşmana boyun eğme’
mánásına da kullanılır. O zamanki Britanya Başbakanı Neville Chamberlain
sırf Adolf Hitler’i öfkelendirmemek için onun Avusturya’yı ve ardından,
Çekoslovakya’ya áid olan, Südetler Bölgesi’ni işgálini sîneye çekmiş,
ama Diktatör’ün kendisini küçümseyerek hiçe saymasını ve Polonya’ya da
taarruz etmesini önleyemeyerek tárihin ‘Kalburüstü Budalalar’
Galerisi’ndeki mümtaz yerini almışdı. İkinci Dünyá Savaşı’na çanak tutan
şahsiyet olarak. Fransa Devlet Başkanı Bay Nicolas Sarkozy ve Almanya
Şansölyesi (Başbakanı) Bayan Angela Merkel’in şimdi Gürcistan Krizi
karşısındaki tutum ve hallerini gördükçe aklıma hep 70 yıl öncesi
geliyor.
|
Frankfurt
Kitab Fuarı Brüksel Çapsızlar Panayırı
-Yağmur Atsız-
Önce ikincisinden başlayalım!Son Kafkasya
Krizi’ndeki acınacak háli, ‘Avrupa Topluluğu’ (AB) adlı
muazzam projenin de nasıl bir kriz içinde bulunduğunu ve tepeden tırnağa
nasıl bir kalafata ihtiyácı olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Bundan
yıllar önce hergelenin biri AB hakkında şu nükteyi savurmuşdu:
‘AB ekonomik bir dev, politik bir cüce ve askerî bir böcekdir.’
Şimdi Brüksel Güney Osetya’ya ‘gözlemci’ yollama
‘karárı’(!) alınca Rusya Cumhurbaşkanı Dmitriy
Medvedyef ve Başbakan Vladimir Putin kimbilir kasıklarını tuta tuta
nasıl da kahkahalar atmışlardır! AB inşallah gözlemcilerin eline iyi
birer dürbün de verirler ki solucan esnese kaçırmasınlar!
|
Kafkasya'ya
KKTC Modeli
-Yağmur Atsız-
Evet, Batı Rus doğalgazına ve petrolüne
muhtacdır ama Rusya da o sáyede kasasına giren yüzlerce milyar Dolar ve
Avro’ya! Biri müşteriyse öbürü de satıcı. O bakımdan Moskova’nın
Gürcistan Meselesi’nde ipleri aşırı gererek bir kopmaya sebebiyet
vereceğini sanmıyorum. Sovyetler Birliği 1990’da tárih sahnesinden
silinip Rus İmparatorluğu ‘periferisi’ni, yáni dış
kuşağını oluşturan ülkeleri kaybedince Kremlin bu bölgelerde hep bir
‘kontrollü istikrarsızlık’ politikası yürütdü. Baltık
Ülkeleri’nde, Moldova’da, Ázerbaycan’da Ortaasya’da ve Moldova’da
(Transnistriya Cumhûriyeti!) hep bu oyunu izledik ve
izliyoruz. Kremlin hattá Kafkasya’daki tek gerçek yandaşı ve
‘Truva Atı’ Ermenistan’da bile tam bir istikrár hüküm sürmesini
istemez. Önler.
|
Çarpışan
Çarpı Yáhut Onikiyi Beş Geçe
-Yağmur Atsız-
Sovyetler Birliği tárih sahnesinden silinip
Bölge’de yeni bir düzen ortaya çıkarken iki ‘eksen’
teşekkül etdi. Biri batı-doğu uzantısında ‘Ankara-Tiflis-Bakû
Ekseni’ ve diğeri Kuzey-güney doğrultusunda
‘Moskova-Erivan-Tahran Ekseni’ . Mecázî anlamda bir
‘çarpı işáreti’ ve yıllardır bu ‘çarpı’nın iki
hattı çarpışıyor. Altı gündür Gürcistan’da yaşanan kanlı olayları bu
mücádelenin yeni bir raundu olarak kabûl etmek yerinde olur sanıyorum.
|
Vladikavkaz
(Kafkaslara'ya Hükmet!)
-Yağmur Atsız-
Kuzey Osetya Başkenti’nin adı
‘Vladikavkaz’dır ve Rusça ‘Kafkas’a Hükmet!’
anlamına gelir. Aslında Rusya buraları zabtederken 1820’lerde kurdukları
bir garnizon şehriydi. İsim değil ‘program’. Kuzey
Osetya Rus Federasyonu’na bağlıdır. Güney Osetya ise Gürcistan’nın bir
parçasıdır ama 16 yıldır Tiflis’den kopuk olarak varlığını sürdürüyor ve
Rusya’ya katılıp Kuzey Osetya ile birleşmek istiyor.
|
Ergenekon
1 -Empati-
-Ömer Dönderici-
Toplumu iki kutuplu yapmak için, herkes elinden geleni,
ardına koymadı. Sonunda başardık. Bu parçaları, herkes uzak geçmişinden
getirdikleriyle etiketledi: “Ulusalcı”, ”İslamcı”, “laik”, “demokrat”,
“devletçi”, “darbeci”, “şeriatçı”, “dindar”, “halk”, “Tayyip’çi” gibi... Ama
etiketler değişse de, iki kutupluluk gerçeği değişmedi...
İki kutupluluğa götüren süreç, çıktılarını da yanında
getirdi: “Bizimkiler ve Ötekiler”.
|
Orduya
Saldırmanın Dayanılmaz Ağırlığı
-Hüseyin Özbek-
Türk Silahlı Kuvvetlerinin kurumsal
yapısına, Türkiye Cumhuriyeti Devleti içindeki anayasal ve yasal
statüsüne, Türk milletinin derin bilinç altında yaşattığı ordu
algısına yönelik kampanya hız kesmeksizin sürüyor. Atlantik
ötesindeki ana karargahta oluşturulan stratejiye AB’nin de sıcak
baktığı anlaşılıyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığına yönelik
stratejik saldırının içerdeki uygulayıcısının müttefiki Türkiyeli
sermayenin yazılı ve görsel medyasının da kampanyada özel bir
sorumluluk üstlendiği anlaşılıyor.
|
Türkiye’de
Dincilik ve Laikçilik - Veya Maraşlı İmam Neyle İştigal Ederdi?
-İskender Öksüz-
“Dincilik” kelimesini, dindarlıktan ayrı, hattâ
zaman zaman dine zıt bir istismar ve skolastisizm anlamında
kullanıyorum. “Laikçilik” de benzer şekilde, laiklikten ayrı ve
zaman zaman laikliği ihlal eden bir başka skolastisizm...
Dindarlığı ve dini, dincilikten; bilim metodunu ve laikliği
laikçilikten tenzih ederim. Tıpkı Atatürk’ü Atatürkçülük’ten tenzih
ettiğim gibi. Önce dincilikle laikçilik arasındaki kavganın sürüp
gittiği oyun alanına bir bakalım. Su üstündeki mücadelede karşılıklı
cehalet hemen ön plana çıkıyor. Bunun en güzel örneği, bir millî
kahramanımızla, Maraşlı sütçü İmam’la ilgili.
|
Kemalistler
ve Humeynîciler
-Yağmur Atsız-
Pazar günki yazımda, kendini ‘Kemalist,
Atatürkçü, Ulusalcı, İlerici’ vs. şeklinde niteleyerek tepemizde
küstahça ‘Ali-Kıran-Baş-Kesen’lik taslayanların
ikiyüzlülüklerine değinmiş ve eklemişdim ki ‘Siz bunların
‘Gericiler Türkiye’yi ëran’a benzetecekler!’ diye riyákárca feryád
etmelerine kanmayın! ëran Modeli, tabii ‘İslámiyet’ yerine
‘Kemalizm’ kisvesi altında, bunların asıl tercîh edeceği modeldir.’
.
|
Atatürk
Atatürkçü Değildi
-Yağmur Atsız-
Atatürk ‘hákimiyet-i milliye’
prensibini kendine vazgeçilmez yol gösterici kabûl etmiş bir devlet
adamıydı. Bu prensibe öylesine bağlıydı ki Yunan birliklerinin Polatlı’ya
dayandıkları, yáni ülke geleceğinin pamuk ipliğine bağlı olduğu o
hayat-memat ánında bile kumandayı bizzat ele almak için önce Türkiye Büyük
Millet Meclisi’nin kendisine ‘resmen’ bu görevi tevcîh
etmesini şart koşmuşdu. Yáni millî irádenin! Hem ‘Atatürk’e
bağlıyım.’ demek ve hem de ‘Askerî dikta yönetimi’ni
seçimle işbaşına gelmiş meşrû bir hükûmete tercîh etmek, ahmaklığın da
ötesinde Yüce Önder’e en ağır hakaaretdir! Atatürk sahtekárlığıdır! Atatürk
bezirgánlığıdır! Bulanık suda balık avlama yüzsüzlüğüdür!
|
Türk'ün
Yeniden "Ateşle İmtihanı"
-Kürşat Karacabey-
Ülkenin en yaralı döneminde
kuvvayı milliye ruhu, batının sömürgeci kirli suratına -üstelik bütün mazlum
milletlerin sinesinde akis yaratacak şiddette- bir tokat indirmişti...
Aynı ruh, kurduğu modern milli Cumhuriyet’ini; hiçbir milletin sömürülmeyi
hak etmediği gibi, hiçbir milletin de sömürmeye lâyık olmadığı anlayışı ile
mayalamıştı. Bir çok mazlum millet için umut ve inanç kaynağı olan bu
tablonun, batı için “kötülerin kötüsü bir örnek” olduğu ise muhakkaktı… Katı
kindarlığını ve iflah olmaz öç alma duygusunu bin bir türlü sinsi örtüye
büründürmede pek bir mâhir olan batıdan, bu “kötü örneği” cezasız bırakması
elbette ki beklenemezdi. Nitekim adına sadece “sistem” demeyi yeterli
gördüğümüz “batı sömürgeciliği,” Türkiye’de 10 Kasım 1938’den beri hükmünü
icra etmektedir.
|
Dinin
Üç Cephesi
-İskender Öksüz-
Yine pek farkında olmadığımız bir gerçek, son
asırlarda, kültürdeki müslümanlık adına ne varsa hemen tamamının
veya en önemli bölümünün bize ait olduğudur. Bizde dinciler de,
kategorik olarak dine muhalefet edenler de bunun farkında değildir.
Duymağa alıştığımız ezanlar bize aittir. Itrî’nin bestesidir.
Taklitleri çoktur ama mevlid bize aittir. Kandiller bize aittir ve o
hiç hoşlanmadığımız tarikatler büyük çapta bize aittir. Bu
saydıklarımın hemen tamamı, İran ve Suudî Arabistan gibi ülkelerde
yasaktır.
|
Sevgi
İklimi
-Muharrem Kılıç-
Bizim coğrafyamızda meydana gelecek yaygın bir
çatışma, en büyük zararı Türk milletine verecektir. Binlerce yıldır
et ve tırnak gibi beraber olduğumuz, aslen Türk olan-olmayan,
Müslim-gayrı Müslim bütün unsurlar Türk milletine ve onun devletine
emanettir. Yönetimde olanların bunu hiçbir zaman unutmamaları
gerekir. Türkiye Cumhuriyeti devletinin başlangıç tarihi 1923
olmadığı gibi, sorumlu olduğu sınırları da bugünkü sınırları
değildir. Mevcut duruma böyle bakmazsak, en baştan yanılgıya
düşeriz.
|
Dünya
Ekonomisinde Yeni Denge
-Ege Cansen-
"Being"
ile "becoming" arasındaki fark nedir? Bu iki kavramı Türkçeye
çevirmek gerekse, birincisine "olmak" ikincisine "oluşmak"
denebilir. Olmak, hem bir başlangıç hem de bir sonuçtur. Oluşmak ise bu iki
nokta arasındaki süreçtir. Tıbbiyeyi bitiren kişinin unvanı doktordur.
Aslında kişinin doktorlaşma süreci, unvanını aldığı günden başlar. Belki de
hiç bitmez. Bu analiz, diploma gereken veya gerekmeyen her meslek için
geçerlidir. Daha genel kapsamlı bir örnek vereyim. Çocuk doğuran kadına anne
denir. Ama kadında anneleşme süreci, çocuk doğurduktan sonra başlar. Belki
de bedenen anne olanlar hiçbir zaman ana olamaz.
|
Tarihi Kavga
3 -Devlet ve Hükümet-
-Ömer Dönderici-
Bir gemi düşünün: Sürekli dev dalgaların
olduğu sularda; sağında-solunda korsan gemileri dolaşıyor. Üstelik
alabora edebilecek bir fırtına, hızla gemiye yaklaşmakta...Yolcu ve
mürettebattan bazısı, kızdıkları bir grup yolcu ve mürettebatı boğabilme
umuduyla, canhıraş bir biçimde geminin dibini delmeye çalışıyor. Kaptan
ve mürettebatın bir bölümüyse, sevmediklerini denize atma telaşındalar.
Türkiye’nin hali, bu gemiden ne kadar farklı? Tarafların
gözü öylesine dönmüş ki, sapla samanı birbirine karıştırıyoruz.
| |
| | Bilgiemece Hakkında
Türk Dirlik
Bilgimece, Türkleri ilgilendiren belli başlı konularda önemli gördüğümüz bilgilerin birarada sunumunu ve bu sunumu işleyerek zenginleştirmeyi amaçlamaktadır. Bu çalışma özellikle temel bilgilerin biraraya getirilmesinden başlayacakdır. Türk Dirlik, bilgi den başka, soruların, sorguların, ilişkilerin bir uyum içerisinde sunumunu da hedeflemektedir. Burada yeniden birlikte bilgi oluşturma-işleme-yaratmanın bir yöntemi denenecekdir. Bu yöntemi de sorgulanabilir ve güncellenebilir görmekteyiz. Taslak geliştikçe sizlere bilgilendireceğiz. Katılımı önemsediğimiz bilinsin isteriz. İlgili konu başlıkları ve yöntem taslakları daha sonra burada sizlerin bilgisine sunulacakdır. 
Türk Dirlik
|
|
  
Biz olmasak gökyüzü, biz olmasak üzüm, Biz olmasak üzüm göz, kömür göz, ela göz; Biz olmasak göz ile kaş, öpücük, nar içi dudak; Biz olmasak ray, dönen tekerlek, yıkanan buğday, Ayın onbeşi; Biz olmasak Taşova'nın tütünü, Kütahya'nın çinisi, Yani bizsiz Anne dizi, kardeş dizi, yar dizi Güzel değildir. Enver Gökçe
| 
|
Siyaset |

|
Tarihi Kavga
2 -AKP Nereden
Nereye?-
-Ömer Dönderici-
Pek çoklarını kızdıracağımı biliyorum ama, 2002
yılında işbaşına gelen AKP hükümetini başarılı sayıyorum. Tabii ki, çok
şanslıydılar: Ekonomik iflasın eşiğine gelen ülke, IMF’nin verdiği acı
ilaçları, koalisyon hükümeti marifetiyle yutmuş; böylelikle AKP, hem görece
stabil bir ekonomi devralmış; hem de bu acı reçeteyi yutturan partilerden
kurtuluvermişti. Kendine yeni yerler arayan küresel finans da, ekonominin
yelkenlerini kolayca şişiriverdi.
|

|
Niçin
Geri Kaldınız?: Piyasa
-İskender Öksüz-
Bir malı, veya bir hizmeti kim üretmeli? Ne kadar
üretmeli? Kaça satmalı? Bunlar ekonominin temel sorularıdır. Son
yıllarda, “bir derste ekonomi”, “bir sayfada ekonomi” anlatmak moda
haline gelmişken Milton Friedman’dan, “bir kelimede ekonomi” talep
edilmiş. Friedman önce, “piyasa” demiş. Fakat arkadan değiştirme
ihtiyacı duymuş: “fiyat”. İnsanlar, teorik tartışmalardan haberli
veya habersiz, bu sorunun cevabını davranışlarıyla verdiler: Piyasa!
|
| 
| --------------------- |

|
"Başbuğ Tayyip"
Atila Demirkasımoğlu
Öte yandan Türkiye’de din, himayenin yeni biçimi olarak, 1980’lerden sonra görünmeye başladı. Devlet himayesini tüketen Türkiye’nin siyasi ve düşünce aktörleri dini tüketmek üzere bir himaye aracı olarak piyasaya sürdü. Bu bir zorunluluktu. Ve bu zorunluluk Türkiye’nin oligarkları tarafından da oldukça iyi anlaşılmıştır. Oligarklarla İslamcılar arasında bir çelişki yoktu. Hiç olmadı da. Üstelik o kadar güzel birbirini besliyorlardı ki… İşi bozan sermayenin demokratikleşmesini temsil eden muhafazakâr görünümlü Türk sermayesinin yükselişi oldu.
|

| --------------------
---------------------
|
| 
| ---------------------- |
|
|