Ön Asya
Türk Milleti, devlet ve millet olarak Önasya diye tanımlanan bu coğrafyaya, birilerinin bize anlattığı gibi 1071 Malazgirt savaşı ile gelmemiştir. Malazgirt savaşı, Türklerin en az 5000 (yazıyla beş bin) yıldır var oldukları bu kadim Türk yurdunun, Bizans işgalinden kurtarılarak gerçek sahiplerinin eline geçmesine vesile olmuştur. Yoksa, Türkler bu coğrafyaya ilk kez 1071 de ayak basmış değiller. Bu konuda söylediklerimiz sadece bize ait değildir. Yaptığımız araştırmalarla ve bugüne kadar yapılan araştırmalarla varılan sonuç budur. Ancak toplumun büyük bir kesiminin bundan haberi olmayabilir. Çünkü bu tür konular özellikle gölgede bırakılarak Türk toplumunun bilgilenmesi engellenmektedir. Peki bunu kim yapmaktadır derseniz, “Yüzde 85’lik reklam gelirini yabancı sermayeden alan…, Türk kültürü ve ahlakını boğmaya yönlendirilmiş medya”yı araştırabilirsiniz.
Artık devir değişmiş ve gerçekler su üstüne çıkmaya başlamıştır. Ve bunun önüne de kimse geçememektedir. İşte bir bilim adamının Anadolu’daki Türk varlığını 4000 yıl önceye taşıyan açıklaması bu cümledendir. Bu İtalyan bilim adamı, Roma medeniyetinin temelini teşkil eden Etrüsklerin Türkler olduğunu ve İtalya’ya Anadolu’dan gittiklerini açıklamaktadır.
Ferrara Üniversitesinden genetik bilimci Prof. Dr. Guido Barbujani yaptığı genetik araştırmalar sonucu, geçmişte İtalya’da yaşamış olan Etrüsklerin Türkler olduğunu belirtiyor. Ve şu tespiti yapıyor: “Etrüsklerdeki ve çağdaş İtalyan nüfusundaki karışım oranlarının değerleri iki açıdan, hem kuzey Afrikalılara hem de Türklere diğer herhangi bir çağdaş nüfustan çok daha yakın ilişki içinde gözükmektedirler. Özellikle genetik havuzlarındaki, Türklerin payı diğer toplumlardan üç kat daha fazladır.”
“Etrüsklerle Türklerin genetik havuzlarındaki benzerlik gerçek anlamda bir gen akışını ifade edebilir.”
Ayrıca Sümer dili üzerinde yaptığı araştırmalarla tanınan bilim adamı Sir Henry Creswicke Rawlinson’da “Sümer dili Turani bir dildir” tespitini yapmaktadır.
Anadolu’nun kadim bir Türk yurdu olduğu konusunda da Arslan Bulut şu tespiti yapıyor:
“1071 Malazgirt Savaşı ile Alparslan’ın Anadolu kapılarını Türklere açtığı söylenir. Bu tarihi yorum eksiktir. Bugünkü bilgilerimiz, Anadolu’nun ezelden Türk vatanı olduğunu göstermektedir. Fred Hamory gibi Macar, Kazım Mirşan, Selahi Diker ve Haluk Tarcan gibi Türk araştırmacılar, özellikle Sümerce ile bugünkü Türkçe arasında tıpatıp benzerlikler bulunduğunu ortaya koymakta, Anadolu’da bulunan eski yazıtların öntürkçe olduğunu ispatlamaktadır. Yine Frikler, Likyalılar ve Hatti’lerden kalan yazıtların öntürkçe olduğu tespit edilmektedir. Roma medeniyetinin altyapısını teşkil eden Etrüskler’in de İtalya’ya Anadolu’dan gittiği ve onların yazılarının da öntürkçe olduğu bilinmektedir. Dolaysıyla, Alparslan’ın Malazgirt Savaşı ile tapusu ezelden beri Türklere ait olan Anadolu’yu asli sahibine iade sürecini başlattığı söylenebilir.”
Bu örnekleri çoğaltabiliriz. Hem de yerli ve yabancı pek çok bilim adamının yaptığı tespitlerle! Bu tespitler yapıldıkça, Anadolu’nun kadim bir Türk yurdu olduğu inkar edilemeyecek delillerle ortaya çıktıkça, bütün bildikleri dünyayı sömürmekten ibaret olan şimdiki güç sahibi batılılar telaşa kapılmaktalar. Ve bir an önce Önasyadaki iki büyük ve güçlü Türk devletini (İran her ne kadar bir Türk devleti olduğunu kabul etmese de, nüfusunun yarıdan fazlası Türk olduğu için, yönetimin ve hatta dini mekanizmanın içinde önemli mevkilerde yer alan pek çok kişinin Türk olması, bizim nezdimizde İran’ı fiili olarak bir Türk devleti yapmaktadır) parçalayarak küçültmek ve sonrada diledikleri gibi sömürmek istemektedirler. Eğer bunu biran önce yapamazlarsa, Vietnam, Afganistan, Irak gibi ülkelerde uğradıkları başarısızlıkları kendi sonlarını hazırlayacak ve ellerinde tutmaya çalıştıkları “Dünya Jandarmalığı” misyonunu yitireceklerdir. Bu arada dünya konjonktürü, Türkiye’yi “istemese” de güç olmaya itmekte, kıtalararası bir coğrafyada görev almasının aynı zamanda hakkı olduğunu vurgulamaktadır. Binlerce yıllık devlet deneyimi, tüm Asya, Afrika, Önasya, Ortadoğu ve Doğu Avrupa coğrafyalarındaki pek çok halkın tutumu vahşi batıyı bu hakkı teslime zorlamaktadır. Onlar istese de istemese de Avrasya’da bir “Türk Gücü” kendiliğinden şekillenmektedir. İşte bu gelişmeler vahşi batı için çok tehlikeli gelişmelerdir ve ne pahasına olursa olsun “durdurulmalıdır”!
Türkiye ve İran Önasya’da binlerce yıldır bir arada yaşayan iki kardeş ülkedir. Bu kardeşlik sadece din kardeşliği ile sınırlı değildir. Aynı zamanda bir kan kardeşliği de söz konusudur. En son Türkiye-İran savaşı Yavuz ile Şah İsmail arasında olmuştur. Ve her iki tarafta Türk’tür. Dolaysıyla her iki taraftan da Türkler ölmüştür. Ancak o gün bugündür bu iki kardeş devlet ne adına olursa olsun savaşmamaktadırlar. Bu nokta çok önemlidir. Stratejik olarak Türkiye’nin İran’dan, İran’ın Türkiye’den çekinceleri olabilir. Ama bunlar, devletler hukuku çerçevesinde hallolur. Birilerinin hesabına savaşa girilerek hiçbir şey halledilemez.
ABD ve onunla birlikte hareket eden diğer devletler, şu an için güçlerinin doruğunda bulunuyorlar. Ve dorukta sürekli kalmak mümkün değildir. Daha fazla gidecekleri yolları olmadığı için de orada tutunmaya çabalamaktadırlar. Kendilerince de bunda haklı olduklarını düşünebilirler. Çünkü yapabilecekleri başka bir şey yok. Ancak haklılıklarını gerekçe göstererek çok büyük insani acılara neden olan yanlışlar yapmaktadırlar. Başkalarının acılarına mal olacak bir mutluluk ne kadar haklı ve doğru olabilir?
İşte son günlerde tekrar ısıtılan ve dünya kamuoyunu yönlendirmeye, Türkiye’yi de bu oldubittinin içine sürüklemeye çalışmalarının altında bu düşünceleri yatmaktadır. Önasya’da varlıklarının devamını engelleyebilecek iki önemli güç olan Türkiye ve İran birbirine düşürülerek kendi kendilerini bertaraf etmeleri istenmektedir. Bahane ise hazırdır: “Dünyanın barışa ve huzura kavuşturulması”!!!
İran ve Nükleer Silah
ABD ve İsrail uzun zamandan beri hedefledikleri amaçlarına ulaşabilmek için, sabırlı ve çok ince bir yol izlemektedirler. Bereketli hilal olarak bilinen topraklara yerleşebilmek için, bu topraklar üzerinde kendileri açısından tehlike arz eden devletleri bir bir ele geçirmeye çalışmaktadırlar. Bunu da açık açık dünya kamuoyuna söylemektedirler. BOP çerçevesinde yirmiden fazla ülkenin sınırları değişecektir demektedirler. Bununla ilgili olarak hazırladıkları uyduruk haritaları olur olmaz yerde ortaya çıkararak milletleri buna alıştırmaya, tepkileri ölçmeye, yani yumuşatma harekatına başlamışlardır. Bahsedilen sınırları değişecek ülkelerin içinde Türkiye’de bulunmaktadır. Ama buna rağmen, her nasıl oluyorsa, Türkiye Cumhuriyeti Devletini yöneten ekibin başı, BOP Eş başkanlığını kabul edebilmektedir. Herhalde bizim aklımızın ermediği bazı hususlar olmalı!
Yani dememiz o ki, ABD ve İsrail bazı ülkelerde amacına ulaşmak için çok çabalamamakta, ama bazı ülkelerden de sert tepkiler almaktadır. Şimdilik sert tepki aldığı ülkelerin başında da İran gelmektedir. Öyleyse İran bir an önce istenilen noktaya getirilmelidir! Getirilmelidir ancak, Irak bataklığına saplanan ABD, şu anda kendi gücünü kullanarak yeni bir cephe açacak durumda değildir. Zaten bunu kendi kamuoyuna da izah edemeyecektir. Irak’ta ölen, yaralanan, sakat kalan ve de psikolojik dengeleri bozulan binlerce Amerikan askerinin durumunu bile açıklayamamaktadır. Bu nedenle de, geçmişte İran-Irak arasında çıkartılan ve adeta mesai usulüyle savaşarak (!) sekiz yıl sürdürülüp, iki kardeş toplumu madden ve manen çökerttikleri gibi, bugünde Türkiye ile İran’ı savaşa tutuşturup, son darbeden evvel, iyice yıpratıp, zayıf düşürmeyi hesaplamaktadırlar.
Yakın geçmişte “Şahap Füzeleri” masalıyla ortalığı ayağa kaldırmışlardı. “Bakın İran bu füzelerle Ankara’yı, İstanbul’u bile vurabilecektir. Ona göre davranın” diyerek bizi tavır almaya zorlamışlardı. Tıpkı Saddam’ın “Kıyamet Topu” gibi. Devletleri ve kamu oylarını etkileyerek yanıltmayı hedefleyen bu gibi girişimler, belli aralıklara tekrarlanmaktadır. Ama dönüp etrafımıza baktığımızda neler görüyoruz? Rusya şu anda meteliğe kurşun atıyor ama elinde yeterince(!) nükleer başlıklı füzesi var. İsrail Ortadoğu’da kaşık kadar bir ülke olmasına rağmen elinde en az yüz adet nükleer başlık taşıyan füzeye sahip olduğunu sağır sultan bile biliyor. Yine sınırımızda yer alan kaşık kadar Ermenistan nükleer santralle enerji üretiyor. Ama, birer İslam ülkesi olan Irak, İran, Türkiye bırakın nükleer silahı, bırakın nükleer başlık taşıyan füzeleri, sadece ve sadece enerji gereksinimlerini karşılamak için nükleer santral kurmaya kalkınca vay geliyor başlarına. ABD ve İsrail nükleer enerji üretmek için santral kurmak isteyen İran’a yaptırım uygulamaya(!) çalışırken, öbür tarafta Kuzey Kore nükleer bomba denemesi yapıyor. Hadi buyurun, ordularınızı toplayıp fiilen nükleer silah geliştiren ve bunu da bütün dünyanın gözü önünde yapan Kuzey Kore’yi engelleyin bakalım. Durdurun bu ülkeyi. Artık işgal mi edersiniz, Japonya’ya attığınız gibi atom bombası mı atarsınız bilmeyiz. Ama ne yapacaksanız yapın haydi!
Yapamazsınız! Hatta yapmazsınız. Çünkü orada sizin için olmazsa olmaz enerji kaynakları yok. Çünkü orası sizin sınırlarını değiştirmek istediğiniz otuza yakın ülkeden birisi değil. Çünkü orası BOP sahası dışında kalıyor. Çünkü orası İsrail’in vaat edilmiş topraklarının dışında bir yer. Çünkü İsrail orada kendisi için bir gelecek aramıyor. Çünkü orada aciliyet gerektiren çıkar hesaplarınız yok.
Türkiye-İran Savaşı Olursa!..
Türkiye ve İran ABD ve İsrail’in zorlama ve provakasyonlarına yenilip savaşırlarsa bakın neler olur? Bunları madde madde sıralayalım:
-Her iki ülkenin de ekonomileri çok büyük zarar görür.
-Her iki ülkede de sosyal çalkantılar başlar. Zaten ABD ve İsrail çeşitli yollarla bunun alt yapısını hazırlamaktadırlar. Türkiye’de Turancılık düşmanlığını körükleyen ABD, İran’da ki Türklerin milli duygularını istismar ederek Türkçülük akımlarını desteklemektedir. Böylece İran’ı bölmek ve küçültmek istemektedir. Aynı türden bir desteği Türkiye’de PKK’ya vermektedir. Amaç ise aynıdır. Bölmek, parçalamak, yutmak.
-İran, petrol ve doğalgaz geliri sayesinde kısa sürede kendini toparlayabilir belki, ama Türkiye kesin bir çöküş yaşar.
-Büyük bir dış ve iç borç batağında debelenen, topladığı vergilerin % 34’ünü borçlarının faizine yatırdığını açıklayan Türkiye, bir daha belini doğrultamayacak derecede ağır yaralar alır.
-On beş milyon işsizi, kırk milyon fakiri ve açlık sınırı altında yaşayan milyonlarca insanına bugünkü şartlarda çözüm üretemeyen Türkiye, gelecekte de olsa bir daha güç olma ihtimali kalmayacak derecede çöküntüye uğrar.
-İslam dünyası toplumları gözünde yavaş yavaş yükselmekte olan Türkiye, belki de yüzlerce yıl sürecek bir kardeş kavgasını başlatmış olmak gibi bir vebal üstlenir.
-İslam dünyasının acımasız iki düşmanı olan İsrail ve ABD’nin yanında yer alarak, bütün İslam alemini karşısına alır.
-İki ülkenin savaşması halinde, her iki tarafta da bu savaşı yürütecek olanlar Türkler olacaktır. Yani bu savaş tam manasıyla bir kardeş kavgası olacaktır. Hem de başkalarının çıkarları uğruna yapılmış bir kardeş kavgası.
-Binlerce, belki milyonlarca asker ya da sivil ölecektir. Ölenlerin tamamı Müslüman, pek çoğu da aynı zamanda Türk olacaktır.
-ABD ve İsrail ilk kıvılcımdan sonra, bizi iyice yanlarına çekmek için, belki de kendileri Türkiye’ye nükleer saldırı düzenleyip, o meşhur uydu görüntüleri ile füzenin yada füzelerin İran’dan atıldığına bizi ikna edeceklerdir. (Hele bir de buna ikna olmaya amade birileri hazır bekliyorsa!)
-Böyle bir aşamadan sonra, artık ok yaydan çıkmış olacak, kimsenin gözü bir şey görmeyecek, her iki ülkede de mevcut olan uşaklar ve hainler sürekli yangını körükleyeceklerdir.
-Birbiriyle boğuşmaktan yorgun düşmüş iki kardeş ülke, bu savaşı durdurması için ABD ve İsrail’in bütün tekliflerine “evet” demek zorunda kalacaktır.
-Bu savaş her iki ülkenin de parçalanması sonucunu doğuracaktır.
-Bu savaş İslam dünyasının kesin çöküşü demektir.
-Bu savaş Türk dünyasının kesin çöküşü demektir.
-Bu savaş, sinsice gelişmeleri izleyen Vatikan ve Fener’in bayramı olacaktır.
-Bu savaş, bin yıldır göğüslediğimiz haçlı ordularının hesabına birbirimizi doğradığımız, belki de dünyadaki en acı savaş olacaktır.
Ne Yapılamlıdır?
Türkiye’de ve İran’da, hiçbir sivil otorite veya askeri güç Türkiye-İran savaşının halklılığını ve gerekliliğini savunamaz. Çünkü böyle bir gerekçe kesinlikle yoktur.
Dikkat edilirse, nükleer silaha sahip olmasını istemedikleri ülkelerin tamamı İslam ülkeleri. Nükleer silaha sahip olanlar da tamamen gayrı Müslim ülkeler. (Eğer Ziya-ül Hak’ın ve tüm kabinesinin ölümü pahasına Pakistan nükleer silaha sahipse bu bir istisnadır. O da zaten söz konusu güçlerin kontrolündedir. Veya böyle bir silaha sahip değillerdir.) Peki bu nükleer silahlanmada kendileri sadece ve sadece caydırıcı olmak(!) adına silahlanıyorlarsa, bıraksınlar İslam dünyası da caydırıcılık adına nükleer silaha sahip olsun. Ama olmaz! Neden? Çünkü Müslümanlar terörist de ondan!
Vahşi batının bu silahlanma ve silahtan arındırma politikaları, çok uzak olmayan bir gelecekte, İslam dünyasının Hıristiyan batı tarafından kayıtsız şartsız teslim alınması sonucunu doğuracaktır. Hazırlanan senaryolar ve yapılan uygulamalar bu yöndedir. Topyekün İslam dünyasının Hıristiyanlaştırılması, daha doğrusu köleleştirilmesi ana hedeftir. Şu halde, şartlar neye zorlarsa zorlasın, ABD ve Avrupa’nın verdiği silahlarla her gün paçamıza dolanan bölücülere hak ettikleri dersi vermemiz için Kuzey Irak’a asker sokmamıza karşı olanlar, kendileriyle hiç bir sorun yaşamadığımız, ya da önemli bir sorun yaşamadığımız İran’a karşı savaşmamızı istiyorlarsa, bu oyuna gelmemek zorundayız. Böyle bir oyuna gelecek olan karar mercileri, konumları her ne olursa olsun, Allah ve tarih önünde hem kendi milletlerine karşı, hem de bütün İslam dünyasına karşı sorumludurlar ve suç işlemiş olurlar. Böyle büyük bir yanlıştan dönmek adına, gerekirse, bu suçlarından dolayı da cezalandırılırlar. Türk milletinin gücü buna yeter.
Türkiye savaşa girmese bile, ABD ve İsrail tarafından İran’a yapılacak bir saldırıya da destek vermemeli, hava ve deniz limanlarını kullandırtmamalı, ABD üslerini ve Türk hava sahasını bu saldırılarda kullanmalarına izin verilmemelidir. Irak’ta yaşanan Türkmen kıyımına sessiz kalındığı gibi, İran’da da yapılacak olan kıyıma sessiz kalınmamalıdır. Çünkü, orada da ölecek olanların tamamı Müslüman’dır. En azından yarısı da Türk’tür. Ne Müslümanlık, nede Türklük, böyle haksız ve kirli bir savaşa destek vermemize, sadece İslam dünyasının değil, insanlığın düşmanı olan bu güçlerle ittifak etmemize izin vermez. Daha düne kadar İran Türklerini yok sayarken, bugün kalkıp ABD’nin İran’daki Türklere özgürlük getireceğini söyleyerek Amerikan güçlerine destek verilmesini isteyenler, ABD’nin ve İsrail’in politikalarına hizmet ettiklerini bilmelidirler. İşlerine gelince İslamcı, işlerine gelince Türkçü kesilerek bu milleti oyuna getirmeye çalışanlar boşuna kimseyi kandıramazlar. Türkiye İran’la sorunlarını barışçıl yollarla çözer. Hatta müttefik bile olur. Gerekirse savaşır bile. Ama, bu savaş, birilerinin hesabına değil, kendi iradesi ile ve gerekli gördüğü için kendi hesabına yapacağı bir savaş olur.
Türkiye, ne pahasına olursa olsun, mutlaka bir an önce nükleer santraller kurarak enerji üretmeye başlamalıdır. Hatta, “meşru müdafaa hakkı için”, “caydırıcı olmak adına” nükleer silah da geliştirmeli, bulmalı buluşturmalıdır. Bunu yapmadığı sürece kendisini düşmanının merhametine terk etmiş olacaktır. Düşmanlarımızda ise merhametten eser yoktur. ABD’nin, Rusya’nın, İsrail’in, Ermenistan’ın, Kuzey Kore’nin, Hindistan’ın, Çin’in bir nükleer silaha sahip olmaya ne kadar hakkı varsa, Türkiye’nin de o kadar hakkı vardır.
Kim ne yaparsa yapsın, gelişmeler Avrasya coğrafyasında bir “Türk Birliği”ni gerekli kılmaktadır. “Türk Birliği” oluşacaktır. Ve İran’da, Turan’da bu birlik içindeki yerini alacaktır. SSCB kılcal damarlarına kadar Türk Dünyasına nüfuz ettiği halde bu kardeşlik bilincinin engelleyememiştir. Okyanus aşırı uzaklıktan gelenler ise hiç engel olamayacaklardır. Hatta yaptıkları yanlışlarla bu birliğin doğuşuna da hizmet edeceklerdir. Bugünkü sancılı durumlar bu doğumun müjdesidir. Dost ve düşman herkes hesabını buna göre yapmalıdır.
Muharrem Kılıç
İstanbul, 27 Aralık 2006
Arslan Bulut, Atatürk’ün Yol Haritası, Bilgeoğuz Yayınları, Eylül 2006,s.22
Prof. Guido Barbujani, Ferrara Üni., TÖRE Türkçe Düşünenlerin Dergisi, Sayı: 2005/3-4, sayfa. 36
Sir Henry Creswicke Rawlinson, Sümer Dili
Arslan Bulut, Atatürk’ün Yol Haritası, Bilgeoğuz Yayınları, Eylül 2006,s.21